Muğla tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muğla tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2019 Cuma

Evliya Çelebi'ye Göre Muğla

Evliya Çelebi, Denizli ziyaretini tamamlayıp buradan Muğla’ya doğru yola çıkmıştır. Işıklı kasabası, Dinler, Uluborlu, Gölhisar, Kızılca Börklü, Sovulmaz Pazarı, Tilkili kasabası ve Tavas yolunu takip eden seyyah yoldaki konakladığı hanlar hakkında kısa bilgiler verip çevreyi betimleyerek Yılancık Beli’ni aşmış ve Dümrük karyesi üzerinden Muğla’ya ulaşmıştır. Evliya’nın Muğla hakkında verdiği bilgilere geçmeden önce buranın coğrafyası ve tarihçesi hakkında bilgiler vermek yerinde olacaktır.

Muğla Merkez Kazası


Güneybatı Anadolu bölgesinde, kadim dönemlerde Karya, Türkler döneminde Menteşe, günümüz idari taksiminde ise Muğla ili olarak anılan saha içerisinde binlerce yıldır kesintisiz yerleşime sahip olmuş ve günümüze kadar gelebilmiştir. Dolayısıyla Karya olarak adlandırdığımız bölgede ilk yerleşimin ne zaman ortaya çıktığı bilinmemektedir. Muğla tarihte İç Karya olarak bilinen bölgedir. Karya milattan önce 2000'de Hititlerce de bilinen bir ülkedir. Tarihi coğrafyada Karya, Menderes nehrini güneyinden Köyceğiz gölünün güneyine kadar olan yöreye verilen addır. Milattan önce 1000 başlarında Dorlar, Rodos ve İstanköy üzerinden Karya bölgesine gelmişler, buradaki yerli halkla karışarak ticaretle uğraşmışlardır. Karya, milattan önce 6. yüzyılda Lidya krallığının ardından da Pers devletinin hakimiyetine girmiş, Büyük İskender’in Karya’yı ele geçirmesiyle Pers hakimiyeti sona ermiştir. Milattan önce 129’da Bergama Krallığı’nın varisi olarak Anadolu’ya giren Romalılar burayı ele geçirdiler ve Asya Eyaleti’ne bağladılar. Roma’nın parçalanmasından sonra Karya Doğu Roma-Bizans sınırları içerisinde kalmıştır. 802 yılında Harun Reşid devrinde Abbasiler Likya ve Karya’yı ele geçirdiler, bölge 862 yılına kadar Abbasilerin elinde kaldı. Daha sonra ise bölge Bizanslılar tarafından geri alınmıştır. 

Karya bölgesine yapılan Türk akınları, 11. yüzyılda başlayarak 13. yüzyılın son çeyreğinde bölgenin kesin bir fethine kadar sürdü. 1079’da Türkler Muğla ve civarına kadar geldiler.

Muğla hakkında verdiğimiz bu kısa tarihçenin ardından Evliya Çelebi’nin şehrin ismi hakkında şu bilgileri bize vermektedir. 
Sene (…) tarihinde büyük bir savaş olmuş ve Rum keferesinin elinden Menteşe Oğlu Darahikey Veziri Muğlı Bey fethetmiştir. Muğlı Bey Mahan memleketinde Hz. Muhammed (SAV)’i rüyasında görüp daha sonra ulemanın huzurunda İslamiyeti kabul etmiştir. Muğla Kalesi’ni fethettikten sonra ise bu şehrin ismi Muğla diye anılmaya başlanmıştır. Farsça'da Muğ kafir anlamına gelmektedir. Muğlı Bey Müslüman olduktan sonra bir çok hizmetler yapmış ve bir çok gazaya katılmıştır.''
Evliya’nın şehrin fethi ve ismi hakkında vermiş olduğu bilgiler ihtiyatla karşılanmalıdır. Yaptığımız araştırmalarda Menteşeoğullarından Darahikey ya da onun veziri olan Muğlı Bey adında hiç kimseye rastlayamıyoruz. Büyük ihtimalle halk arasında dolaşan söylenceler birer tarihi gerçekmiş gibi yansıtılmıştır. Seyyahımızın şehir isimleri hakkında da söyledikleri ya kendinin yakıştırması ya da halk arasında dolaşan bir takım söylentilerden öteye gitmemektedir. Fakat bunu bütün ziyaret ettiği bölgelerde aynı yöntemi izleyerek bilgiler vermiştir diye bir genelleme yapmakta doğru değildir. Farklı kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre Muğla’nın antik dönemlerdeki ismi Mobolla idi, daha sonra ise Mogola şeklinde değişmiştir. 1307 (1889) Aydın Vilayeti Salnamesinde ise Mobella olarak belirtilmektedir.

İdari Yapı


Evliya Çelebi, Muğla’nın idari yapısı hakkında bilgiler verirken, buranın Anadolu Eyaleti'nde Menteşe paşasının tahtı olduğunu ve padişah tarafından paşaya verilen has 400.800 akçe olduğunu belirtmektedir. Paşanın da sefer zamanı 1000 asker ile sefere katıldığını da ilave etmektedir. Evliya idari bilgiler vermeye devam ederek tahrir kayıtlarında 52 zeamet erbabının ve 380 tımar erbabının olduğunu, zeamet ve tımar sahiplerinin kanuna göre toplam 2000 çıkardıklarını eklemektedir. İdari taksimata ait bilgiler veren seyyah şehrin, 300 payesi ile baş kaza ve nahiyesinin ise 105 kura olduğunu bize söylemektedir. Ayrıca seyyahımızın bize bildirdiğine göre Muğla’da görev yapan idareciler arasında, bölgedeki zeamet sahiplerinden alaybeği, zeametlerin asayişinden sorumlu olan çeribaşı, şer’i meselelerden sorumlu olan şeyhülislam, Hazreti Peygamberin soyuna mensup olanların işleriyle meşgul olan nakibüleşraf, yeniçerilerin bulunduğu yerlerde mahalli hükümet ile ocağın birlikte hareket etmesini sağlayan kethüdayeri, taşrada yeniçeri ocaklarının başındaki sorumlu olan yeniçeri serdarı bulunmaktadır. Bu idari görevlilerin yanı sıra Evliya Muğla’nın ayan, eşraf ve ulemasının çokluğundan da bahsetmektedir.

Fiziki Görünüm


Anadolu’nun güneybatısında yer alan günümüz Muğla’sı kuzeyden Aydın, kuzeydoğudan Denizli, Burdur, doğudan Antalya şehirleri ile çevrelenmiştir. Muğla’nın yerleşim alanının denizden yüksekliği 650 m. olup, etrafı dağlarla çevrili Muğla Ovası’nın kenarında bulunmaktadır. Şehir kuzeyde Hisardağ (Asartepe) ve Kızıldağ, güneyde Kestane, doğuda Yılanlı ve batıda Marıçalı dağları ile kuşatılmıştır. Evliya Çelebi Tavas üzerinden Muğla’ya doğru yola çıktıktan sonra, Yılancık beli üzerinden Yılanlı Dağı’na ulaşmıştır. Seyyahımız Muğla’nın hemen ensesinde Yılanlı Dağı’nı gökyüzüne uzanan bir sütün gibi tarif ederek, Tavas Kalesi’nden buraya gelene kadar taşlık, dikenlik, ormanlık ve ıssız yollardan geçerek harami korkusu içerisinde on dört saatlik yolculuktan Yılanlı Dağı’na çıkabilmiştir ve Yılanlı Dağı’nın yüksekliğinden oldukça etkilenmiştir. Evliya bu dağın zirvesindeki karın Temmuz ayında bile erimediğini ve mevcudiyetini koruduğunu ayrıca gündüz vakti bile çok serin olduğunu anlatmaktadır. Zirveye ulaşıldığında ise Ula ve Muğla Ovaları'nın göründüğünü belirten Evliya açık havada İstanköy, Rodos, Hereke Adalarının rahatlıkla görülebildiğini de eklemektedir. Bu bilgiler ışığında Evliya, Yılanlı Dağı’nın Muğla Ovası’nın doğusunda tabii bir sınır olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Fiziki durum hakkında ki bilgiler vermeye devam eden seyyah Muğla’nın oldukça şirin görünüşlü olduğunu, şehrin içinin ve dışının bahçelerle bezenmiş olduğunu söylediği gibi mesire ve eğlence yerlerinin de oldukça bol ve Muğla’nın görünümüne güzellik kattığını söyler.

Kale


Evliya Çelebi’nin şehrin fiziki görünümü içerisinde önemli bir yere sahip olan kale hakkında verdiği bilgilere geçmeden önce burada kalenin kısa bir tarihçesini ve şehrin ortaya çıkmasındaki etkisi hakkında bilgi vermek yerinde olacaktır. Buna göre Muğla’da yerleşimin ilk olarak bugün şehrin hemen kuzeyinde Hisardağ’da yer alan kalede başlamış olduğu kabul edilir. 

Muğla Kalesi’nin yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, antik dönemlerden beri var olduğu bilinmektedir. Kale hemen şehrin kuzeyinde Asartepe adı verilen yerde gayet dik ve yalçın bir tepe üzerinde kurulmuştur. Kale içinde tahıl ambarı olarak kullanılmış kalıntılara, tonozlu mezarlara rastlanmaktadır. Evliya da kaleyi şehrin kuzeyinde yalçın bir kaya üzerinde dört köşe, küçük bir kale olarak tanımlamakla birlikte buranın eskiden gayet sağlam ve sarp bir yer olduğu ifade etmektedir. Ayrıca kale yalçın kayalar üzerinde kurulduğundan etrafında hendeği bulunmadığını, batı tarafında ise devamlı kapalı tutulan bir kapısı olduğunu belirten Evliya Çelebi, Kale içerisinde dizdar, asker ya da herhangi bir nüfusun olmadığını söyler. Kale içindeki yapılarla ilgili olarak ise padişah haslarından öşür olarak alınan hububatın saklandığı ambardan başka bir yapının olmadığını ifade eden seyyahımız Sultan II. Murad’ın Muğla Kalesi’ni fethetmesinden sonra burayı yıktırdığını da belirtmektedir. Menteşe Beyliği’nin son zamanlarına kadar savunma amacıyla kullanıldığını anladığımız Muğla Kalesi, Osmanlı kontrolüne girdikten sonra ise tahıl ambarı olarak kullanılmış dolayısıyla 17. asrın ikinci yarısına kadar kalenin, işlevinin değişmesiyle beraber hala kullanıldığını Evliya’nın ifadelerinden anlayabiliyoruz. Kalenin savunma amaçlı olarak kullanılmamasının sebebi ise Muğla’nın 14. asrın ilk yarısından itibaren Menteşe Beyliği’nin gücü nispetinde bir iç il durumuna gelmiş olmasıdır.

Mahalleler

Evliya Çelebi Muğla’nın toplam olarak on bir mahalleden oluştuğunu ve 2.170 mesken ev olduğunu söyler, mahalle isimleri hakkında ayrıntılı olarak bilgi vermez. Biz burada Evliya’nın verdiği bilgileri döneme yakın diğer kaynaklarla karşılaştırdığımızda en azından nüfusun ne şekilde değiştiğini ve verilen bilgilerin ne denli güvenilir olup olmadığını anlayabiliriz. Burada Muğla’nın 16. yüzyılda nüfus hareketleri hakkında bir tablo vermek yerinde olacaktır.


Bu bilgiler dışında Evliya’nın Muğla’yı ziyaret ettiği tarihlerde burada bulunan mahalleler hakkında bilgi vermek yerinde olacaktır. Çünkü seyyahımız mahallelerin isimlerinden bahsetmemekle birlikte sadece dolaylı yollardan bazı mahalleler hakkında ifadelerde bulunmaktadır.

Bali Hace Mahallesi: Mahalle şehir dokusunun merkezindeki Camii Kebir Mahallesi’ne batı taraftan komşudur. Mahalleye adını veren şahsın kimliği belli değildir. Bâli Hace muhtemelen 15. yüzyılın ilk yarısında Muğla'da yaşamış, ilmine ve şahsına değer verilen bir kişi olabilir. Böylelikle evi yada mescidi zamanla onun bulunduğu yere adını vermiştir. Bugün mahalle Bâlibey Mahallesi olarak bilinmektedir.

Bâzergânlar Mescidi Mahallesi (Kerimüddin): Bu mahalle 16. yüzyıl boyunca iki isimle anılmıştır. Biri Bâzergânlar Mescidi mahallesi, diğeri ise Kerimüddin Mahallesi. Kızıldağ’ın eteklerinde, kalenin bulunduğu Hisardağ’ın eteklerinde yer şehrin en eski yerleşimlerinden Camii Kebir Mahallesi’nin batısındadır. Kuruluşu bu mahalle kadar eski olmalıdır. İsmin kaynağı ise buradaki mescidin muhtemelen Kerimüddin adındaki biri tarafından yapılmış yada tamir ettirilmiş olmasıdır. Bugün dağın eteklerinde tabakhane deresinin batısında yer almakta ve Keramettin Mahallesi olarak adlandırılmaktadır.

Camii Kebir Mahallesi: Camii Kebir Mahallesi şehrin merkezinde yer almaktaydı. Mahallenin bu adla anılmaya başlanması 1344’te Ulu Camii’nin inşasından sonra muhtemelen 14. yüzyılın ortalarından itibaren olmuştur. Günümüzde de mahalle aynı ismi taşımaktadır.

Deksiklü Mescidi Mahallesi: Bugün mevcut olmayan bu mahallenin isminin nereden geldiği bilinmemektedir. Bu mahalle muhtemelen tabakhane deresine yakın bir yerde olması gerekmektedir.

Hacı Bâyezid Mahallesi: Bugün Emir Bayezid ismini taşıyan bu mahalle, eski dokunun güneyinde tabakhane deresinin batı yakasında yer alır. Dolayısıyla burası muhtemelen Hacı Bayezid Mahallesi ile Emir-i Küçük Mahallelerinin birleşmesiyle ortaya çıkmış ve halk tarafından bu isimle adlandırılmış olmalıdır.

Hacı Rüstem Mescidi Mahallesi: Bugünde aynı isimle anılan bu mahalle eski dokuda, şehrin merkezindeki Camii Kebir Mahallesi ile Hisardağ’ın doğusundan çıkan Karamuğla deresinin arasındaki bölgede yer almaktadır. Mahallenin tam olarak ne zaman kurulduğu belli değildir. Bu isimle anılmaya başlanması 16. yüzyılın başlarından itibaren olabilir. Mahalle ismi buradaki mescidden kaynaklanmaktadır.

Kadı Mescidi Mahallesi: Kadı Mahallesi de Camii Kebir Mahallesinin güneyinde yer almakta idi. Mahalle adı ismi tespit edilemeyen bir kadı tarafından yaptırılan mescidin etrafında gelişmiş olmalıdır. 16. yüzyılın ortalarında Kadı Mescidi’nde faaliyet gösteren Şeyh Bedreddin’in etkisiyle mahallenin önemi artmıştır. Bugün mahallenin isminin Şeyh Mahallesi olarak anılmaya başlanması 16. yüzyılın sonlarından itibaren olmalıdır.

Kızılcadere Mescidi Mahallesi: Bu mahallede yine bir mescid etrafında ortaya çıkmıştır fakat hakkında çok fazla bilgiye ulaşamıyoruz. Mahalle ismini muhtemelen yakınlarından geçen kızıl dereden almaktadır. Mahalle derenin biraz daha yukarı kesimlerinde kurulmuştur. Evliya Çelebi bu dere üzerinde bir kasaphanenin varlığından bahseder bu da derenin rengini tayin eden en önemli etken olmalıdır.

Yeni Camii Mahallesi: 15. yüzyılın sonları ile 16. yüzyılın başları arasında yapılmış olan, hem de ahali arasında mahallenin ismini değiştirecek kadar namlı olmalıdır. Böyle bir yapı ise, Hacı Muslihiddin tarafından 1493’te yaptırılıp, bir muallimhane ve bir medrese ile birlikte bir külliye teşkil eden cami ile örtüşmektedir. Kurşunlu Cami olarak da anılan bu yapı eski doku içinde şehrin en güneyinde yer almaktadır. Yani Pisili Hâce'nin mescid ve sûfîhânesi ile İbrahim Bey'in ikâmetgâhının bulunduğunu tahmin ettiğimiz mevkidedir. Ulu Cami'ye nisbetle daha yeni olduğu için bu isimle anılmış olmalıdır. Cuma camisi ve öğretim kurumlarına sahip bu külliye, 15. yüzyılın sonlarında Muğla ölçeğindeki bir kasaba için sosyal ve dini açıdan tesir yapabilecek bir mahiyettedir. Mahallenin önceden iki ayrı mahalle olduğu, sonradan Yeni Cami isminde birleştiği kaydedildiğine göre; zamanla Hacı Muslihiddin külliyesinin etrafında yeterli seviyede konut dokusunun oluştuğu ve bu fiziki gelişimin iki mahalleyi birleştirerek, adını da Yeni Cami'ye çevirdiği söylenebilir. 16. yüzyılın ikinci yarısına ait defterlerde ise asrın başındaki isim değişikliğinden artık bahsedilmediği "Pisili Hâce" isminden de sarf-ı nazar edilerek asıl isim olarak "Yeni Cami", ikinci isim olarak ise "Emîr-i Küçük" kaydedildiği görülmektedir. Pisili Hâce'nin mescidi, varlığını asrın ikinci yarısında da devam ettirmesine rağmen, mahalle ismi olarak hafızalardan silinmiş olması manidardır.

Evliya Çelebi Kurşunlu Camii olarak bilinen Yeni Camii Mahallesi çevresinden servi ve çınar ağaçlarının düzenli bir şekilde dikildiğini, çarşı içi ve pazar meydanı olarak bahseder ki 17. yüzyıl sonlarında burası artık şehrin en canlı noktası haline geldiğinin bir göstergesidir.

Sûfi Hüseyin Mescid Mahallesi, Hacı Timurhan Mahallesi, Hacı Mustafa Mescidi Mahallesi, mahallelerinin yeri, kuruluşu ve gelişimi hakkında ise hiçbir bilgi bulunamamaktadır. İki mescid banisinin lakabına “hacı” bakarak belki esnaf ve tüccar sınıfından olabilecekleri düşünülebilir. “Sufi” unvanında ise bir tarikat mensubu olabileceği düşünülebilir. Sonuç olarak bakıldığında Muğla’daki mahallelerin çoğu bir cami veya mescit etrafında halkın yerleşmesi ile ortaya çıkmıştır. Evliya Çelebi’nin de belirttiği gibi 17. yüzyıl sonlarında Muğla’da yetmiş mihrab olduğu düşünülürse sonraki dönemlerde yapılan cami yada mescitlerin mahalle gelişimine katkı yapmadığı savunulabilir. Bu da mescitlerin mevcut mahallelere yapıldığının bir göstergesidir.

Dini ve Sivil Yapılar


Evliya Çelebi, Muğla'da toplam 70 mihrabın bulunduğundan bahsetmektedir. Evliya bu camilerin birkaçından sınırlı da olsa bilgiler vermeyi eksik etmemiştir. Biz de burada Evliya'nın bahsettiği camilerin yanı sıra onun Muğla'yı ziyaret ettiği 1671 yılında dönemin tarihi dokusu içerisinde bulunabilecek camilerden de bahsedeceğiz.

Ulu Camii: 16. yüzyıla ait belgelerde de Camii Kebir olarak bahsedilen cami, tabakhanenin karşısındaki yolun kenarında bulunuyordu. Ulu Cami Muğla'daki Türk-İslam dönemine ait en eski camidir. 1344 yılında İbrahim Menteşe Beyi iken bu camiyi yaptırmıştır. Evliya camiyi şu şekilde anlatır:
En çok cemaate sahip olan camii tabakhane civarındaki eski camidir.672 Eski tarzda yapılmış ve toprak örtülüdür. Kıble kapısına on üç merdiven ile çıkılır. Bu tarafında haremi yoktur, ancak yolun karşısında tabakhane içerisinde bir abdest havuzu vardır. Bu havuzun üstü kubbe ile örtülüdür.

İ. Hakkı Uzunçarşılı yaptığı araştırmasında ise Ulu Cami’nin isminin halk arasında Elvan Bey Camisi olarak bilindiğini belirtmektedir. Caminin dört satırlık kitabesi cümle kapısının sağ kısmında ve son cemaat yerindeki mihrabın üzerindedir, sülüs hat ile yazılmış kitabe şu şekildedir:
Bismillairrahmanirrahim
Beniü’l-emir el-kebir el-ecl İbrahim Beğ İbn Orhan
Kemal-i kale’n-nebi aliyü’l-islam min beni
Meciden Allah beni Allah beyten fi sene hamis ve erbain ve seb’a mie

Cami 1838 ve 1880 tarihlerinde iki kez tamir ettirilmiş olup bunlara ait kitabelerin birincisi caminin sol duvarında, ikincisi de kapının üzerindedir. 19. yüzyılda cami geçirdiği onarımlarla özgün yapısını yitirmiştir.

Kurşunlu Cami (Yeni Cami): Dümrük karyesinde Ulu Cami olduğu gibi bu şehrin ortasında Kurşunlu Cami bulunur. Bu şehirde bundan başka daha güzel inşa edilmiş ferah, latif bir cami daha yoktur. Kurşunlu Camisinin ismi 16. yüzyıla ait belgelerde Yeni cami olarak belirtmektedir. Hacı Muslihiddin tarafından 1493'te yaptırılıp bir muallimhane ve bir medrese ile birlikte bir külliye teşkil eden cami ile örtüşmektedir. Kurşunlu Cami olarak da anılan bu yapı eski doku içinde şehrin en güneyinde yer almaktadır. Yani Pisili Hâce'nin mescid ve sûfîhânesi ile, İbrahim Bey'in ikâmetgâhının bulunduğunu tahmin ettiğimiz mevkidedir. Ulu Cami'ye göre daha yeni olduğu için bu isimle anılmış olmalıdır. Tek şerefeli minaresi ve son cemaat yerini 1900’de Hacı İsmail Efendi yaptırmıştır.

Şeyh Cami: 16. asırda yapıldığı anlaşılan tek mescit ise İsmail isimli bir hayırseverin inşa ettirdiği yapıdır. 16. asrın ortalarından itibaren Kadı Mahallesi mescidinin adı bu yapıyı faaliyetlerinde merkez olarak kullanan Şeyh Bedreddin'in ismiyle anılır olmuştur. Minaresi 1806’da eklenmiş, 1896’da ise cami onarım geçirmiştir.

Evliya Çelebi’nin yukarıda belirttiği ve az da olsa bilgiler verdiği camilerin yanı sıra, isimlerini vermekle yetindiği camiler ise şunlardır.

Pazaryeri Cami: Evliya bu camiden sadece ismen bahsetmiştir. 1843 yılında Batıkoğlu Hacı Ahmed Ağa tarafından bu mevkide daha önce yapılmış ve harap duruma gelmiş bir mescidin üzerine minaresiz olarak yapıldığı anlaşılmaktadır. Tek şerefeli minaresi 1866’da Köseoğlu Hacı Mehmed Ağa tarafından eklenmiştir. Camii 1925’te onarılmıştır.

Evliya’nın isimlerini zikrettiği ve hakkında fazla malumat bulamadığımız camiler ise; Şeyh Osman Efendi Cami, Abdülgaffar Efendi Cami, Hacı Dede Cami, Mustafa Efendi Cami. Evliya bunlar dışında kalanların mescit olduklarını belirtmektedir. Evliya Çelebi Dümrük Karyesi’nde bir eski cami olduğunu ve bu caminin minaresinin olduğunu söylemektedir.

Seyyid Kemaleddin Türbesi: Evliya Çelebi'nin Muğla'da bahsettiği önemli bir dini yapı da Seyyid Kemaleddin Türbesidir. Türbe şehrin kuzeyinde kale kurbunda yer almaktadır. Hz. Kemaleddin’in türbesi dört köşe duvar içinde üstü açık ulu bir ziyaretgahtır. Evliya Çelebi Seyyid Kemaleddin’in birçok kerameti olduğundan da bahsetmektedir. Evliya Hz. Kemaleddin’in mezarı başında büyük ve güzel bir ardıç ağacından da söz eder. Hatta bu civarda böyle bir ağaç yetişmediğini dolayısıyla bununda bir keramet olduğunu ifade eder:

Bu ağacın gövdesi kapı kapı aralıklıdır, içi boştur ve on adamın sığacağı büyüklüktedir. Evliya Çelebi bununla ilgili şu kıssayı bize aktarmaktadır. “Allah-u Teala imtihan için birkaç kötü niyetli münkiri buraya yöneltir. Yanlarında getirdikleri kuru bademleri şeyhe verip keramet isterler; Aziz Hazretleri buyururlar ki “Badem getiriciye adem bağcılar! Meşayihe keşf ü keramet etmek hayız görmek gibidir. Ama bu bademlerinizden taze badem yiyin” diye mübarek elleriyle bademi ağacın kovuğu içine bismillah deyip koyar. Allah'ın emri ile yeşil filizler verip yedi saatte taze bademler biter. Allah'ın hikmeti ile o kadar badem biter ki vilayet vilayet hediye gönderilir”. Bu badem ağacının kökleri yerde değil ardıç ağacının gövdesindedir. Bademin ağaç içinde adam kalınlığında kökleri vardır. Bu ağaç ibret alınacak güzelliktedir. Seyyid Kemaleddin bu keşfinden sonra ölür. Görülmeye değer bir yerdir”. 

“Bu sultanın hemen yanı başında Hz. Hoca Şahidi’nin kabri yer almaktadır. Kitabesinde şu yazı görülür. “Ma’rifet tahtında gûya şahidi”, hatta Şahidi hazretleri bir mısrasında “Diyar-ı Menteşede Muğleviyem” buyurdukları bu Muğla şehridir. Yine onların civarında da İmamzade Hazretleri bulunur. Meşhur bir gönül sultanıdır. Dümrük Karyesi’nde (…), (…) hazretleri cami hareminde metfundur. Nice kerametler göstermiş, ulu bir sultandır. Bu kura onların hikmetiyle mamur olmuştur. Yine kendi adıyla anılan caminin türbesinde yatmaktadır.”

Evliya Çelebi Dümrük Karyesi’nin doğusunda iki bin adım uzaklıkta ki kayalar dibinde ve Dümrük Karyesi Cami hareminde bir kurşunlu kubbe altında ziyaretgahlar vardır ve buralarda medfundurlar. Kuddise sırruhul aziz.

Seyyahımızın anlattığına göre Muğla’da ulema ve talebe çok olmakla birlikte yedi medrese, on bir sıbyan mektebi vardır. Evliya Çelebi Muğla’da Şahidi muallimhanesinden bahseder. Bütün şehrin sıbyanları burada ilim tahsil ederler. Binden fazla öğrencisi vardır. Hangi diyarda anlayışı kıt biri varsa burada birkaç derse devam katılsa bütün müşkülatları ortadan kalkar. 16. asrın ilk yarısında Muğla’nın sosyal yapısında Mevlevi Şeyhi Şahidi’nin önemli bir yeri vardır. Evliya burayı tarif ederken Ulu Camii kurbunda tabakhane mevkiinde diye ifade eder.

Bu sıbyan mektebinin kapısı üzerinde celi hat ile tarih şöyle yazılmıştır; 

Makam-ı saht sahib-i hayr-ı mü’minim 
Mu’allimhane-i mi kerd kaim 
Be emre’ş-şahidi mi güft tarih 
Mu’allimhane abadan da’im

Dümrük Karyesi’nde bir sıbyan mektebi bulunmaktadır.

Evliya Muğla’da iki hamamın olduğunu bize anlatmaktadır. Bunlardan Elvan Beğ hamamının oldukça süslü, suyu ve havasının oldukça güzel olduğunu belirtir. Kimliği hakkında net bilgiler bulunmamakla birlikte, Menteşe Sancakbeylerinden olduğunu tahmin ettiğimiz Elvan Bey hamamını Menteşe’de bulunduğu sıralarda muhtemelen İbrahim Bey'in yaptırdığı Ulu Cami’yi tamir ettirdiği bir zamanda 15. asrın ilk çeyreğinde yaptırmış olabilir. Zayıf bir ihtimal olsa da İbrahim Bey’in Ulu Camii ile birlikte bu hamamı yaptırdığı ve Elvan Bey’in bu iki yapıyı tamir ettirdiği düşünülebilir. 

Ahmed Gazi hamamının ise aydınlık ve gayet güzel havasının olduğunu ifade eder. Ahmed Gazi Bey kardeşleriyle beraber beylik yaptığı dönem 1355-1391 yılları arasıdır. Dolayısıyla bu hamam Ahmet Gazi Bey’in Milas Peçin yönetiminde olduğu 1375’lerden sonra yaptırmış olması gerekir. Bu yapıları günümüz Muğla’sında göremiyoruz hamamların suya ihtiyacı olduğuna göre dolayısıyla iki hamamında şehrin içinden geçen derenin pek uzağında bulunmayacakları düşünülebilir. Ula’da iki hamam vardır, biri Şuca Hamamı diğeri ise Yeni hamamdır. Evliya Dümrük Karyesi’nde de bir hamam olduğunu belirtir. Ayrıca Evliya Çelebi’ye göre Muğla’da yetmiş çeşme vardır. 16. asırdaki kayıtlarda ise çarşı ve Pazar içinde, Hacı Muslihiddin Mahallesi önünde çeşmelere rastlamak mümkündür.

31 Mayıs 2019 Cuma

Kitabeler

KİTABELER

İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1927 yılında yayınlanan 'Kitabeler' isimli kitabının 'Muğla' isimli bölümü sadeleştirilerek buraya aktarılmıştır.

MUĞLA

Muğla, eskiden 'Mobella' adıyla bilinen şehrin yerinde bulunmaktadır. O zaman Karya isimli toprakların ikinci derecede şehirlerinden birisiydi. Bugün eski varlığına ait bir eser yoktur. Kasabanın kuzey tarafındaki yalçın kaya üzerinde kale harabesi kalıntısı bulunmaktadır. Evliya Çelebi kalenin içinde iki buğday ambarı olduğunu ve batıya bakan bir kapısı bulunduğunu yazar. 

1329 ile 1334 yılları arasında burayı ziyaret eden seyyah İbni Battuta şehir hakkında hiç bir şey yazmıyor; yalnız şeyhlerden fazıl bir zatın zaviyesine misafir olup bu şeyhin kendisini ziyaret ettiği zaman yemek, meyve ve tatlı getirdiğini ve Muğla'da Milas sultanı Orhan Bey oğlu İbrahim Bey ile görüşüp kendisine ikram bulunup elbise ihsan eylediğini yazıyor.

Cihannüma, Muğla'nın, Menteşe'nin başşehri olduğunu yazar başka bir bilgi vermez. Evliya Çelebi hicri 1080'den az sonra burayı ziyaret ederek Muğla'nın, iki bin yüz yetmiş hane olup evlerinin üzerilerinin toprakla örtülü bulunduğunu ve on bir mahallesi olduğunu seyahatnamesinin dokuzuncu cildinde yazar.

Menteşe sancağı eski teşkilatımızda Anadolu Beylerbeyliği'ne bağlı olup 53 zeamet ve 381 tımara sahip idi. Muğla vilayeti şimdi 12.760 kilometre kare alana sahiptir. Vilayetin; Muğla, Milas, Köyceğiz, Marmaris, Fethiye ve Bodrum, isimlerinde altı kazası vardır. İl genelinin son sayıma göre 174.687 nüfusu olup bunlardan Muğla kazasının 57.613 kadar nüfusu vardır. Vilayette kilometre kare başına 14 kişi düşer. 

MUĞLA'DA ULU CAMİ KİTABESİ 

745 Hicri - 1344 Miladi 

Halk arasında Elvan Bey camisi ismiyle anılan bu caminin kitabesinden başka eskiliğine delalet eden bir şeyi kalmamıştır. Cami kareye yakın dikdörtgendir. Şimdiki cami binası ahşap ve minaresi taştandır. Evliya Çelebi'nin üzeri toprak örtülü eski cami dediği mabet budur. Caminin dört satırlık kitabesi cümle kapısının sağ kısmında ve son cemaat yerindeki mihrabın üzerindedir. Sülüs hatla hak edilmiş kitabe şudur:
Bu cami 1838 ve 1880 senelerinde iki defa tamir edilmiş olup bunlara ait kitabelerin birincisi caminin sol duvarında, ikinci de kapının üzerindedir:
İkisin tarh edüp faiz dedim tarihi tecdidin 
Bu eşrefdan Abdi zade kıldı sa'yile ihya

Cami sonradan yanmış ve Koca Mustafa Efendi'nin kızı ve Hacı Süleyman Efendi'nin hanımı Hacce Nazife Hanım tarafından yaptırılmıştır. Kapının üzerindeki manzum kitabenin son beyti şudur:
Haherin yapdı ziya söyle mücevher tarihin 
Haci Nazife kadın ki yaptı cami enveri 

Caminin banisi Menteşeoğlu İbrahim Bey'e ve Menteşeoğullarına dair aşağıda bilgi verilecektir. Muğla'da hamamı olan Elvan Bey bu camiye sonradan. vakıf yapmış.
Nefsi Muğla'da Kahraman Bey vakfından 1310 tarihli eski hamam ve hicri 839 tarihli Firuz Bey vakfından yeni hamam vardır.

Muğla'da Şahidi İbrahim Dede merhumun bir muallim hanesi vardır. Bunun kapısı üzerindeki kitabeyi Evliya Çelebi yazar. Şimdi bu kitabe yoktur. Şahidi 957 hicri senesinde vefat etmiştir. Eserleri meşhurdur. Kayıp kitabe şudur:

ÜÇ ERENLER HANiKAHI 

980 Hicri - 1572 Miladi

Muğla'da, üç erenler mescidi ismiyle meşhurdur. Kapısının üzerinde girift sülüsle dört satırlık şu kitabe vardır: 
Kitabenin ikinci satırındaki besmele ile biavnillah terkibinin hesabına göre bu mescid ilk olarak 1572 tarihinde Bayramiye tarikatı hankahı olmak üzere yaptırılmıştır. Yaptıran da Mustafa Çelebi isimli bir zattır.

Muğla'nın Turgut (Leyne) nahiyesi merkezinde tek kubbeli ve metin yapılı Menteşeoğlu İlyas Bey Cami varsa da kitabesi yoktur. Caminin kapısı üzerine ihtimal tamirine ait şu kitabe konmuşsa da ne isim, nede tarihi vardır:
Bu cami yakınındaki su kaynağının duvarına sonradan konmuş olan 1368 tarihli bir zaviye kitabesi görülür. Kitabe dört satırdır.:
Kitabeye göre Hoca Mukbil isminde bir zat hicri 770'de bir zaviye bina ettirmiştir.

                                                                             ***
Eski ismi Ula olan Gökabat nahiyesinin Demir Sofu mahallesindeki yeni caminin 1376 tarihli şu kitabesi vardır:
Bu cami hicri 777 senesinde Mehmet bin Mustafa tarafından yaptırılmıştır. Yine Gökabad'ın Camii Atik mahallesinde 1489 tarihli Ulu Cami kitabesi görülür, tarih encümeni mecmuasında mukayyet olan kitabe şudur:
 صاحب المسجد حاجى مصطفى بن شجاع خان بن امره
التاريخ يا الهى قديم تقبل اﻻحسان

Ulu cami de Hacı Mustafa bin Şüca bin Emre isminde bir zat tarafından hicri 895'de yaptırılmıştır. Ben bu Ula ve daha önceki Leyne kitabelerini bizzat görmedim. Muğla eğitim müdürü Fevzi Beyfendi'den rica ettim, gönderdiler. Evliya Çelebi bu kitabeyi şöyle yazmıştır: 


Bana Muğladan gönderilen kitabe ise şöyledir:

yine oradaki Şüca' hamamı da bunundur. 

Gökabad'ın Hacı Mahallesi'nde 1551 ve 1590 tarihlerinde yapılmış olan iki cami daha vardır. Bunlardan hicri 999 tarihli Hüsam Reis caminin kitabesi Evliya Çelebide de vardır.
İlahi kabul et bunun hacetin
Habibinle cennette kıl hem celis 
Bir eksikli çün dedi tarihini 
Acap cuma etti Hüsam reis 

Evliya Çelebi bir iki yeri yanlış kayıt etmiş ve tarihini de 988 diye yazmıştır. Caminin banisi Hüsam Reis de caminin kıble tarafında metfundur. Yine Ula'da Şeyh Hüsamettin isminde bir zatın türbesi olup türbe kapısının üzerinde manzum kitabesi vardır. Son beyti şudur:
Yine orada Şeyh Hüsamettin'in vefatına ait bir manzum kitabe daha vardır. Üç beyit şudur: 

Şeyh Hüsam kitabesini Evliya Çelebi'den naklettim. Türbe önünde tekkesi de varmış. 

***
Muğla'nın Eski Çine kazası merkezinde Menteşeoğlu Gazi Ahmet Bey Camii vardır. Bu eski Çine, şimdi harap ve köy halinde olup Muğla ve Aydın karayolu üzerindedir. Aydın tarafından Eski Çine'ye girerken sağda büyük ve tek kubbeli bir cami ile yanında tuğladan yapılmış bir türbe görülür. Taşdan yapılan cami, metin olup dikdörtgen şeklindedir. Tul ve arzı on sekiz metre kadardır, Caminin iki kapısı vardır, biri kuzeye diğeri doğuya açılır. Cami 1904 senesinde tamir olunmuştur. Caminin kuzey kapısı üzerinde kitabe yeri varsa da taşı yoktur. Caminin oyma minberinin üzerine ayeti kerime ve hadisi nebevi hak edilmiştir. Caminin yanındaki türbe Ahmet Gazi'nin (Peçin) kariyesindeki türbesinin aynıdır. Türbenin alt kısmı mahzen olup mumya vazına mahsustur. Türbe kısmındaki sandukalar kaldırılmış ve orası dümdüz bir hale gelmiştir. Köylülerin rivayetlerine göre burada, emir Ahmet Gazi'nin biraderi Ahi Bayram isminde bir zat metfunmuş. Diğer rivayete göre metfun olan zatın adı İbrahim Ethem'miş. Türbe duvarında kağıda yazılmış İbrahim Ethem ismi vardı. Çok muntazam ve metin olan bu türbede acaba Orhan Bey oğlu İbrahim Bey mi metfun?

MİLAS KİTABELERİ

Milas şehri- 32.877 nüfuslu Milas kazası vilayet merkezi olan Muğla'nın batı tarafında, hatta biraz kuzeybatısında bulunur. Milas, eski devirlerde Karya eyaletinin merkezi olup pek mamur bir şehir idi. Burası Jüpiter Karyüs mezhebinin merkezi olduğu için devamlı olarak diğer Karya şehirlerine üstün konumda olmuştur. 

Milas, verimli ve geniş bir ovada kurulmuştur. Etrafındaki dağlarda mermer ocakları vardır, binalarının zarafetini Küçük Asya isimli eserinde Charles Texier söyler. 1201 senesinde Bizans imparatoru Aleksi Lanj'ın amcası olan Jan Lanj'ın gayrı meşru oğlu Mişel Lanj Milas kazasının vergilerini tahsile memur iken imparatora isyan etti ise de yenilerek Anadolu Selçuklu hükümdarı Rüknettin Süleyman'a sığındı ve onun verdiği kuvvetle Menderes ve Milas çevresini uzun süre elinde bulundurdu. 

İbni Battuta, Milas'ın Rum toprakları şehirlerinin en güzel ve büyüklerinden olduğunu, meyve, bostan ve sularının bolluğunu ve Milas'ta Ebu Şüsteri isminde yüz elli yaşında bir zatla sohbet ettiğini ve orada Ahilerden birinin zaviyesine misafir olduğunu yazar. Milas ve buraya bağlı yerlerde Menteşeoğulları zamanına ait eserlere rastlanmaktadır.

KÜÇÜK CAMİ KİTABESİ 
730 Hicri - 1329 Miladi

Milas'ın Hacı İlyas mahallesindeki Küçük Cami burada Menteşeoğulları'na ait en eski bir eserdir. Hicri 730'da yapılan bu caminin sülüs hatla hak edilmiş kitabesi şudur: 

Cami Menteşe oğullarından Şucaattin Orhan Bey zamanında ve 1329 senesinde Salahattin isminde biri tarafından yaptırılmıştır. Orhan Bey ve hukümeti zamanı aşağıda yazılmıştır. Evliya Çelebi, Milas'taki ziyaret yerlerini sayarken bir de Salahattin Sultan'ın ismini yazar ki bu caminin banisi olmalıdır.  
                                                      -----------------------------------------

MESCİD KİTABESİ

Milas'ta Hoca Bedrettin mahallesindeki medrese içinde küçük bir mescit vardır. Mescidin kitabesi noksan olup tarih kısmı ve sahibinin ismi yoktur. Noksan olan sülüs kitabe şudur:  

و ان المساجد لله فلا تدعوا مع الله احدا
امر بعمارة هذا المسجد المبارك الامير المعظم

( سلطان المعظم = Sultanü'l Muazzam) ve (امير المعظم = Emir-i muazzam) tabirleri Gazi Ahmet Bey'in kitabelerinde görülmektedir. Belki onun zamanına aittir. 

AHMET GAZİ CAMİSİ
1378 (h. 780)

Bu cami Milas'ın Hoca Bedrettin mahallesinde olup Menteşe emiri Ahmet Gazi tarafından yaptırılmıştır. Caminin kapısının üzerindeki celi hatla hak edilmiş girift kitabe iki satır olup, birinci satırı iki, ikinci satırı iki buçuk metre uzunluğunda mermer taşa hak edilmiştir. Kitabe şudur:


Bu caminin tahminen uzunluğu 24,5 eni 26 metredir. Caminin çatısı pek kalın dört köşe, altı kemerli kargir direk üzerine istinat eder. Cami Eğirdir'deki Hızır Bey camine benziyor. Ulu caminin iki kapısı vardır. İkinci kapısının üzerinde evladı olmayan Hacı Mehmet isminde bir zat ile Sert Ahmet kerimesi Fatma hanım bu camiye bir zeytinlik ve bir ev vakfetmişler ve vakfiyenin bir kısmını bu ikinci kapı üzerine hak ettirmişlerdir. Cami tamamen kargir olup etrafındaki medreseler harap olmuştur. Caminin üzerinde bir kubbeden başka kısmı kiremitlidir. Caminin minaresi yoktur, cümle kapısının üzerinde merdivenle çıkılan bir mahal ezan okumaya mahsustur. Caminin dışında ve güney taraflarında kemerli istinat duvarları vardır.


Ahmet Gazi Camisi 1878 yılında tamir edilmiştir. Caminin şimdiki minberinin hiç bir kıymeti yoktur. Eski minber İstanbul müzesine nakledilmiştir. Bu eski minber pek san'atkarane olup kitabesi şudur:

Bu kitabelere göre Ahmet Gazi Cami 1378 senesinde Menteşe oğullarından Ahmet Gazi Bey tarafından yaptırılmış ve minberi de bir sene sonra konulmuştur.



FİRUZ BEY CAMİSİ
1396 (h. 799)

Buna Gök Cami de denir. Bu cami Milas'ın birinci defa Osmanlılar'ın eline geçtiği tarihte Osmanlı emirlerinden Firuz Bey tarafından yaptırılmıştır. Burası 1390'dan 1402 senesine kadar Osmanlılar elinde kaldığından on iki yıllık bu süre, Menteşeoğulları tarihinde bir yönetim boşluğudur. Bu güzel cami baştan başa yontma mermer taştan yapılmıştır. Caminin büyük kapısının üzerinde mermere hak edilmiş sekiz satırlık sülüs kitabe şudur:

1 بسم الله الرحمن الرحيم امر بعارة

Caminin mihrabı çok müzeyyen olup yanlarında kırmızı mermerden iki sütun vardır. Cami kapıdan mihraba kadar tahminen mürtefi kısmında on dört buçuk ve kapıdan mürtefi kısma kadar da beş buçuk ki cem'an yirmi metre uzunluğunda olup arzı da dokuz metredir. Camiye girilince sağ ve solda odalar vardır. Caminin zemini de mermer döşelidir. Cami kapısının önü ve son cemaat yeri basıktır. Asıl camiyle son cemaat yerine birtakım bölmeler vasıtasıyle girilir. Cami son cemaat mahallinden, mermer bir kemerle ayrılmıştır. Cami bir minarelidir. Pencere kenarları istalaktitlerle süslenmiştir. 

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Karabağlar Yaylası

Uzun yıllardan beri Muğla’lıların yaz aylarını geçirdikleri, kentin eskiden en önemli geçim kaynağı olan bugün ise bu anlamda önemini kısmen koruyan Karabağlar Yaylası gerek bütün kış kente yetecek tarımsal üretimin yapılması gerekse Muğla’nın tarihsel sürecinde önemli bir yer tutması açısından geleneksel kent yaşamının bir uzantısıdır.

Yayla, asırlar boyunca kendi kendine yetmeye çalışan Muğlalı'nın kapalı ekonomik yapısı içinde çok önemli bir yer işgal eder. Yılın yarısı yaylada geçirilirken hem günlük ihtiyaçlar karşılanır hem de kışın Muğla’da yenilebilecek kuru sebze, domates salçası, tarhana, sucuk, kavurma, makarna ve pekmez hazırlanırdı. Her yurdun bir bağı bulunurdu. Buna bağlı olarak elden edilen bilgiler yaylada şarapçılık da yapıldığını göstermektedir. 

Türkler’in Anadolu’ya girmelerini izleyen yıllarda kuraklık nedeniyle hayvanları için otlak aramaya başlamışlar ve Karabağlar’ın kuzeyindeki Düzey denilen tepeye gelip yerleşmişlerdir. 1671 yılında Muğla’ya gelen Evliya Çelebi Karabağlar Yaylasını görmüş ve yaylanın 11 bin bağdan oluştuğunu, yaz günleri sekiz ay boyunca Muğla ve Ula şehri halkının burada kaldığını belirtmektedir. Evliya Çelebi’ye göre burasının Osmanlı ülkesinde bir benzeri yoktur. Ne Malatya’nın Aspuzu’su ne de Konya’nın Meram’ı ile karşılaştırılabilir. Engür, karaağaç, çınar, meşe, ergavan ağaçları yüksek verimli üzüm bağları vardır. Karabağlar’ın yollarına giren kişi bir ağaç deryasında kaybolup yolunu bulamaz bağ yollarına güneş ışığı bile giremez. 

Yayladaki parsellere “yurt” ismi verilir. Genellikle 2-3 dönümlük mülkiyetlerdir ve ait oldukları ailelerin isimleriyle anılırlar.Yurtları birbirinden ayıran ve yayla yollarını da oluşturan yapının elemanları “kesik” ve “irim” gibi özel isimlerle anılmaktadır. Kesik; hem tarlaları birbirinden hem de yolları tarlalardan ayıran doğal malzeme topraktan oluşturulmuş, bunun da üstünü örten yer yer karaağaçlar ve çalı gruplarından oluşan doğal bölücü öğelerdir.Genellikle tarlanın ve kesiğin köşe yaptığı yerlerde kızılcık, kovam eriği gibi yaban ağaçlar bulunur ama bu ağaçlar asma ve böğürtlenlerle sarılmışlardır. Bu kısımlara kabalık denir. İrim iki yanında kesikler yer alan ve bunlar boyunca yükselen ağaç ve çalı gruplarının üstünü örttüğü, yaya geçişine açık en çok 1,5-2 mt genişliğinde olan doğal yol ağlarıdır. 

Karabağlar Yaylası Muğla’ya has bir kültürel yapıyı oluşturmaktadır. Bu kültürel yapı içindeki en önemli oluşum yayla içine dağılan kahvelerdir. Karabağlar Yaylası’nın her semtinde genelde anayol kavşaklarında bulunan ve yüksek çınar ağaçlarının (bunlara Muğla’da kavak denir) çevrelediği tarihi kahveler yer alır. Kahveler isimlerini bulundukları semtlerden almışlardır.Eskiden kahvelerin bulunduğu yerlerde fırın, bakkal, kasap gibi dükkanlar bulunmaktaydı. Bunlar dışında her kahvenin yanında bir mescit yer almaktaydı. Kahvelerin yanında yer alan mescitler, üstü kırma kiremit çatıyla örtülü, kareye yakın formda, ahşap ağırlıklı bir taşıyıcı sistemle kurulmuş, üç tarafı tamamen açık ve bu açıklıkların kendine has ahşap motifle kapatıldığı yazlık camiledir ve bir kısmı halen kullanılmaktadır.

Yayla Kahveleri

Keyfoturağı Kahvesi 

Yapım tarihi hicri 1287 (19. yüzyıl)'dir. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Keyfoturağı kahvesi mescit, kahve ve lokantadan oluşmaktadır. Mescit, dikdörtgen planlı, alaturka kiremit çatılıdır. Diğer kahvelerde bulunan mescitlerden farklı olarak, mescidinde ahşap tavan yer almaktadır. Bahçesinde 8 adet anıtsal çınar ağacı ve 2 adet kuyu bulunmaktadır. Kahve belediye tarafından kamulaştırılmıştır. Mescidi belediye tarafından tamir edilmiştir. 

SÜPÜROĞLU KAHVESİ 

Süpüroğlu; geçmiş yüzyıllarda, hem yazın başlangıcında hemde sonunda konaklama ve hayvanlar için temel besin kaynağı yeri olmuştur.

Önceleri göçebe halde yaşayan aile daha sonra toprağa bağlanmıştır. Süpüroğlu bu haliyle bir "Yörük Obası" olarak kurulmuştur.

Süpüroğlu taş yapılı ve kırma çatılıdır. Tek katlı bir yapıdır. Muğla halk yapı sanatı örneklerindendir. Bahçesinde yer alan 6 çınar anıtsal niteliktedir ve koruma altına alınmıştır. Bu çınarlardan 4 tanesinin 550 - 600 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Bahçede yer alan ve 250 - 300 yıllık olabileceği düşünülen akçaağaç ise rüzgarın sesini ahenkli bir ezgiye dönüştürmesi açısından dikkat çekicidir.

Yapı, ilk şeklinde tek odalıdır. Göçebe yaşayışta ailenin bu odada yatıp kalktığı anlaşılmaktadır. Bu oda 30m2 civarındadır. O dönemde cam olmadığından kepengi pencere kullanılmıştır. Yapının hemen önünde geniş bir veranda yer almaktadır. Hayvanların veranda önünde tutuldukları anlaşılmaktadır.

Restorasyon çalışmalarında bir yer ocağı tespit edilmiştir. Toprağa bağlılık yeni arayışlar doğurmuş, yer ocağı bacası kullanılarak ticari ocağa (kahvehaneye) dönüştürülmüştür. Bu tarihin 1800'lü yılların başı olabileceği anlaşılmaktadır. Süpüroğlu'nda; geçmişte, çok canlı bir ticari merkez olduğu hala hafızalardadır.

Özellikle "Pazar" günleri Muğla'dan gelen berber, ayakkabı tamircisi, nalbant, dondurmacı, macuncu, çıtırmıkçı ve keten helvacı burada hizmet vermiş, sosyal hayata canlılık kazandırmıştır. Çevreden küçükbaş hayvanlar sürülerle getirilmiş, alım - satım yapılmıştır. Burada var olan kahvehane, restorant, bakkal vb. işletmeler hizmet vermiş; restorantta büryan kebabı, tandır, döş, kapama, fırında ve sacda börek, toprak tavada güveç, yerli tavuk dolma, tarhana vb. yemekler pişirilmiş, toprak sacda yapılan köy ekmeği ile taze taze yenilmiştir. Buradaki bakkalda o yıllarda bile içki satışının yapıldığı hatırlanmaktadır. Burada orta oyunu ve kukla gösterileri yapılmış, manuel sinema makinesiyle geceleri filmler oynatılmış, yağlı pehlivan güreşleri düzenlenmiştir. Süpüroğlu bu haliyle ticari merkez olduğu kadar sosyal merkez olma özelliği de kazanmıştır.

Süpüroğlu'nun en gösterişli dönemi 1950 li yıllar ve 1960 lı yılların başlangıcıdır. Bu durum 1960 lı yılların ortalarına kadar devam etmiştir. Bu dönem Tevfik OĞUZ'un dedesi Başkatip Tevfik Efendi'nin ölümüne kadar sürmüştür. Süpüroğlu, Karabağlar'daki kahvehaneler arasında "mescidi avlusunda olmayan tek yer" dir. Eski dönemlerde, Cuma günleri namaz öncesi insanların en güzel giysilerini giydiği, burada toplandığı, toplu halde Kavaklımescid'e gidildiği hafızalarda yaşamaktadır.
Süpüroğlu adının Polis Teşkilatı'nın kuruluş yılları olan 1845'li yıllara yakın bir zamana rastladığı ifade edilmektedir. Rivayete göre, karakol baskını sırasında eşraftan bir kişi kendisini restoranın personeli gibi göstermeye çalışmış, bahçeyi süpürmeye başlamış, "ben burada çalışıyorum, bunlarla alakam yok, ben kumarbaz değilim" demiştir. Komiser durumu anlamış, bir yandan gülüyor, bir yandan da " süpür oğlum süpür, süpür oğlum süpür" diyormuş. O yıllardan sonra bu yerin adı "Süpüroğlu" kalmış.

Süpüroğlu restorasyon, tadilat ve inşaatları tamamlanarak Temmuz 2008'de yeniden bugünkü haliyle faaliyete geçmiştir. Burası yaz - kış açık olacak şekilde düzenlenmiştir.Süpüroğlu'nda çevrede üretilen sebze ve meyveler hem kullanılmakta hemde pazarlanarak hizmete sunulmaktadır. 

AYVALI KAHVESİ 

Ayvalı kahvesi, Keyfoturağını çayır ucuna bağlayan yol üzerindedir. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Kışlık ve yazlık olmak üzere iki kahve binası ile bir mescitten oluşmaktadır. Mescit kare planlı,yığma taş ve alaturka kiremit çatılıdır. Kahve bünyesinde 7 adet anıtsal çınar bulunmaktadır. Bahçesinde bir de kuyu bulunmaktadır. 1992 yılından beri kahve binası konut olarak kullanılmakta, mescidi ise kullanılmamaktadır. 

BERBERLER KAHVESİ 

19. yüzyıl yapılarındandır. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Avlusunda mescidi bulunmaktadır. Mescit kare planlı ve alaturka kiremit çatılıdır. Bahçesinde 4 adet çınar ağacı ve bir kuyu bulunmaktadır. Berberler kahvesi şu anda kullanılmamaktadır. 

CİHANBEĞENDİ KAHVESİ 

19. yüzyıl yapılarındandır. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Kahve binası yıkılmıştır. Mescidi ise ayakta olup, kullanılmamaktadır. Mescit kare planlı ve alaturka kiremit çatılıdır. Cihanbeğendi kahvesi şu anda kullanılmamaktadır. 

ELMALI KAHVESİ 

Elmalı kahvesi, Hacıahmet kahvesini Yeniköy’e bağlayan yol üzerindedir. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Kahvesi yıkılmış, mescidi de yıkılmak üzeredir. Elmalı kahvesi şu an kullanılmamaktadır. 

GÖKKIBLE KAHVESİ 

20. yüzyıl başı mimari üslubuyla yapılmıştır. Kahve dikdörtgen planlı, tuğla duvar örülü, alaturka kiremit çatılıdır. Yapım tarihi 1959’dur. Tek katlıdır. Mescidi yolun diğer tarafında, Vakıf arazisindedir. 1964 yılında mescidin yanına sahipleri tarafından, bir minare inşa ettirilmiştir. Cami, kare planlı, topuz çatılı, üzeri kiremit örtülü, yığma sistemde inşa edilmiştir. Kahve bünyesinde bakkal ve fırın da yer almaktadır. Gökkıble kahvesi şu an kullanılmamaktadır. 

HACIAHMET KAHVESİ 

19. yüzyıl yapılarındandır. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Hacıahmet kahvesi biri eski diğeri yeni iki kahve, bir mescit ve fırın olarak kullanılan yapılardan oluşmaktadır. Bahçesinde iki çınar ağacı ve havuz da bulunmaktadır. 

TOZLU KAHVESİ 

19. yüzyılın ilk yarısı yapılarındandır. Tek katlıdır ve yöresel mimari üslupla yapılmıştır. Kahve ve mescitten oluşmaktadır. Mescidin yanında musalla taşı bulunur. Vakıflara ait olan kahve daha sonra şahıs tarafından satın alınmıştır. Küçük bir yapı olan kahvesi kapalı, mescidi ise yaz aylarında kullanılmaktadır. 

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Kurtuluş Savaşında Muğla

Muğla, Milli Mücadele yıllarında, Yunan işgaline karşı girişilen direnişe önemli katkılar sağlayan illerdendi. İl, İstanbul'daki İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza'nın ılımlı tutumu sebebiyle, bölgedeki İtalyan işgal birliklerinden önemli bir zarar görmemiş, özellikle Milli Mücadele'nin ilk yılında, Ege cephelerine oldukça büyük yardımlar yapma imkânı bulmuştu.

Gizli itilâf Anlaşmaları

İtilâf devletlerinin 1915 ve 1917'de, aralarında yaptıkları bazı gizli antlaşmalarda Batı Anadolu İtalya'ya vadedilmişti. Ancak, savaşın son yılında durumda değişiklik oldu: İngiltere, savaşa girmesi şartıyla, İzmir ve art bölgesinin Yunanistan'a bırakılacağına söz verdi. Nitekim, Yunanistan Başkanı Venizelos, I. Dünya Savaşı bitince, kendilerine verilen sözün yerine getirilmesi ve hattâ işgal alanının daha da genişletilmesi için harekete geçti. İtalya, Paris Konferansı'nda ve yapılan başkaca çok taraflı görüşmelerde bu duruma tepki gösterdiyse de sonuç alamadı. Bunun üzerine, hiç değilse "vadedilen toprakların geri kalan bölümü Yunanistan’a kaptırmamak için aceleyle harekete geçti.

Ege Bölgesi'nde işgale ilk başlayan İtalyanlar oldu. 28 Mart 1919’da Antalya’ya ayak basan İtalyan birliklerinin bir bölümü, Nisan ayı içinde birkaç defa Fethiye’de görüldü. Antalya işgalini tamamlayan İtalyan Komutanı Aleksandro, 24 Nisan'da da, bir savaş gemisiyle Marmaris’e geldi. Kaymakama başvurarak Marmaris’te bir kömür deposu yaptırmak istediğini bildirdi, isteği kabul edilmeyince diretmedi; ama Muğla ve kazalarını işgal politikasından vazgeçmedi. İtalyanların Güneybatı Anadolu'da ve özellikle Muğla'da önemli çıkarları vardı. İtalya, o güne kadar İngilizlerle Amerikalıların elinde olan krom ve tütün tekelinde pay sahibi olmak istiyordu. Bu amaçla da, daha yüzyılın başlarında harekete geçmişti. Nitekim, Muğla ve Antalya'da kurulacak demiryolu hattına ilişkin imtiyaz İtalyanların elindeydi. İtalyan Hükümeti bir Babıali fermanıyla edindiği bu imtiyazı, savaş sebebiyle kullanamamıştı. Savaş bittiğine göre, artık harekete geçilebilirdi.

Eli Silahlı İtalyanlar

Muğla bölgesindeki işgal, 11 Mayıs 1919’da, Fethiye’de başladı. Limana giren Ligorya savaş gemisinden çıkan silâhlı elli İtalyan askeri kasabanın giriş çıkış noktalarını kontrol altına aldı. Ertesi gün 200 asker daha getirildi ve kasabanın işgali tamamlanmış oldu. İtalyanlar, Fethiye ile birlikte, Bodrum ve Marmaris’i de işgal ettiler. 11 Mayısta her iki kasabaya gelen iki İtalyan savaş gemisinden birer bölük asker indi ve “Mondros Mütarekesi hükümleri gereğince" kasabaların işgal edildiği bildirildi.

16 Mayısta başlayan Güllük Limanı işgali ise, yalnız burayla sınırlı kalmayarak iç bölgelere doğru gelişti. 2 Haziran'da Güllük’ten yola çıkan bir İtalyan taburu aynı gün Milas’a girdi. Kuşadası ve Söke üzerinden ilerleyen bir başka birlik de, 5 Haziranda Yatağan’a geldi. Ayın günlerde İtalyanların bölgedeki varlığından yararlanan bazı Rum çeteleri de Dalaman bölgesine girmek istediler. Ancak, jandarmalar ve bölge halkı, Ege Adalarından gelen bu çetelere karşı sert bir direniş gösterdiler ve bu girişim başarısız kaldı.

Gerek İtalyan işgali, gerekse aynı günlerde başlayan Ege'deki Yunan işgali bölgede önemli bir kargaşaya sebep oldu. Bu durumdan yararlanan ve ''efe'' olarak anılan bazı eşkiyalar, bu defa kasabalarda kendilerine Kuva-yı Milliyeci süsü vererek zorbalık yapmaya başladılar. Böyle olaylara Muğla da tanık oldu. Öyle ki, bu efelerden bazıları, kendilerine karşı çıkan Muğla Mutasarrıfı Hilmi Bey’i “işgalden yana olmak”la ve “Karya Prensliği’ne özenmek”le suçladılar. Çevredeki bütün kasabaları işgal eden İtalyanlar, giderek büyüyen bu gerginliği sezmekte gecikmediler. Nitekim, bölgedeki İtalyan siyasi mümessili Dr. Nakarato, Milas’taki İtalyan tugayı karargâhına bir rapor yazarak durumdan yararlanılması ve zaman kaybetmeden Muğla'nın işgal edilmesi isteğinde bulundu. Bunun üzerine, 200 kişilik bir İtalyan birliği, 23 Temmuz 1919’da Sokar yoluyla Ula'ya, oradan da Muğla'ya geldi ve şehri işgal etti. İtalyan işgal komutanlığı karargâhı da, bugün otel olan Hacılar Hanı'na yerleşti.

İşgalin Tepkileri

Muğlalılar, düşman işgaline karşı teşkilâtlanma ve mukavemete çok önceden başlamışlardı. Nitekim, “İzmir Müdafaa-i Hukuk-u Osmaniye Cemiyeti”nin 17 Mart 1919’da İzmir’de topladığı kongreye Muğla adına Belediye Başkanı Ragıp Bey katıldı ve kongre divan başkan yardımcılığına seçildi.

İtalyanların 11 Mayıs 1919’da başlattıkları işgal, Muğla bölgesinde büyük tepki yarattı. Bölgenin ileri gelenleri hemen bir kongre toplayarak, gelişmelere karşı alınacak önlemlerin kararlaştırılmasını istedi ve konuyu mutasarrıf Hilmi Bey’e bir programla sundular. Mutasarrıfın da kabulü üzerine, 1 Haziran 1919’da, bütün şehir ileri gelenlerinin katıldığı bir kongre yapıldı.Muğlalılar, işgalden duydukları hoşnutsuzluğa rağmen, İtalyanları bütünüyle karşılarına almadılar. Hatta, onlarla öbür İtilâf devletleri ve bu arada Yunanistan arasındaki anlaşmazlıktan yararlanmaya çalıştılar. Nitekim, kongrenin hazırladığı bildiride, bölgedeki İtalyan işgalinin geçici olması isteniyor ve İtalya’nın, Paris Barış Konferansı’nda Muğla halkının sözcülüğünü yapması,bölgenin Yunanlılaştırılması isteklerine karşı çıkması gerektiği belirtiliyordu. Ancak, bazı kişiler bu bildiriyi iletmek üzere Marmaris’e giden temsilci kurulun, İtalyan işgali için çağrı yapacağı yolunda söylentiler yayınca Muğla’da durum gerginleşti. Bunun üzerine, kurulun Muğla’ya geri döndüğü gün, 5 Haziran 1919’da, Mutasarrıf Hilmi Bey’in başkanlığında yeni bir kongre düzenlendi ve kongre, çıkan söylentileri yalanlayarak temsilci kurulun çalışmalarını tasdik etti. 5 Haziran Kongresi’nin aldığı bir başka karar da, o güne kadar gizli çalışma yapan Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin gizliliği kaldırmak ve çalışmalarını açıklığa kavuşturmak oldu.

Koca Han Mitingi

Muğla'nın mukavemet isteğini gösteren olaylardan biri de, İzmir'in Yunan işgaline girdiği gün, 15 Mayıs 1919'da düzenlenen Koca Han Mitingi idi. İzmir'de çalışma yürüten Redd-i İlhâk Heyet-i Milliyesi'nin çağrısı üzerine düzenlenen Koca Han Mitingi’ne Belediye Başkanı Ragıp Bey önderlik etti. İşgali öğrenir öğrenmez sokaklara tellallar çıkaran ve miting çağrısı yapan Ragıp Bey, çok sayıda Muğlalının toplanmasını sağladı. Mitingte birer konuşma yapan Dr. Cemil (Baydur) ve Zekai (Eroğlu) beyler, Yunanlıların bu davranışının Mütareke hükümlerine bile aykırı olduğunu dile getirdiler ve işgali şiddetle kınadılar. Muğla Yedeksubaylar Derneği temsilcileri de, Miting Düzenleme Kurulu'nca hazırlanan bir bildiriyi Mutasarrıf Hilmi Bey’e verdiler. Bildiride işgal şiddetle kınanıyor ve Redd-i İlhâk Heyet-i Milliyesi ile dayanışma isteği dile getiriliyordu. Muğla mutasarrıfı da, bildiriyi aldıktan sonra yaptığı konuşmada, Muğla halkının Yunan işgaline karşı gösterdiği tepkiye yürekten katıldığını ve durumu İstanbul Hükûmeti’ne bildirerek, işgali hemen protesto edeceğini belirtti.

Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin Kuruluşu

Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin kuruluşu da, bu mitingi takip eden saatlerde gerçekleşti. Belediye Başkanı Ragıp Bey’in dâveti üzerine, miting sonrasında bir toplantı yapan Muğla eşraf ve aydınları, başta Muğla olmak üzere bütün Ege'nin Yunan işgaline karşı silâhla korunmasını ve Yunan birliklerinin Menderes Irmağı'nın güneyine geçmesinin engellenmesi için her türlü çabanın harcanmasını kararlaştırdılar. Bütün bu görevlerin üstesinden gelebilmek amacıyla da Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti'ni meydana getirdiler. Teşkilât kurucu kurulu şu kişilerden meydana geliyordu: Zorbazzâde Ragıp Bey, Dr. Cemil (Baydur) Bey, Hafız Sabri Bey, Emin Kamili Bey, Serezlizâde Memiş Efendi, Sinanzâde Cemal Bey, İsmail Efendi, Mestan Efendi, Serficeli Reşid Bey, Hacı Süleyman Efendi, Mehmed Cemal (Karamuğla) Bey, Dr. Hüseyin Avni (Ercan) Bey, İskender (Alper) Bey, İbrahim Bey, Şevket Bey, Tokuçzâde Ömer Azmi Bey, Türidizâde Kamil Bey, Ethem Efendi, Halil İbrahim Efendi ve tutukevi müdürü Mehmed Bey

Atılan İlk Adım

Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti'nin attığı ilk adım, Muğla’nın önde gelen efe ve zeybekleriyle yedek subaylardan meydana gelen silâhlı bir birlik kurmak oldu. Daha sonraları Muğla Serdengeçtiler Müfrezesi olarak adlandırılacak olan bu ilk Muğla Kuva-yı Milliyesi, 21 kişi idi. Bunu, Muğla’nın çeşitli köylerindeki efelerin Kuva-yı Milliye'ye katılması takip etti. Bu çeteler arasında, Mehmed Çavuş Müfrezesi, Dittik Efe Çetesi, Gılim Efe Çetesi, Boğalarlı Alaman Efe Müfrezesi gibi silâhlı güçler vardı. Bu çeteler, kısa süre sonra, Aydın mukavemetinin milis komutanlığına seçilen Yörük Ali Efe'nin emrine girdiler ve işgal bölgesinde faal çalışmalar yürüttüler.

Gizli çalışma ilkesinin 5 Haziran Kongresi'nde terk edilmesinden sonra, Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, bir kongre yaptı ve teşkilât yönetimini yeniden belirledi. 9 kişilik yönetim kurulunda şu kişiler yeralıyordu: Zorbazzâde Ragıp Bey, Ulalı Cavit Bey, Müftüzâde Saadeddin Bey, Hacı Süleyman Efendi, Hafız Sabri Efendi, Sinanzâde Cemal Bey ve Emin Kamili Bey.

Merkez Teşkilâtlanması

Merkez teşkilâtlanmasını takibeden günlerde hemen bütün kazalarda ve nahiyelerde Kuva-yı Milliye teşkilâtları kuruldu. Bu teşkilâtların önde gelen kişileri şunlardı: Hasan (Zengin) Bey, Mütfü Yusuf Ziya (Bilgivar) Efendi, Resulzâde Hacı Halil (Eskitürk) Efendi (Bodrum); Tuhfezâde Fehmi Bey, Ömer Ihsan Bey (Datça); Çeşmeli Osman Bey, Kamil (Sıkman) Bey, Salih Zeki (Pekin) Bey, Dr. Vasfi Bey, Hilmi (Döğerli) Bey, Kara Çulhalı Osman Ağa, Süleyman (Harmandar) Bey (Fethiye); Tavaslıoğlu Hacı Osman Efendi, Tahirağaoğlu Osman Ağa, Ethem Efendi, Çerkez Cemil Efe (Köyceğiz); Binbaşı Erip Bey (Marmaris ); Halil İbrahim Efendi, Feyzullah Ağa, Osman Zeki (Özer) Bey, Müftü Hayati Bey, Bahaddin Ağa, Balcızâde Hüseyin Efendi (Ula); Fehmi Ağa, İbrahim (Abdioğlu) Efendi, Nebiköylü Şeyh Mehmed Efe (Yatağan); Ömer Ağa, Eğrioğlu Ali Çavuş (Yerkesik).

Temmuz 1919’da, Ege’deki mukavemetin yaygınlaşmasıyla birlikte, meseleler de büyüdü. Bu durum, teşkilâtlanmanın merkezileştirilmesi yolundaki çabaları hızlandırdı. Nitekim Nazilli’de, Temmuz ve Eylül 1919’da iki kongre toplandı ve daha teşkilâtlı bir mücadele için bazı adımlar atıldı.Bu yeni gelişmeler üzerine, Menteşeli'ler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin yönetiminde de bazı düzenlemelere gidildi. 18 Ağustosta yapılan teşkilât kongresi yönetim kurulunu şöyle belirledi: Ulalı Hamza Bey, Zorbazzâde Ragıp Bey, Müftüzâde Sadeddin Bey, Cavid (Oral) Bey, Cemal (Karamuğla) Bey, İskender (Alper) Bey, Hüseyin Hüsnü Bey, Müftü Mehmed Zeki Efendi, Sinanzâde Cemal Efendi, Serezlizâde Memiş Efendi, Karahafızzâde Hakkı Efendi, Hacınasuhzâde Hacı Halil Efendi, Şerif Efendi, Süleymanzâde Murat Bey, Molla İsmail Efendi ve Dr. Hüseyin Avni Bey.
Müslüman Nüfus

Muğla’da, Kuva-yı Milliye hareketini geliştiren teşkilâtlardan biri de Yeni Hayat Kulübü idi. Kültürel vasıflı Kardeş Yurdu’nun devamı olan Yeni Hayat Kulübü’nün başkanı, Dr. Cemil (Baydur) Bey idi. Kulüp, birçok aydının ve Muğla gençlerinin toplanıp edebi konuların dışında ülkenin siyasî ve içtimai meselelerini de tartıştığı bir “forum” özelliğinde idi.

İtalyanlar, öbür itilâf güçleriyle olan anlaşmazlıkları sebebiyle gerek Muğla’da, gerek işgal ettikleri öbür bölgelerde oldukça ılımlı bir tutum takındılar. Yerli eşrafla ve aydınlarla iyi ilişkiler kurmaya, halkı kazanmaya özen gösterdiler. Nitekim, Muğla-Milas, Muğla-Marmaris karayollarını tamir ettiler.Öte yandan, gerek Merkez Kaza’da, gerek öbür kazalarda açtıkları Banco di Roma şubeleriyle tüccar ve çiftçiye tarım kredisi verilmesini sağladılar.Kimi tarım makine ve girdileri bölgeye onlarla birlikte geldi. Ayrıca, okullar, hastaneler açtılar ve bunlardan bölgenin Müslüman nüfusunun faydalanmasını da sağladılar. Bütün bu çalışmalar,Türklerin vesayet konusundaki tercihlerini italyanlar lehine yapmalarını sağlamayı amaçlıyordu ve bölgedeki İtalyan Temsilcisi Dr. Nakarato İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza’nın başlattığı “Türklerle dostluk” politikasını adım adım uyguluyçrdu.
Demirci-Yörük Ali Çatışması

Temmuz 1919’da Muğla bölgesinde patlak veren en önemli olaylardan biri Kuva-yı Milliye’nin iki milis komutanı Yörük Ali Efe ile Demirci Mehmed Efe arasındaki çatışmaydı. Muğla Kuva-yı Milliyesi’nin hemen hepsi Yörük Ali Efe’nin başkanlığını tanıyordu. Yörük Ali Efe de buna dayanarak bölgeyi kendi nüfus bölgesi sayıyordu. Demirci Mehmed ise, bölgenin “umut komunatı’ olduğunu öne sürerek Muğla bölgesinin de kendi emrinde olmasını istiyordu. Bu çekişmede, Muğla mahallî idare de, Yörük Ali Efe’nin yanında yeralınca, gerginlik giderek büyüdü. Nitekim Mutasarrıf Hilmi Bey, 15 Temmuzda şehirde 40 gün süreyle sıkıyönetim ilân etmek zorunda kaldı.Eylül ayına gelindiğinde, bu çatışma giderek, Muğla’nın ilişki kurduğu Sivas Heyet-i Temsiliyesi ile Demirci Mehmed Efe’nin etkisi altında olan Nazilli Kongresi arasında bir anlaşmazlığa dönüştü. Menteşe Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin önde gelenlerinden Hamza Bey de, Nazilli Kongresi’nin yanında yeralıyordu. Ancak, Hamza Bey, daha önce Muğla’daki teşkilâtın çoğunluğu yanında bulunan Yörük Ali Efe’yi kendi yanına çekmeyi başardı ve onunla birlikte Muğla’ya gelerek şehir ileri gelenlerine gözdağı verdi. Sonuçta, Müdafaa-i Vatan Cemiyeti, Yörük Ali Efe’nin silâhlarının gölgesi altında yeni bir kongre yaparak, Hamza Bey’in ekibini yönetime getirdi. Bu gelişmeler üzerine Belediye Başkanı Zorbazzâde Ragıp Bey’de Demirci Mehmed Efe’yi kazanma politikası takip etmeye başlayınca, çekişmede taraflar bütünüyle yer değiştirdiler. Böylece, Sivas Heyet-i Temsiliyesi’nden yana olanlar Demirci Mehmed Efe ile birlikte, daha bağımsız bir politika takip etmesini isteyenler de Yörük Ali Efe’nin yanında yeraldılar.

O dönemde Demirci Mehmed Efe bölgenin en güçlü Kuva-yı Milliye çetesinin idaresini elinde tutuyordu. Bu yüzden, Muğla’da yerleşmiş bulunan Yörük Ali Efe’nin üzerine yürümekten kaçınmadı. Önce, şehri boşaltması için Yörük Ali Efe’ye bir ihtar gönderen Demirci Mehmed Efe, bu ihtar sonuçsuz kalınca, emrindeki bir birliği Cavid (Oral) Bey’in komutasında Muğla’ya gönderdi. Cavid Bey’in güçleri, 27 Kasım 1919’da büyük bir gövde gösterisiyle Muğla’ya girdiler ve Yörük Ali Efe, direnecek gücü kendisinde bulamayınca boyun eğerek, Muğla’yı terketti. Böylece çatışmayı Zorbazzâde Ragıp Bey kazanmış oldu. Kısa süre sonra da, şehrin bütün ileri gelenleri arasında anlaşma sağlandı.Anlaşmanın yarattığı sonuçlardan biri de, Menteşe Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin yeni bir kongre yaparak (Beşinci Kongre) her iki tarafın temsilcilerini içinde barındıran bir yönetim kurulu meydana getirmesiydi. Bu yönetim kurulu, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Muğla Şubesi’nin de çekirdeğini meydana getirdi.
Muğla Kuva-yı Milliyesi

Muğla Kuva-yı Milliyesi, Yunan işgalinin ilk günlerinden başlayarak Ege’de kurulan cephelerde yerini aldı. Özellikle, Aydın’da verilen şehir savaşlarında Muğlalı çetelerin büyük yararlıkları oldu. Çine Kuva-yı Milliyesi’nin kurulmasından sonra ise, Muğla Serdengeçti Müfrezesi, Yörük Ali Efe’nin milis komutanlığı altında buraya geldi ve Yörük Ali’nin düzenlediği birçok baskında, bu arada Yunanlılara ağır kayıplar verilen Erbeyli baskınında faal bir rol oynadı: Yörük Ali Efe, Erbeyli’deki Yunan birliğinin basılması görevini,aralarında yedek subayların da bulunduğu Serdengeçti Müfrezesi’ne vermişti. Müfreze buradaki Yunan gücüne 70’i aşkın kayıp verdirdi. Denebilir ki, bu Yunanlıların Aydın cephesinde aldığı en büyük kayıp oldu.

Muğla’nın Kurtuluşu

1921 ortalarına gelindiğinde, İtalya, ülke içindeki iç çatışmalar ve Arnavutluk’ta uğradığı yenilgi sebebiyle, oldukça büyük bir güç kaybına uğramıştı. Bu arada, öbür İtilâf devletleriyle de devamlı anlaşmazlık içindeydi. Bu durum, İtalya’nın fetihçi politikasında önemli değişikler yapmasını gerektiriyordu. Nitekim öyle de oldu: 1920’nin yaz aylarında, İtalya’da önemli bir hükümet değişikliği oldu ve Nitti başbakanlıktan ayrılarak, yerini Gioletti idaresine bıraktı. İtalya’nın İstanbul’daki Yüksek Komiseri Kont Sforza da, dışişleri bakanlığına getirildi. Ankara Hükümeti’yle kurduğu yakın ilişkiyle tanınan Kont Sforza, “Milletler artık uyanmaktadır. Tahmin ediyorum ki 20 yıl sonra Afrikalılar hepimizi kapı dışarı edeceklerdir” diyecek kadar gerçekçi bir politika takip ediyordu. Kont Sforza ile birlikte İtalya, Türkiye’den biran önce çekilmenin hazırlıklarına başladığı gibi, diğer itilâf devletlerinin baskıcı politikalarına da açıkça karşı çıkar oldu. Mesela, Kont Sforza, 10 Ocak 1921’de Yunanistan Başbakanı Venizelos’a şöyle diyordu:“Yunanistan’ın iddialarından büyük ölçüde vazgeçmesi gerekir. Çünkü büyük devletlerden hiçbirisi Türkiye’ye barışı kabul ettirecek kadar güçlü değildir.” Nitekim, itilâf devletleri içinde, Ankara ile ilk diplomatik ilişki kuran ve görüşmelerde doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Mecliâi Hükûmeti’yle ilişki kuran da İtalya oldu. Aydın milletvekili Cami (Baykut) Bey de, Ankara Hükümeti’nin Avrupa’ya gönderdiği ilk büyük elçi olarak Roma’ya gitti. Büyük Taarruz öncesinde, Osmanlı Bankası’mn Ankara’ya 1,5 milyon liralık kredi açmasını sağlayan da, bankanın Ankara şubesi müdürü, İtalyan Bocetti idi. Hindistan Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin 300.000 liralık yardımı da Ankara’ya yine İtalya aracılığıyla ulaştırıldı.

Sonuçta, İtalyanlar, 1 Haziran 1921'den başlayarak Güneybatı Anadolu'daki güçlerini çekmeye başladılar. Muğla'daki İtalyan birlikleri de 5 Temmuz 1921’de geri çekilince bölge, işgalden bütünüyle kurtulmuş oldu. Daha sonra da yeni bir işgalle karşılaşmadı.

Kongrelerde Muğlalılar

Muğla ileri gelenleri, Kurtuluş Savaşı’nın meselelerinin görüşüldüğü savaşın merkezi bir biçimde yürütülmesi yolunda adımların atıldığı hemen her milli toplantıya faal bir biçimde katıldılar. Muğla delegelerinin, daha işgal öncesinde yapılan İzmir Kongresi’nden sonra katıldıkları ilk kongre, 30 Haziran 1919’daki Birinci Nazilli Kongresi idi. Bu kongrede, Muğla Hacıkadızâde Hafız Sabri, Müftüzâde Saadeddifi beyler, Muğla Askerlik Şubesi Başkanı’nca temsil edildi.

Muğlalılar, 19 Eylül 1919’da toplanan ve “Harekât-ı Milliye Redd-i İlhâk Aydın ve Havalisi Heyet-i Merkeziyesi”ni kuran İkinci Nazilli Kongresi’nde de yeraldılar. Bu kongredeki Muğla delegeleri şunlardı: Müftüzâde Sadeddin Bey, Dederıfkıoğlu Fuad Bey, Komiser Arif Bey, Necmeddin (Aydınalay) Bey, Hafız Mehmed Efendi, Emin Bey. Bu kongrenin önemli yanlarından biri, Nazilli Heyet-i Temsiliyesi ile Muğla delegeleri arasındaki tartışma idi. Nazilliler, yapılan savaşın mahalli özellik taşımasını istiyor, Muğla delegeleri ise, ülke çapında bir merkezin gerekliliği üzerinde duruyorlardı. Nitekim, Ege’deki çarpışmanın Sivas Heyet-i Temsiliyesi’ne bağlanmasını faal bir biçimde savunanlar da onlar oldu.

Nazilli Kongresi

İkinci Nazilli Kongresi’nin kararları Sivas Heyet-i Temsiliyesi’ne bağlanmayı açıkça kararlıştırılması bile, bu görüşte yorumlanabilecek hükümler taşıyordu. Bundan yüreklenen Muğlalılar, Sivas’la doğrudan ilişki kurma yönünde bir tutum takındılar. Ancak, Sivas ve Nazilli kongreleri hemen hemen aynı tarihlerde toplandığı için, Sivas Kongresi’ne delege gönderme imkânı bulamadılar. Bunun yerine, 20-31 Ekim 1919’da “Sivas için Muğla Kongresi” adı altında bir kongre düzenlendi. Hafız Sabri Bey, bu kongrede alınan kararları bir telgrafla Sivas’a bildirdi ve Muğla Kuva-yı Milliyesi’nin Sivas’ın başkanlığını taşıdığını duyurdu.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Muğla Karabağlar Yaylası ve Tarihi Kır Kahveleri

Ramazan ayının gelmesiyle birlikte sıcakların etkisiyle haftasonu planlarımızdaki deniz, kum, güneş ve bol yürüyüş üçlemesine şimdilik veda edip daha serin yerlere kaçamak yapmayı tercih eder olduk. Sıcakların üzerimizdeki etkisini azaltmak için gezilerimizi akşam serinliğine bırakmak durumunda olduğumuzdan yakın yerlere gitmek şimdilik bizim için ön planda. Birkaç yıldır iş yeri arkadaşlarımdan Muğlada yaşayan Erol bey Muğla kent yazımda çok eksikler olduğu konusunda beni eleştirip bu eksikliği gidermek için görmem ve yazmam gereken yerler diye yapmış olduğu listede Karabağlar Yaylası ilk sırada yer aldığından, hem bir yayla görelim hem Süpüroğlu ve Keyf Oturağı tesislerinde Meşhur Muğla yemeklerinden bulabilirsek iftarımızı yapalım istedik.

Yayla demişken aklınıza yine dağlara tırmanacağız, yemyeşil ovalarda dolaşacağınız gelmesin. Yemyeşil ovalar elbette ki var ama beni çok şaşırtan bir şekilde Karabağlar Yaylası Muğla ile aynı seviyede. Yani deniz seviyesinden sadece 650 mt. yüksekte. Hatta bana Muğladan daha aşağıda gibi geldi ki yanılmamışım rakımı 40-50 mt. Daha aşağıda. Genelde kışı kentte geçirenler yaz gelince “Yaylaya çıkalım” derler ya Muğlalılar “Yaylaya inelim” demelerinin altında bu sebep yatıyormuş demek ki. Merak edip araştırdığımda eski dönemlerde Karabağlar'a yayla denilmesi Gökova Körfezinden daha yüksekte olmasından kaynaklandığını okudum.



Muğlanın içinden yaklaşık üç kilometre civarında yol gittik ve birden kendimizi Karabağlar Yaylası girişinde yol ayrımında bulduk. Aynı hizada olsa bile ben yine bir dağ aşarız dağın eteklerinde buluruz sanıyordum ama onda da yanıldım. Muğlaya yolu düşen arkadaşlar mezarlık yolundan düz devam edin birkaç dakika sonra kendinizi yaylada bulacaksınız. Bu kadar şehirle iç içe bir yer anlayacağınız. Girişte Muğla Belediyesinin koymuş olduğu bu yaylada gezmek istiyorsan neler görebiliriz tabelası doğrusu gerçekten çok yararlı . Harita ve tarihi mekanların isimleri yazıyor. Bu mekanlar ise daha ziyade kahvelerden oluşuyor. Bizde merak ettik bu kahveleri ve gelmişken Karabağlar yaylasını keşfedelim dedik.


Gezimize sol taraftaki yoldan giriş yaparak başladık. Güzel ağaçlıklı yollarda ilerlerken karşımıza Afife Kuyusu çıktı. Muğlanın 1800’lü yıllarında belediye başkanlığı yapmış ailelerine mensup Afife Hanım, kuyuyu 18. yy. da evinin yanında kazdırmış ve başına da bir çınar diktirmiş. Böylece Keyfoturağı ve Süpüroğlu güzergahından gelip geçenlerin dinleneceği ve suyundan yararlanacağı bir kuyuya ve gölgeliğe kavuşmuş olmuş. Muhtemelen o tarihlerde Muğladan yaylalarındaki yerlerine gelenler bizim gibi beş dakikada arabayla değil at eşek sırtında yavaş yavaş geldiğinden böyle bir kuyu başı dinlenme noktasına dua etmişlerdir. Kuyunun içindeki taş örgüsü Karabağların eski dokusuna uygun olarak Rum stili yapılmış ama ben bu kuyunun neresi eski dokulu anlayamadım. Yepyeni bir kuyu gibi geldi. Annemin Marmara Adasındaki bahçesinde bulunan Rumlardan kalma kuyu aynen orjinalliğini koruyor. Hiç alakaları yok.

Karabağlar yaylası Muğlalıların yaz aylarını geçirdikleri yer. Aynı seviyede olmalarına rağmen ne hikmetse Muğla sıcaktan yanarken burası üfür üfür esiyor. Burası eskiden kentin tarım faaliyetlerinin yapıldığı alan. İnsanlar yazı yaylada serin serin geçirip bütün kışlıklarını sebze kurularını, konservelerini, salça, tarhana, sucuk, kavurma, makarna ve pekmezlerini hazırlıyorlar.

Karabağlılar sanırım Evliya Çelebinin buraya gelmiş olmasından ve Seyahatnamesinde bahsetmesinden çok gurur duyuyorlar olmalılar ki çocuktan yaşlıya kimle konuşursanız araya bunun sıkıştırıveriyor. 1671 yılında Muğla’ya gelen Evliya Çelebi Karabağlar Yaylasını görmüş ve yaylanın 11 bin bağdan oluştuğunu, yaz günleri sekiz ay boyunca Muğla ve Ula şehri halkının burada kaldığını belirtmiş. Evliya Çelebi’ye göre burasının Osmanlı ülkesinde bir benzeri yok. Ne Malatya’nın Aspuzu’su ne de Konya’nın Meram’ı ile karşılaştırılabilir. Engür, karaağaç, çınar, meşe, ergavan ağaçları yüksek verimli üzüm bağları vardır. Karabağlar’ın yollarına giren kişi bir ağaç deryasında kaybolup yolunu bulamaz bağ yollarına güneş ışığı bile giremezmiş.

Afife kuyusunu geçip biraz ilerleyince karşımıza Berberler kahvesi çıkıyor. Ama burası kendi halinde bırakılmış üzerindede satılık lokanta yazan bir yer. Bahçesinde 4 tane anıtsal çınar ağacı, su kuyusu, mescidi ile ayakta duran bir kahve. En azından içini gezebilmeyi isterdim. Bahçesini ot bürümüş biraz tadilat istesede burası çok güzel değerlendirilebilir.

Berberler kahvesini geçip ağaçlıklı yollarda etrafımızı seyrede seyrede yolumuza devam ediyoruz. Birden karşımıza Keyfoturağı kahvesi geliyor. Burası belediye tarafından Berberler kahvesinden farklı olarak aslına uygun restore edilmiş ve dinlenme yeri, lokanta olarak kullanıma açılmış.

1871 yılında yapılmış kahve, Mescid, kahve ve lokantadan oluşuyor. İçinde 10 tane 700-800 yaşlarında anıtsal çınar ağacı, iki tane de eskiden kalma kuyu var. Böylesine güzel tarihi bir doku içinde gayet güzel olmuş çok beğendim. Bizi kapıdan görür görmez iki kişi içeri davet etti. Yemeğı iftara yiyeceğimizi sadece baktığımızı söylediğimizde de olsun içeriden daha yakından bakın biraz gölgede oturalım diye davetlerini yenilediler.

Karabağlar yaylası içindeki kahve anlayışı diğer şehirlerimizden biraz farklı. Hani bildiğimiz kıraathane olarak bakmayın bu kahvelere. Burada yenilip içilir, düğün dernek gibi toplantılarda buralarda yapılırmış. Her kahvenin yanında su kuyusu, fırın, bakkal, kasap gibi dükkanlar olurmuş ve mutlaka her kahvenin bir de mescidi bulunurmuş. Kahveler Karabağların kültürel yapısını oluşturan yerler olmuş. Çünkü kışı kentlerde geçiren yayla halkı yazın bu kahvelerden zamanı geçiriyor ve bütün etkinliklerini de bu kahvelerin etrafında yaparlarmış. Karabağlarda 30 a yakın tarihi kahve olduğunu söylediler.

Bu Yayla Kahvelerinde yaz aylarında, kurulan pazarlara Muğla’dan gelen berber, ayakkabı tamircisi, nalbant, dondurmacı, macuncu gibi esnaflar hizmet vererek sosyal hayata canlılık katmışlar. Zamanında ortaoyunları, güreşler bile düzenlenmiş. Her mahallenin kahvesi o mahallenin can damarı olmuş aslında.

Bu kahvenin sadece mescidi diğer kahvelerden farklı olarak ahşap tavanlıymış. Hala işlevini koruyor ve kullanılıyor. İlerleyen saatlerde anlıyoruz ki mescidler içinde tek işlevini koruyan bu. Ama ikindi saati ezan okunurken iki ezan sesi vardı. Sanırım arada kaçırdığımız bir tane vardı.

Keyf oturağından yola devam ettiğimizde Vakıf kahvesi tabelasını görüp içeri girdik. Aslında çok güzel tadilata uygun ayakta kalmış bir kahve ama restore görmemiş bir şekilde öylece bekliyordu. Keyfoturağı gibi burasıda açık olsaydı harika olurdu. Aslına bakarsanız ben buraya bayıldım. O asırlık Çınarların gölgesinde tahta masa sandalyeler olacak onlarda oturup çayımı kahvemi yudumlayacağım. Üfür üfür. Burası Karabağlar'ın en çok esinti alan kahvesiymiş ve Muğla'nın en büyük Kavaklarının (Çınarlarının) bulunduğu yermiş.

Pek çok yerde sokaklar çok dar ve adeta labirent gibi.. Resmen yolumuzu kaybedip durduk. Ağaçlar gökyüzünü göstermeyecekmiş gibi yollarda koridor oluşturmuş. Tünel gibi yollarda ilerleyip durduk. Muğla evleri gibi burada da evlerin sokağa cephesi yok, yüksek duvarlarla çevrili. Bu yüzden de dar geçişli daracık sokaklar genellikle oldukça dar. Köylülerle konuşurken değişik kelimeler kulağıma çalındı. "Kesik, irim" gibi kelimeler yol tariflerinde çokca karşımıza çıkıyor. Yurtları (evleri, tarlaları) birbirinden ayıran, yayla yollarını oluşturan doğal, yani topraktan oluşmuş bunun üstünü örten ağaçlar, çalı gruplarından oluşan doğal çitlere "kesik" diyorlar. İki yanında kesik bulunan ve kesikler boyunca yükselen ağaç ve çalıların üstünü örttüğü, yaya ve araç geçişine en çok 1,5 - 2 metre genişliğinde olan doğal yollara da "irim" diyorlar. Yukarıdaki fotoğraflarda irim ve kesikler bol bol görünüyor.

Vakıf kahvesinden geri dönmeyip o daracık sokaklarda devam edelim dedik. Git git nereye gittiğimiz belli olmadan ilerledik. Sadece bir arabanın yol alabileceği daracık ara sokaklarda bir sağa bir sola yol aldık. Sokaklarda kimsecikler yok. En sonunda Elmalı Kahve yazan bir tabelaya rastladık. Allah allah nasıl becerdiysek bu sokaklarda gezerken Karabağlar girişinde sol yoldan girdiğimiz güzergahın sağ tarafına geçmişiz. Çünkü girişteki haritaya göre öbür yoldan girdiğimizde Elmalı Kahvesini görmeliydik. Etrafımıza baktığımızda ben kahve falan göremedim. Nerede bu kahve derken Göksel bir yıkıntı gösterdi. Burası olmalı!!!

Kahve mi, mescit mi bu derken en sonunda karşıdan gelen bir adam gördük. Sağolusun etraflarda normalde kimsecikler görmediğimiz için danışacağımız birini görmek bizi çok mutlu etti. Doğru Elmalı Kahvenin mescidi bu yıkıntıymış. Kahvede karşısındaki duvarlar arkasındaymış bir zamanlar. Ama onu yıkmışlar ve yerine ev yapmış amcamlar. Pek bir moralim bozuldu. Mescid ise böyle otların arasında terkedilmiş bir halde son can çekişmelerini yaşıyor.

Labirent gibi yollarda kaybolduğumuz belli olunca iyi bir yol tarifi aldık. Ahh ah! dedi siz eskiden görecektiniz burayı. Buralarda asıl Karaağaç dedikleri bir ağaç çeşidi varmış. Karaağaçlar mantar hastalığına yakalanmış yok olmuşlar. Onlar ne gölge yaparlarmış göğü kaplarlarmış. Şimdi Çıtlık dedikleri ağaçlar her yanı sarmış. Öyle güzel gölge yapmıyorlarmış.





Bulunduğumuz yerden tekrar geri dönüp Vakıf kahvesinden yukarı doğru devam edip Süpüroğlu Kahvesine ulaştık. Burası Keyfoturağı gibi restore edilmiş ama özel işletme olarak varlığını sürdürüyor. Biz kapıdan bakarken yanımıza bir bayan geldi hemen. Burası dedelerininmiş. Girişteki bina asıl kahve olup yanındaki ise dedelerinin o zamanlar kalmak için kullandıkları iki gözlü odalarmış. Bu ikisini restore etmişler. Lokanta bölümü ise sonradan eklenmiş bir alan.











Baktım kadın pek muhabbetçi değil biraz oturalım dinlenelim diye "çay kahve içebilirmiyiz" dedik. Siz geçin ilgilenir arkadaşlar diye suratsız kadın kendi başından gönderdi. Şu an kullanılan lokanta bölümünün bahçesine yönlendirdi bizi. Pek güzel pek serindi. Göksel oruçlu olduğundan ben etrafa bakınayım deyip dolaşırken, ben oturdum düşen kan şekerimi (kendisi sürekli 50'lerde gezerler) kendine getireyim istedim ama yanıma ne gelen var ne giden. Bu arada yemek yemeğe gelen müşterilerle bir güzel ilgileniliyor ama benim masama uğrayan yok. Artık gözlerim kararmaya başladığında epey bir beklemiştim en sonunda dayanamayıp bir garsonu çağırdım. "Yemek yemeyeceğimi düşündüğünüz için mi ilgilenmiyorsunuz" dedim. İftar saatine kadar kan şekerimi yükseltsin diye çay ve sigara böreği istedim. Ben beklerken Göksel geldi ama aradan epey bir zaman geçtiği halde hala bana çayım bile gelmedi. Sinirlendim ve beklemeden söylene söylene kalktım. Kesin olan bir şey var zaten Karabağlar yaylasında toplam iki tane restore edilmiş yer var. Süpüroğlu ve Keyfoturağı.. Akşam yemeğini ikisinden birinde yememiz gerekiyor. Kesinlikle Süpüroğlu bir daha adım atacağım bir yer değil. Arada korkunç bir ilgi alaka ve en önemlisi de güleryüz eksikliği var. Şurasında o anda yemeyecek olsak bile iki saat sonra yemeğe geleceğimiz yer olduğu halde ilgisizliklerinden ve suratsızlıklarından kimseye önermem. Kapısından bakın ve çıkın derim.




















Biz Süpüroğlu yolundan yukarı doğru gitmeye devam edince sanırım artık Karabağlardan çıkmış olduk çünkü Ortaköy diye bir yere geldik. Ortaköy tam bir köy havasında bulunan meydanında bakkalı, kahveleri ile şirin bir yer. Tarihi kahveleri bulacağız diye yanlışlıkla gitmiş olsak da kendi halindeki havası hoşuma gitti. Duvar diplerinde gölgeye sığınmış sohbet eden yaşlıları, kahvelerde oturup iftara kadar zaman geçiren erkekleri, sanırım yabancıya alışık değiller ki kimin yanından geçsem merakla bakıp hoşgeldin kızım diyen insanları ile pek sıcak kanlıydılar. Bahçelerinde yaktıkları ateşlerden iftar yemeklerinin havayı dolduran kokuları ile tam bir köy havası vardı.





Ortaköyden tekrar yaylaya dönüş için aynı geldiğimiz yolu dümdüz geri dönüp Keyfoturağına geri geldik. Bu sefer köşede tabelasını gördüğümüz Ayvalı Kahve ve Tozlu Kahveyi işaret eden sol taraftaki yola girdik. Az gittik uz gittik derler ya aynen öyle köy evlerinin yine daracık yolların arasından ilerledik.





Tam vazgeçip dönmek üzereydik Ayvalı Kahve tabelasıyla karşılaştık. Çok şükür deyip etrafımıza baktık ama yine kahve namına bir şey yok. Büyük ulu bir çınar ağacının altında oturup yolun iki tarafındaki tel örgü ve duvarla çevrili evleri inceledim. Bunlardan biri kesin Ayvalı Kahve. Tabela da yazana göre biri yazlık biri kışlık iki kahve binası ve bir mescidden oluşuyor ve 1992 yılından beri de konut olarak kullanılıyormuş. Muhtemelen bu fotoğraftaki ev çünkü bir kaç metre yanında yine restore görmüş küçük bir bina vardı. Eh şansımıza küsmeyelim hiç olmazsa bu tarihi binayı kendi haline terk etmeyip konut olarak ayakta tutmuşlar diye seviniyoruz. Ama boşu boşuna geldik bunca yolu. Öyle tel örgü dışından baktık durduk. Bahçesinde de ayva ağacı göremedim. Bu kahvelerin isimleri nereden geliyor kimse birşey anlatmadı bana.





Bari yola devam edip Tozlu kahveyi bulmak için ilerliyoruz ilerliyoruz ve kendimizi Muğlanın sanırım arka taraflarında bir yerlerde yola çıkmış buluyoruz. Şaka gibi diyorum kendi kendime. Labirent yolları ile bu Karabağlar bizi kendi içinden atıp atıp duruyor. Tozlu kahve nerede kaldı anlamadık. Bu sefer geri dönmeden tekrar Muğla içine girip yeniden başlangıç noktamıza dönüyoruz. Nasılsa orada yol ikiye ayrılıyordu biz sol tarafı bitirdik bari sağ taraftaki yola girip birde o tarafı keşfedelim diyoruz.








Fazla gitmemize gerek kalmadan ilk molamızı büyük bir çınar ağacı altında veriyoruz. Buraya MuğlalılarAllan Kavağı yani "Allah’ın kavağı" diyorlar. Bakmayın siz kavak dediklerine. Muğla bölgesine geldiğinizde eğer size kavak ağacıyla ilgili bir yol tarifi falan verirlerse sakın Kavak arayıpta yolunuzu şaşırmayın. Bölgede hangi köye gidersem gideyim hep rastladığım bir olay çınar ağacına kavak ağacı demeleri. Hatta ben Çınar dediğimde de ısrarla Kavak diye beni düzeltirler.


Gelelim Allah’ın Kavağına. Yaşı konusunda bir fikrim yok. Sonuçta Karabağlar'daki bütün kahvelerin bahçelerinde en az 800 yıllık asırlık çınar ağaçları var. Kaldi ki Karabağlar zaten aşırı yeşil, göğü bile göstermeyecek kadar büyümüş koridor olmuş ağaçları, gölgelikleriyle meşhur bir yer. Belki de bu kavak ağacı hepsinden en yaşlısıdır ki koruma altına alınmış.


Çınar ağacının devasa bir kovuğu var. Aslında resmen toprak altında kökten birleşmiş ve kovukla ağaç iki parçaya ayrılmış gibi bir görüntü sergiliyor. Halk için kutsal bir ağaçmış. Burada adak adayanlar gelirmiş ama etrafta hiç çaput göremedim. Ama bu ağaç kutsal ya çocukları iyileştireceğine inanılırmış. Hasta olan çocuklar iki kadın tarafından Allan kavağına götürülür; biri ağacın içinde biri dışında olmak üzere, çocuğu birbirlerine atarak: “Al çocuğunu, ver çocuğumu” derlermiş. Böylece çocuğun iyileşeceğine inanılırmış. Her halde bu çok eskilerde kalmış bir inanıştır diye düşünüyorum. Hala yapan var mıdır acaba?





Allan kavuğunun yanında ise bir su kuyusu var. Bu su kuyusu ise ta Bizans zamanında kalma. Sanırım Bizans Satraplarından birinin kızı adına Antik taşlardan yapılmış.








Yola devam ettiğimizde Gökkıble Kahvesi çıktı karşımıza. Bu kahve 1959 yılında yapılmış. Yani kimse kusura bakmasın Vakıfların işine karışmak istemem ama henüz 53 yaşında olan bir kahve bana göre hiç de tarihi değil. Bu topraklar binlerce yıllık tarih taşıyor. Bunun dışında tabi ki diğer kahveler gibi bünyesinde bir bakkal ve fırında varmış. Hemen yanında yıkıntı halinde bir yer vardı sanırım orası bakkalı yada fırını olabilir. Yolun karşısında ise mescidi var sahipleri sonradan minare eklemişler. Oda ayakta duruyor ve kullanılıyor. Sanırım duyduğumuz ikinci ezan sesi buraya aitti. Ama minaresi güzeldi hoşuma gitti.


Hadi bakalım tarihi kahve peşinde dolanıp duruyoruz. Bazen elimiz boş dönsekde yine de merakımızın önüne geçemiyoruz. Bu yüzden Bakkallar Kahvesine gelip de yine etrafımıza alık alık baktığımızı söylersem eminim buraya kadar gördüklerimizden buna siz de çok şaşırmayacaksınız.








Bir köşede tabela var iyi güzel de Allahım yarabbim kahve nerede?? Her yanım kapı duvar. Zaten dedim ya Muğla da eski evleri pek göremezsiniz. Yüksek duvarlarla çevrilidir. Burası da aynen öyle. En sonunda bahçe kapılarından biri aralanır aralanmaz görünen kızlara çaresizlik içinde "Kahve nerede?" diye sordum. Bu ahşap çitlerin ardını gösterdiler. Eh bunlar bana engel tanımaz deyip duvarların ardını dikizlemeye kalkınca bir kaç dakikaya yanımda kızların çıktığı kapıdan gelen Zümrüt teyze belirdi. Elmas ve Zümrüt ne güzel ikili olduk diye başladık muhabbete. Zümrüt teyze Karabağlar Yaylası’nın geçmişini, yaylanın yöre halkı için ne anlama geldiğini, her yönüyle yaylanın güzelliklerini, güzel birer anı ve geçmişe birer özlem olarak ne güzel anlattı bize.





Artık yaylanın eski havası yokmuş. Nerede o eski günler deniyor. Artık herkes yabancıymış az kalmış yerlisi. Zümrüt teyzenin çocukluğunda bu kahve işliyormuş. O zamanlar insanlar çokmuş burada. Her yanda tam bir orman hakimmiş. Ağaçlardan gökyüzü görünmezmiş. Kahvenin ardı bakkalmış. Diğer köşede bir bakkal daha varmış. Muhtemelen o yüzden bakkal kahvesi diye anılıyor burası. Şimdilerde ise bu kahve büyük bir Çınar ağacı gölgesinde, yüksek tahta çitlerin ardına saklanmış. Burayı Keyfoturağı gibi işletmek istemişler ama içkili ruhsatı alamadıklarından konuta çevirmişler. "Şart mı alkol?" dedim, Zümrüt Teyze şöyle bir bakış attı bana ve "Alkol olmazsa Muğla'da iş yapamazlar" dedi.











Hacı Ahmet Cami





Akşam saatleri iyice yaklaştığı için son durağımızı Hacı Ahmet Kahvesinde verdik. Burada bir eski bir de yeni kahve var. Bütün kahvelerde olduğu gibi yanında bir mescid ve bir de fırın varmış. Bahçesinde iki büyük Çınar ağacı ve iki tanede küçük şirin havuzu var. Kullanımda olsaydı gerçekten güzel bir yer olurdu. Havuzlardan gelen suyun sesi, çınarların gölgelikleriyle gayet hoş bir yer. Gerçi ben ne kadar kullanılsa, işletilse desemde bir yandan da düşünüyorum kim kullanacak ki buraları. Eskisi gibi kalabalık insan yok artık Karabağlarda. Artık şehir arabalar sayesinde iyice yakınlaştı. İki adımda gidiliyor. Kahve kültürü de değişti artık. Ama bu kahveler ve serinlik sayesinde Karabağlar Muğlaya güzel bir turizm de kazandırabilir. Şehre bu kadar yakın güzel bir kaçış noktası aslında. Valla her kahvede oturur bir çay içerdim. Zaman geçirirdim.








Muğla evlerinin özelliği içeri dönük olmaları. Dikkat ederseniz pek ev sokak resmi yayınlamadım. Bunun sebebi Muğlada evlerin yüksek duvarlarla çevrilmiş olması, aile mahremiyetine önem verdikleri için bahçeleri, zamanlarının çoğunu geçirdikleri avlularının dışarıdan görünmemesi. Hatta bu sebeple dış duvara dayalı evlerin ilk katlarında sokağa penceresi olan ev yoktur. Bu yüzden avlularında yılın sekiz ayı vakitlerini geçirir yemek pişirir rahatlıkla oturur kalkarlar. Evlerinin açık ön sofalarına da "hayat" derler.


Eğer bir gün buralara yolunuz düşerde birileriyle sohbet ederseniz sık sık yurt kelimesini duyacaksınız demektir. Buralarda ev yerine yurt kelimesi kullanıyorlar. "Filancanın şuradaki yurdu..." "şu yurdu geçin ardında..." denildiği zaman önündeki bahçesiyle birlikte evini kast ediyor demektir. Bu kahvelerede Yurt Kahvesi diyorlar.








Geleneksel Muğla bacalarının ise en güzel örneklerini çok bariz burada görebiliyoruz. Muğlada şehirleşmenin etkisiyle sadece Saburhane mahallesinde görebildiğim bacalar Karabağlar yaylasında binaların arasında kalmadığından daha da dikkat çekiyor. Türkiye'nin en çok yağış alan şehirlerinden biri olan Muğla'da rüzgar ve yağmurdan korunmak için toplam 28 kiremetten ve üzeri kapalı bir şekilde bacalar yapmışlar. Kendine has bu özelliği nedeniyle de yıllardır Muğlanın simgesi olmuş.








Akşam olup da iftar saati yaklaşınca Süpüroğlunu eleyip Keyfoturağı Kahvesine doğru yol aldık. Doğrusu kahveleri gezeceğiz diye bir o yana bir bu yana gezinirken epey zaman geçmiş. Geldiğimizde ilk uğradığımız yerlerden biri olduğundan Keyfoturağındakiler bile "kaç saattir kahve mi geziyorsunuz? Amma fotoğraf çektiniz" diye takıldılar. 1800'lü yıllarda yapılmış kahvenin masalarında asırlık çınarların altında oturup nefes aldık.











İş sipariş vermeye geldiğinde doğrusu zorlandık. Çorba olarak Mercimek çorbası teklif edilince iki gündür mercimek için Göksel vazgeçti. Bunun üzerine Muğla tarhanası denemek istedik. Pek talep olmadığından sanırım saymamıştı. Burada buğdayı haşlayıp yoğurtla mayalandırıyorlar ve kurabiye gibi kalıp kalıp kurutup saklıyorlar. Pişirirken de kuru börülce ile pişiriyorlar. Gerçekten enfes bir lezzet. Bol acılı tarhananın tadı damağımda kaldı.

Eğer Karabağlarda yemek yiyorsanız bir kaç önemli seçenek var. Büryan Kebap, döş dolması, köy tavuğu denenmesi gereken lezzetler arasında.. Bu seferlik döş dolmasında karar kırdık. Aşcıbaşı oğlağın ön kolunu iç pilavla doldurup nar gibi pişirmiş bir şekilde önümüze geldi. Damak çatlatan lezzetlerin içine giriyor kendileri.

Ekşili patlıcanın ise çok bir özelliği yoktu. Sarımsaklı, limonlu, yoğurlu ekşili közlenmiş patlıcandan oluşuyordu. Pide ve ekmeğin bir özelliği yoktu. Sadece torba içinde gelip sofrada bekliyorlar. Aslında sabahları köy ekmeği çıkarıyorlarmış ama ramazan dolayısıyla fazla yoğunluk olmadığından akşamları normal pide ve ekmeğe dönmüşler.

Biz bu gezintimizden büyük keyif aldık. Özellikle labirent halini almış yollarda, tünel gibi yolları çevrelemiş ağaçların altından yürümek, üfür üfür bir havaya eşlik eden kuş sesleri ve aslında ne çok şey kaybettiğimizi anlatan kaybolmaya yüz tutmuş kahve kültürüyle ve enfes yemekleriyle Karabağlar tanımaya değer bir yer olarak gönlümüze taht kurdu. Daha göremediğim diğer kahveleri görmeye, yiyemediğim kuyu büryanı yapılışınıda izlemek üzere yine geleceğime söz vererekden gecenin karanlığında veda ettik.