Hemşehrilerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hemşehrilerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2019 Pazartesi

Hamursuz Dede Türbesi

Muğla'da ovanın orta yerindeki hakim konumda 'Hamursuz Dağı' üzerinde bu tepeciğe adını veren zatın mezarı bulunur. Rivayete göre bir mevlevi tekkesi olan Kurbanzade Tekkesi'nde ekmek yapan bu veli zat yaptığı ekmeğin hamuruna maya katmazmış. Bu sebeple adı 'Hamursuz Dede' olarak anılır. Gerçekte ise bu zat 1380 - 1450 yılları arasında yaşayan Hamursuz Mustafa veya Mehmet Said isminde bir mevlevi dervişidir. Muğla beylerinden Süleyman Şah’ın hizmetinde bulunan saf, temiz ve dalgın biri olduğu söylenir. Zekai Eroğlu’nun Muğla Tarihi adlı eserinde belirttiğine göre, Hamursuz Dede, Seyyid Kemaleddin’in kardeşidir, diğer kardeşlerinin ise, Milas’ta meftun olduğu kaydedilmektedir.

Muğla'da anlatılagelen rivayetlere göre; Rodos'un fethi için 1522 senesinde ordu ile Muğla'dan geçen Kanuni Sultan Süleyman Hamursuz Dede ile görüşmüş, dede de orduya yetecek kadar ekmek çıkartmıştır. Bir diğer rivayete göre ise eski zamanlarda yaşanan bir deprem Hamursuz Dede'nin manevi zatının varlığıyla Muğla'ya zarar vermemiş.

Hamursuz dağının tepe noktasındaki mezar yerinde ise mezar yerini belirleyen taşlar, kuru bir ağaç ve eski zamanlardan kalma bir kandillik bulunmaktadır.


4 Haziran 2015 Perşembe

Muğlalı Folklorcu Yusuf Ziya Demircioğlu

Yusuf Ziya Demircioğlu, yapmış olduğu derlemeleri ve yazmış olduğu eserleriyle Türk Halk Bilimine önemli katkılarda bulunmuş bir şahsiyettir. Muğla'nın Ula ilçesinde dünyaya gelmiş olan Yusuf Ziya Demircioğlu'nun doğum tarihi kesin olmamakla birlikte, 1887 olarak kabul edilir.

Eğitimci, musikişinas, derlemeci ve yazar kişiliği öne çıkan Yusuf Ziya Demircioğlu, bu güne kadar gerek Muğla'da, gerek Türkiye'de yeterince bilinmemekte ve tanınmamaktadır. Türk halk kültürüne önemli katkılarda bulunmuş olmasına karşın, kendisine vefa borcu ödenememiştir. Bu cümleden hareketle Bir Folklorcu Olarak Yusuf Ziya Demircioğlu adlı bir Yüksek Lisans Tezi, Muğla üniversitesinde bizim danışmanlığımızda, Baki Bora Hançaya yaptırılmıştır.

Yusuf Ziya Bey, çocukluğunda Ula kahvelerinde saz çalan ve türkü söyleyen âşıkların olduğunu ve kendisinin bu ozanlardan etkilendiğini belirtir. Medrese eğitimi sırasında saz çalması, onun okuldan atılmasına neden olur. Bundan sonraki eğitimine Muğla'da devam edecektir. Hem medreseye, hem de muallimlik tahsilini sürdüren Yusuf Ziya, muallimlik sınavını başarıyla verir ve Ula'nın Karaböğürtlen köyüne muallim olarak atanır. Burada iki yıl öğretmenlik yapar. Bu köyde, halk kültürüyle ilgili çalışmalarda bulunur. Daha sonra yayımlayacağı ''Boş Beşik'' ve ''Akkuş'' romanını, buradaki yaşlılardan dinlediği ve hikâye ettiği görülür. Romanda geçenler yöredeki yaşlılarca hâlâ bilinmektedir.

İzmir'de Dârülmuallimîn imtihanını kazanır. Okul idaresi ile yaşadığı sorunlar yüzünden İzmir valisi devreye girer. Vali, Yusuf Ziya'ya sahip çıkar ve onu Bursa'ya öğrenimini devam ettirmek üzere gönderir. Yusuf Ziya, Bursa'da tahsilini tamamlayıp tekrar İzmir'e döner. Ardından başta Bozdoğan ve Edremit olmak üzere pek çok yerde öğretmenlik ve idarecilik yapar. Yunan işgali sırasında, Harvan'da hastahane müdürü olarak çalışmaktadır. İşgalin genişlemesi üzerine Yusuf Ziya İstanbul'a gider. İstanbul'da muallimlik ve daire reisliği yaptıktan sonra, Dârülelhan'da yani bugünkü konservatuarda göreve başlar. Burada, önce 1921'de müdür müavinliği, 1923'te ise müdür olarak görev yapar.

Darülelhandaki batı tarzı müzik, Köroğlu, Sarı Zeybek, Sinanoğlu, Gerali türküleri ile büyümüş olan Yusuf Ziya Bey'e haz vermemektedir. Orada Türk müziğine yer yoktur. Yusuf Ziya Bey, Dârülelhanda halk türkülerinin notaya geçirilmesi için çalışır. Bu gayretleri ileriki yılarda meyvelerini verecektir. Dârülelhanda fasıl heyeti konserde bir türkü çalıp söyler. Dinleyicilerin yoğun ilgisi ile karşılaşılır. Aynı türkü defalarca çalınır ve söylenir. Bu manzara Yusuf Ziya'da türküleri toplama heyecanı uyandırır. Bundan sonra Dârülelhanda seçme türkülerle türkü konserleri icra edilir.

Yusuf Ziya, türkü derleme faaliyetlerine anketle başlar. Maarif Vekâleti 2000 adet anket formunu 1924'te Anadolu'nun her tarafına gönderir. Bu anket çalışmasının ilk olarak uygulanması ve bunun bilimsel bir yöntem olarak o yıllarda yapılmış olması son derece önemlidir.

1926 yılında, başında bulunduğu kurumda ilk araştırma heyeti oluşturup Anadolu'yu karış karış dolaşarak türkü derlemeleri yapacaktır. Yusuf Ziya Bey, bu derlemeler için Paris'ten o dönemin ses kayıt cihazı olan fonograf makinesini getirtir. Bir heyet oluşturur ve derleme gezilerine çıkarlar. Adana, Maraş, Antep, Urfa, Halep, Niğde ve Kayseri'de derlemeler yapılır. Elli bir gün süren derlemelerden 250 halk türküsü derlenir.

İkinci derleme 1927 yılında gerçekleştirilir. İlk önce Konya'ya gidilir ve buradan 70 türkü derlenir. Karaman, Akşehir, Manisa, Ödemiş, Torbalı, Aydın gezisi iki ay sürer ve derlenen türküler Anadolu Halk Şarkıları serilerinde 1927 yılında yayımlanır.

Üçüncü gezi 1928 yılında, İnebolu, Kastamonu, Ankara, Eskişehir, Kütahya ve Bursa'yı içine alan bir araştırma gezisi olur. Bu geziden derlenen türküler 'Halk Türküleri' adıyla 1929-1931 yılları arasında yayımlanır.

Dördüncü ilmi gezi 1929 yılında olur ve Doğu Anadolu illerini kapsar. Bu gezide heyetin içinde Mahmut Ragıp Gazimihal ve Abdulkadir İnan da bulunmaktadır. İlki Türk musikisine, İkincisi Türk folkloruna önemli katkılarda bulunacak isimlerdir. Önce Sınop'a, oradan Trabzon, Rize, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum ve Erzincan illeri, köy ve kasabalarıyla dolaşılmıştır. İki yüzü aşkın türkü derlenir. Otuz gün süren geziden derlenen türküler ''Şarkî Anadolu Türkü ve Oyunları ve Halk Türküleri'' adıyla on üç defter halinde yayımlanır.

Yusuf Ziya Bey'in önderliğinde yapılan bu çalışmalar, Cumhuriyetle birlikte önem kazanan folklorik ve etnografik ürünleri değerlendirmek, türküleri derlemek ve Türk halk müziğini icra yolu ile tanıtmak kendi dönemi için oldukça önemli hizmetlerdir,

Yukarıda sözü edilen Boş Beşik ve Akkuş adlı eseri 1932'de, Şu Dağların Ardında 1933’te, Anadolu'da Çocuk Oyunları 1934'te, Yörükler ve Köylülerde Hikâyeler-Masalar 1934'te, Köy Halk Türküleri adlı çalışması 1938'de, Anadolu'da Eski Düğün ve Evlenme Adetleri 1938'de yayımlanmış eserleridir.

Çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayımlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Yusuf Ziya Demircioğluı'nun özel yaşamına dair fazla bilgiye sahip değiliz. Yusuf Ziya ilk evlendiği hanımla ayrıldığını, 1941'de ikinci evliliğini yaptığını ve ikinci eşinin 1973'te vefat ettiğini biliyoruz. Yusuf Ziya 1976 yılında hayata gözlerini yumarken ardında önemli çalışmalar bırakır.

Yard Doç. Dr. Mehmet Naci Önal
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:1
Nisan 2005

17 Mayıs 2015 Pazar

Şâhidî İbrâhim Dede

Mevleviye yolunda yetişen evliyânın meşhurlarından. Ayrıca şâir olup şiirlerinde Şâhidî mahlasını kullanmıştır. Muğlalı olup, 1470 (h.875) de doğdu. 1550 (h.957) senesinde Muğla'da vefât etti. Şeyhlik yaptığı Muğla Mevlevîhânesi'nde, dergâhında babası Hüdâî'nin yanına defnedildi. Semâhâne-i Edeb kitabında Afyonkarahisar'da defnedildiği de bildirilmektedir.

On sekiz yaşına kadar memleketinde, sonra Bursa ve İstanbul'da çeşitli ilimleri tahsil edip ilimde yetiştikten sonra,Afyonkarahisar'da Sultan Divânî hazretlerinin sohbetlerinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. Farsça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Gülşen-i Esrâr, Gülşen-i Tevhid, Gülşen-i Vahdetadlı mesnevî tarzında manzum eserleri vardır. Ayrıca Gülistan kitabına bir şerh yazmıştır. Türkçe, Farsça divanları vardır. Şâhidî ismiyle tanınan Farsça manzum bir lügat yazmıştır. Bu lügat meşhur ve muteberdir. Şâhidî Manzûmesi ehli tarafından şerh edilmiş, üzerine nazîreler yazılmıştır. İbrâhim bin Süleyman Ezherî tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Abdülkâdir Bağdâdî ve Eğribozlu Ahmed Selâmi tarafından muhtasar olarak (kısaca) Arapçaya tercüme edilmiştir. Ayrıca manzum olarak Rumcaya da çevrilmiştir. Gülşen-i Tevhid adlı eseri, Mesnevî'nin altı cildinin herbirinden yüzer beyit alıp tahmis etmek sûretiyle yazdığı bir eseridir.

26 Nisan 2015 Pazar

Yükselecek Demirel

1945 yılında Göktepe Bucağında doğdu. İlkokulu Göktepe’de ortaokulu ve liseyi Muğla’da tamamladı. 1964 yılında Muğla halk evinin açtığı şiir yarışmasında birinci olduktan sonra şiire ağırlık vermeye başladı. Fethiye’de Beşkaza ve Muğla’da Ferayi Dergilerinde sık sık şiirleri yayınlandı, ilgi uyandırdı. Birçok gazetede sanat sayfası düzenledi. Ulusal basın gazetelerinde muhabirlik yaparak tahsiline katkı sağladı. Fethiye’de maliye memurluğu yaparken şair Oktay Kuşkonmaz’la iki elin sesi isimli ortaklaşa bir şiir kitabı bastırdılar. (1972). 1977’de İzmir halkevinin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazandı. 1981 yılında Dost Türküsü ve 2001 yılında Közden Küle ve Can Kırıkları isimli şiir kitaplarını yayınladı. Kül Deste şiir kitabının yanı sıra, Damla Sanat Akşamları adlı programların yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptı.

10 Nisan 2015 tarihinde Ukrayna'da vefat etti.

Allah rahmet eylesin...

15 Nisan 2015 Çarşamba

Zihni Derin

Zihni Derin Türkiye'de çay tarımının başlamasına, gelişmesine ve yerleşmesine önderlik eden ziraat mühendisi. 1880 senesinde Muğla'da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra İstanbul Halkalı Yüksek Ziraat Okulunu bitirdi.

Bir müddet Orman mühendisliği ve öğretmenlik yaptı. 1920 senesinde İktisat Vekaleti, Ziraat Umum Müdürlüğü vazifesine tayin edildi. Vazifesiyle ilgili bir gezi sırasında Doğu Karadeniz bölgesinin çay ve turunçgiller üretimine elverişli olduğunu görerek bu bölgede çay tarımının başlatılması için gayret sarf etti. Bunun üzerine 1924 senesinde Rize yöresinde çay, fındık ve turunçgiller üretimiyle ilgili özel bir kanun çıkarıldı ve Çay Araştırma Enstitüsü kuruldu. Enstitünün kurucusu olan Zihni Derin aynı iklim özelliklerine sahip olan Batum'dan getirttiği çay fidanlarıyla Enstitünün bahçesinde ilk çay fidanlığını kurdu. Fidanların bir kısmını da deneme üretimi için halka dağıttı. Fakat toprağı az olan yöre halkı, geleceği belli olmayan bu ürüne fazla rağbet etmedi. Devletin de gerekli desteği sağlamaması üzerine Zihni Derin'in çalışmaları neticesiz kaldı. Zihni Derin bu vazifeden ayrılarak çeşitli liselerde ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1936 senesinde Edirne'de İkinci Umum Müfettişlik kuruluşunda tarım danışmanlığına 1938 senesinde Ziraat Vekaleti Çay Organizatörlüğüne getirildi. Bu vazifesi sırasında Batum'dan getirttiği iki ton çay tohumu ile enstitüye bağlı üç fidanlıkta çay fidanı üretimini sürdürdü.

1940 senesinde çıkarılan bir kanunla çay üreticilerine bazı maddi kolaylıklar getirildi ve üretilen çayların devlet tarafından satın alınacağı garanti edildi. Bu özendirici tedbir ve teşvikler üzerine yöre halkı çay üretimine yöneldi. Zihni Derin'in özel gayretleriyle Doğu Karadeniz bölgesinde çay tarımı yaygınlaştı. Hayatında iken gayret ve çalışmalarının meyvesini gören Zihni Derin, 1945 yılında emekliye ayrıldı. Emekli olmasına rağmen bakanlık organizatörü olarak çay tarımıyla ilgili çalışmalarını sürdürdü. 1964 senesinde “Çayın 40. Yılı” kutlama törenlerine katılmak üzere Rize'ye giderken bir trafik kazası geçirdi. Kazada aldığı yaralar neticesinde 1965 yılında öldü. Çay tarımında önder kabul edilen Zihni Derin'in hatırasına 1969 yılında TÜBİTAK hizmet ödülü verildi.

20 Aralık 2014 Cumartesi

İsmet Çatak

Şehrimizde Tekel kavşağından Orhaniye mahallesine uzanan caddenin ismi İsmet Çatak'tır. Caddeye ismini veren İsmet Çatak'ın kim olduğunu eminim çoğu hemşehrimiz bilmez. Kendisi Muğlalı olmasa da adı Muğla ile bütünleşmiş olan İsmet Çatak bir hava şehididir.

15 Nisan 1947 yılında Turhal'da doğan İsmet Çatak, ilkokulu ilçesinde orta öğrenimini Tokat'ta tamamlayarak 1964 yılında Hava Harp Okuluna girmiş, 1966 yılında bu okuldan mezun olmuştur.

1966'da asteğmen olarak göreve başlamış, 28 Şubat 1967 yılında teğmen rütbesini almıştır. Bu tarihten yaklaşık bir yıl sonra 21 Şubat 1968 tarihinde, Çiğli'deki 2. Ana Jet Üssünden T-33 uçağı ile eğitim uçuşu için havalanmış, Muğla üzerindeyken uçağı arızalanak düşmüş ve şehit olmuştur.

Mezarı Tokat şehir mezarlığındadır.

Rıfat Ayaydın


Rıfat Ayaydın 1915 yılında Muğla’da doğdu. Ailesi daha sonra İstanbul’a yerleşti. Öğrenimini Harp Okulu’nda tamamlayarak çeşitli askeri görevlerde bulundu. Ordudan ayrıldıktan sonra Emniyet Genel Müdürlüğü ile Etibank yönetim kurulu başkanlığı yaptı. 20 Nisan 1974 tarihinde Ankara’da öldü. Ailesinin mûsikiye âşinalığı vardı ve büyükbabası neyzendi. Mûsiki çalışmalarına on iki yaşında ud dersleri alarak başladı. Gençliğinde mevlevihânelere devam eder, semâzenlik yapardı. Başlangıçda ney çalmaya da heves


etmişti. İlk ud hocası Ali Rıza Bey’dir. İzmir’de bulunduğu sıralarda Kanûni Fethi Bey ile Selânikli Ahmed Efendi’den yararlandı. Bu hocalardan geniş bir repertuar edinerek mûsikinin pratik yönlerini öğrendi. Orta derecede ud çalardı.

Nazik tabiatlı, içe dönük, terbiyeli ve güzel konuşan bir kimseydi. Kişisel gayreti ile iyi edebiyat bilgisi öğrenmişti. Eserlerinin çoğunun sözlerini kendisi yazmıştır. Dolayısiyle iyi bir güfte şâiriydi. Birçok şiirini de Ferit Sıdal, Sadi Hoşses, Ekrem Güyer gibi sanatkârlar bestelemiştir. Eserlerinin büyük bir bölümünü Halil Aksoy notaya almıştır. Duygulu, tekniği sağlam otuz kadar eseri biliniyor.

Eserleri

Bayati-Seviyormuş gibi bak yine bir gün derinden


Hicaz-Seni böyle görünce bir gönül yarasıyla


Hicaz-Sevmek nedir öğret bana ah etmeyi öğret


Hicaz-Sezdim dargın bakışını dalarken gözlerine


Hicaz-Yorgun düştüm koklamaktan hayalin dün gece


Karcığar-Yalpalayıp çıktım merdivenleri


Kürdilihicazkâr-Heder ettim yıllarımı boş ümide bağladım


Kürdilihicazkâr-Kara sevda dedikleri bir ateş var başımda


Kürdilihicazkâr-Kır saçlarımın her teli bin dertle ağarmış


Nihavend-Maziye karışmış sararan günleri andım


Rast-Görmemiştim çok zamandır hayli değişmiş yüzün


Suziank-Bir göz yaşıdır kalbime damlar gibi dinmez


Uşşak-Karardı söndü hep hayal oldu neşeler zevkler
















10 Ekim 2014 Cuma

En meşhur Saburhaneli: Basil Zaharoff

Irak'taki 40 milyar dolarlık esrarengiz silah ticaretine bir Türk'ün de adı karıştı: Ahmet Ersavcı. Kayıp işadamı Ersavcı, bugüne kadar uluslararası karanlık ilişkilere adı karışan tek Türk değil. Bunların en ünlüsü Muğla doğumlu bir Osmanlı vatandaşıydı!

İngiltere'nin "Sir" unvanı verdiği; Fransa'nın Legion d'Honneur nişanı taktığı; Oxford ve Sorbonne üniversitelerinde edebiyat kürsüleri açtıran; Balzac Edebiyat Ödülü'nü kuran ''ölüm taciri" Basil Zaharoff, ticaret hayatına İstanbul'da genelevde başladı.

27 Kasım 1936.
Paris yakınlarındaki Balincourt şatosu. Şömineli odanın her yanına savrulmuş binlerce kağıt belge vardı. Belgelerin çoğunluğu Monaco-Monte Carlo'daki kumarhanesinin evrakıydı.
Son işi olan kumarhaneyi rekor fiyatla satıp şatosuna sığınmıştı. Başbakanlarını elinde oynatan 87 yaşındaki bu yaşlı adam,artık dış dünyayla teması kesmişti.

Zaten, onca yılın yorgunluğunu bacakları da taşıyamaz hale gelmişti; tekerlekli sandalyeye mahkûmdu. Odaya saçılmış belgeler arasında, silah ticaretinden petrol pazarlıklarına kadar, kirli ilişkilerini ortaya çıkaracak deliller vardı. Belgeleri şömineye atıp yakmaya başladı. Sahip olduðu bilgiden korkuyordu...
Çünkü:
Birkaç ay önce Londra ve Paris gazetelerinde "Hatıralarını yazıyor" diye haberler çıkmıştı. Bu haberler bir dönem sıkı ilişki içinde olduğu devletleri ürkütmüştü. Gazete haberlerinden birkaç gün sonra hizmetçisi bazı evrakla sırra kadem basmıştı. İki gün sonra Paris polisi, hizmetçiyi evrakı bir yabancıya satarken yakalamıştı. "Yabancı" önemsiz biriydi! "Hizmetçi" de salıverildi. Mesajı almıştı. Kitap yazması istenmiyordu.

MUĞLA DOĞUMLU

6 Ekim 1849.

Babasıyla aynı adı taşıyan Basil Zaharoff, Muğla'da dünyaya geldi. Aslen İstanbulluydular. 19. yüzyıl başlarındaki Yunan ayaklanmalarının İstanbul'da başlarına bela açacağını düşünüp Odesa'ya göç etmişlerdi.

Burada isimlerini değiştirip Rus adı almışlardı: "Basileios Zacharias", "Vasil Zaharoff" oluvermişti! "Vasil"
zamanla "Basil" olacaktı.

Zaharoff Ailesi'nin bu zorunlu göçleri ve aldıkları isimler dolayısıyla Yahudi oldukları konusunda iddialar vardır. Ne kadar doðrudur bilinmez ama baba Basil Zaharoff'un mezarıý İstanbul-Büyükada'daki Fener Rum Patrikhanesi'ne ait mezarlıktadır.

Odesa'ya zorunlu göçten sonra Zaharofflar, 1840 yılında İstanbul'a geri döndü. Oğulları Basil Zaharoff dünyaya geldiğinde ise yeni ikametgah adresleri Muğla'ydı. Basil Zaharoff, ailesiyle birlikte 6 yaşına kadar Muğla'da yaşadı.

Sonraki adres, yine İstanbul oldu. Fener-Balat'a yerleştiler. Niye bu kadar sık göç ettikleri konusunda sağlıklı bilgi yoktu. Zaharoff, İstanbul'da bir misyoner İngiliz okuluna verildi.

Ailenin tek çocuğuydu. Geçim yükünü küçük yaşta omuzladı. Hem okula gitti, hem çalıştı.

Paul Brancafort, Alain Decaux ve Von Christian gibi Zaharoff'un biyografisini kaleme alan yazarlara göre, Tatavla/Kurtuluş'taki Rum genelevlerinde çığırtkanlık yaptı. İngilizce bildiği için özellikle yabancı gemicilerin geneleve gitmesine yardımcı oldu. Bu fuhuş hizmeti karşılığında, adam başı 10 kuruş aldı.

Galata'da kumaş tüccarı dayısı Sevastopulos, yeğeni Zaharoff'un genelevde çalışmasından hoşnut değildi. Yanına aldı. Zaharoff zamanla başarılı olup, dayısıyla ortak oldu.

Tefecilik yapmaya başladılar. Galata Borsası'nda oynadılar. Osmanlı maliyesi 1875'te dış borçlarını ödeyemeyip iflas ettiğini açıklayınca Zaharoff, dayısının bir iş için Odesa'ya gitmesini fırsat bildi ve kasadaki paraları alıp Londra'ya kaçtı.

Dayısı yeğeninin peşini bırakmadı; İstanbul ve Londra'da dava açtı. Ticari ortaklığını ispat eden Zaharoff, 100 pound karşılığında beraat etti.

ATİNA GÜNLERİ

Bu olay sonrasında Atina'ya yerleşti.

Zaharoff, Atina'da yaşamını değiştirecek (kendi ailesi gibi İstanbul kökenli) zengin bir işadamıyla tanıştı: Stefanos Skuludis (1836-1928).

Gelecekte Yunanistan'ın Başbakanı olacak Skuludis, bu gözüpek soydaşını İngiltere'nin önde gelen silah şirketlerinden "Nordenfeldt Silah Sanayi"nin sahibi İsveçli Torsten Wilhelm Nordenfeldt ile tanıştırdı. Nordenfeldt, sekiz dil bilen iş bitirici-becerikli Zaharoff'tan çok etkilendi. Onu "Doğu İşleri Temsilcisi" yaptı.

Zaharoff'un "ölüm tacirliğine" ilk adımını attığı o dönemde; Avrupa, Balkanlar, Osmanlı, Rusya adeta kaynıyordu. 1877'de Yunanistan'ın Osmanlı'ya saldırmak için, asker sayısını 22 binden 44 bine çıkarması Zaharoff'un şansı oldu!

Sadece legal yollarla satış yapmıyordu; Balkanlar'da Osmanlı'ya karşı ayaklanan milliyetçi gruplara da gizlice silah satıyordu. Bu arada Osmanlı'ya da silah satıyordu! Çok başarılıydı. 1885 yılında Nordenfeldt'e ortak oldu!

HİRAM MAXİM

Zaharoff'un silah dünyasında hızla yükselmesinin bir nedeni de, 19. yüzyılda savaş anlayışı ve teknolojisindeki büyük değişimlerdi. Savaş gemilerinde buhar enerjisinden yararlanmaya başlanınca güçlü zırhlara ve büyük toplara sahip dretnotlar savaş sahnesine çıktı. Kara savaşları için ise çok daha isabetli ve seri atış yapan silahlar, toplar üretilmeye başlandı.

Top üretiminde bir numara Nordenfeldt idi.

Ancak:

1888'de, dakikada 600 mermi atan dünyanın ilk makineli silahını bulan Amerikalı mühendis Hiram Maxim, Zaharoff'un satışlarını düşürdü. Zaharoff, iş bitiriciliğini burada da gösterdi; mühendis Hiram Maxim'i Nordenfeldt'e ortak etti. Fakat Nordenfeldt şirketinin sahibi İsveçli Torsten Wilhelm Nordenfeldt, artık Zaharoff ile başa çıkamıyordu; onun oyunlarından bıkmıştı. 1890'da ortaklığı bozmakla kalmadı, Londra'dan ayrılıp Paris'e yerleşti. Zaharoff yola Hiram Maxim ile devam etti; daha sonra İngiliz Vickers silah şirketiyle ortaklık kurdu. Ve zamanla bu şirketi de tamamen ele geçirdi.

OSMANLI'YA DENiZALTI SATTI

Dünya 20. yüzyıla ordularını yeniden yapılandırarak girdi. Bu modernleşme çabaları, Zaharoff'un zenginliğine zenginlik kattı. Sadece top, mermi, makineli tüfek satmadı; teknoloji geliştikçe o da buna uyum sağladı; artık denizaltı bile pazarlamaya başladı. Dünyada ilk denizaltıya sahip olan ülke hangisiydi dersiniz; Yunanistan.

Yanlış anlaşılmasın, Rum Zaharoff için dost-düşman ülke yoktu; Osmanlı'ya da denizaltı sattı, Rusya'ya da!

Paranın ne dini, ne milleti vardı!

İngilizlerin Afrika'yı sömürgeleştirme operasyonları (Boer Savaşı); Rus-Japon Savaşı; Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı "ölüm taciri" Zaharoff'un olağanüstü para kazanmasına fırsat verdi.

1. Dünya Savaşı boyunca Zaharoff, 100 bin makineli tüfek, 2 bin 328 top, 90 bin mayın, 22 bin torpil, 4 savaş gemisi, 3zırhlı kruvazör, 53 denizaltı, 3 destek gemisi, 62 hafif gemi ve 5 bin 500 uçak sattı! O tüm zamanların en başarılı silah tüccarıydı!

Çanakkale Savaşı'nda İngiliz Donanması'na ait birçok zırhlıyı o satmıştı. Boğazda İngiliz gemilerini batıran
topları İzmit Tersanesi'nde üretip Osmanlı'ya satan da yine oydu!

OXFORD HUKUK DOKTORU

Tüm bu silah satışları sadece ticari başarıyla açıklanamazdı. Satış patlamaları yapan silah tekelleri, politik gücü de ellerine geçirerek devletler üzerinde denetimlerini artırdı.

Zaharoff, Avrupa'nın önde gelen politik isimleriyle yakın dostluk kurdu. En yakını ise İngiltere Başbakanı David Lloyd George idi. Bu gizli ve karanlık ilişki, bugüne kadar hala çözülebilmiş değildir. Zaharoff, Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos'tan Fransa Başbakanı Georges Clemenceau'ya kadar birçok politikacıya yakındı.

İktidara gelmeleri için, onlara para yardımında bulundu. Sahip olduğu radyo ve gazeteler aracılığıyla siyasi destek verdi. Karşılığını da aldı.

İngiltere Kralı V. George, onu Büyük Haç Nişanı'yla onurlandırıp "Sir" unvanı verdi.

Fransız Cumhurbaşkanı Poincare ise, "Legion d'Honneur" nişanı taktı.

İngiltere'nin köklü üniversitesi Oxford bile fahri hukuk doktoru unvanıyla onurlandırdı!

Zaharoff, "ölüm taciri" kimliğini saklamak için elinden geleni yaptı: Oxford'a Fransız Edebiyat Kürsüsü, Sorbonne'a ise İngiliz Edebiyat Kürsüsü açtırdı. Balzac Edebiyat Ödülü'nü kurdu.

Perde arkasında savaşlar çıkarıp silahlar satarken kamuoyuna şirin gözükmek için oldukça cömert davranıyordu.

Ama...
Zaharoff'un bu oyununu ve önlenemez yükselişini, Mustafa Kemal önderliğindeki ulusalcılar bozacaktı...

MUSTAFA KEMAL TOKADI

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Müttefikler, Osmanlı'yı paylaşım konusunda anlaşamadı. İngiltere'nin Mondros Antlaşması'nı bile hiçe sayarak başta Musul-Kerkük olmak üzere petrol kuyularını ele geçirmesi, ABD, Fransa ve İtalya'yı çok rahatsız etti.

Üstelik İngiltere'nin Osmanlı'yı işgal planı masa altından da sürdü. Mezopotamya sadece petrol açısından değil, stratejik öneme de sahipti; Mısır-Hindistan yolunun temel halkasıydı.

Bu bölgenin güvenliği için Anadolu'nun işgali şarttı. Ancak mali durumunun bozuk olması, ordusunun yorgun düşmesi ve halkının artık barıþ istemesi İngiliz yönetimini zorladı.

Ama çare bulundu: Anadolu'nun işgali için güvenilir "Yunanistan Maşası" kullanacaktı. Bu planın iki "mimarı"
vardı: Lloyd George ve Zaharoff.

Zaharoff, Venizelos ile Lloyd George arasında mekik dokudu. Bunu salt Yunanistan'ın çıkarı için yapıyor değildi; silah sanayiinden sonra petrol işine de el atmıştı. Bölgede petrol çıkaran "Anglo-Persian" (APOC) petrol şirketinin ortakları arasındaydı. Aynı zamanda Ortadoğu petrollerini taşıyan "Batı Denizcilik Şirketi'nin de ortağıydı!
Batı gazetelerine, "Yunanistan'ın, Batı Anadolu'nun gerçek sahibi olduğu" şeklinde haberler yaptırdı. Böylece işgal için Avrupa kamuoyunu hazırladı. Tüm bunların finansörü, Zaharoff'tu.

Bitmedi. Anadolu'nun işgali için Yunanlılara silahlar verdi ve Fransa'daki bankası "Seine Bank" aracılığıyla oluk gibi para akıttı.
Ama umduğunu bulamadı.

Modern silahlarla donatılmış 300 bin kişilik Yunan ordusu, Mustafa Kemal önderliğindeki Kuvayı Milliye önünde yok olup gitti.

Bu hezimetten Zaharoff da kurtulamadı; ölçüsüz derecedeki serveti büyük kayba uğradı! Anadolu'da doğan bu "ölüm taciri"nin hayaline, Anadolu evladı son vermişti.

Zaharoff, bütün işlerini tasfiye etti; 1925 yılında Monte Carlo'da, üç bin kişinin çalıştığı büyük bir kumarhane satın aldı. Ancak beş yıl sonra kumarhaneyi de satarak Paris'teki şatosuna çekildi.

Mutsuzdu...

Sadece işini değil en büyük aşkını da kaybetmişti...

AGATHA CHRISTIE'NiN ROMANINA KONU OLDU

İddia odur ki, ünlü polisiye yazar Agatha Christie'ye, "Doğu Ekspresinde Cinayet" romanının konusunu anlatan kişi Zaharoff'tu!

Roman, trende gerçekleşen bir cinayetin çözülüş hikayesini anlatmaktaydı...

Zaharoff silah ticaretine yeni başladığı dönemde trenle Paris Zürih hattında yolculuk yaparken başına ilginç bir olay geldi.

Koridorda sigarasını içerken bir genç kadının, "Lütfen yardım edin, kocam beni öldürecek" diye bağırarak geldiğini gördü. Kadını hemen kendi kompartımanına soktu. Ne olduğunu anlamak için koridorda beklemeye başladı. Az sonra saçı başı dağılmış, ufak tefek bir adam sinirle yanına geldi, "Karımı gördünüz mü" diye sordu. Olumsuz yanıt alınca da geldiği gibi gitti.

Zaharoff kompartımanına döndü. Kadın bir düşesti; ismi Maria Del Pilar'dı. İspanya Kralı'nın yeğeni Marchena Dükü Francisko of Bourbon'un eşiydi.

Zaharoff, Maira Del Pilar'a o gün, o kompartımanda aşık oldu.

Aşk karşılıklıklıydı.

Ancak Maria Del Pilar yıllarca boşanamadı; çünkü Katolik'ti. Senelerce Paris, Cenevre, Venedik, San Sebastian'da gizlice buluştular.

Marchena Dükü'nün bu buluşmalardan haberi var mıydı bilinmez. Bilinen Zaharoff, 100 milyon mark karşılığında İspanyol ordusunu teçhizatlandırdı!

Marchena Dükü ölüp 10 aylık yas dönemi bitince, Zaharoff ve Maria Del Pilar 22 Eylül 1924'te evlendiler. Zaharoff 75, Maria ise 55 yaşındaydı. Evlendiklerinde Maria'nın, biri 35 diğeri 29 yaşında iki kızı vardı!
Zaharoff'un bu ilk evliliğiydi.

Evlilikleri kusa sürdü; 18 ay sonra Maria Del Pilar kaptığı bir enfeksiyon sonucu hayata veda etti. Zaharoff hayata küstü. Kumarhaneyi sattıktan sonra Paris'teki şatosundan pek çıkmadı.

Anılarını yazdığı müsveddeleri ve belgelerini şöminede yakarken gözlerinin önünden acaba bu çalkantılı hayatı mı geçmişti? Kim bilebilir.

Zaharoff, 27 Kasım 1936'da hayata gözlerini yumdu.

Üzerinde, savaşlarda yaşamlarını kaybetmiş milyonlarca insanın kanı bulunan mirasını, Maria Del Pilar'ın iki kızı paylaştı!

Her ne kadar "Sir" unvanı ve "Legion d'Honneur" nişanı alsa da, adı tarihe "ölüm taciri" olarak geçti.

Ölüm taciri Sir Zaharoff, yaşamı boyunca 31 ülkeden 298 ödül aldı!

Zaharoff silah satmak için bir yandan savaş kışkırtıcılığı yaptı; diğer yandan yaptıklarını kamufle etmek için
hastaneler kurdu, savaşta dul kalan kadınlara yardımlarda bulundu!

Zaharoff'un mezar taşı