Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2015 Perşembe

28 Kiremitten Oluşan Bir Sembol: Bacalarımız

Kentler ''yabancı'' için daima yeni ve farklı bir dünyaya açılan bir kapı olarak algılanmıştır. Bu kapıdan atılan her adım yabancının merakına, şaşkınlığına ve heyecanına cevap verebilecek özgün ve farklı ayrıntıların zeminini kurcalamaktadır.

Kentlerin gelenek içinde günümüze taşıdığı ayrıntılar (mahalle, sokak, ev vb.) bu coğrafyada kalıcılığın gerçek kanıtlarıdır. Kent mimarisinin temel unsurlarının başında evler gelir. Evler belirli anlayışlar çevresinde mahalleleri oluşturur. Evden mahalleye ve semte yönelen bu sürecin tüm aşamalarında aile değerleri etkili olmuştur. Avlu ve bahçe ailenin günlük işlerini rahat yapmasını sağlamak üzere dış dünyadan ayrılmış olarak yüksek ve kalın duvarlarla çevrilmiştir. Evlerinde 'hayat' adı verilen yine dış dünyayı tümüyle avluda düşünen bir mekân bulunur. İki katlı evlerin ilk giriş katları bahçe duvarının devamı olup penceresiz yapılmıştır ve avluya kuzulu kapıdan girilir. Kaim bahçe duvarıyla çevrili olan evlerin alt katında samanlık, ahır, odunluk, kiler, ambar, mutfak, kış odası; üst katta ise ana oda, iç oda, dış oda ve yaz odası bulunur. Böyle bir doku geleneksel Türk kentlerinin hemen tümüne hâkim olan ve özünde dayanışma ve komşuluğun yer aldığı bir toplumsal değer üzerinde şekillenmiştir.

Halka gelince... Bir kentin gelenekten güç alacak düzeyde olması kent sakinlerinin yaratıcı yetenekleriyle o kente ait olmanın getirdiği duygu ve bilincine bağlıdır.

Muğla sokaklarında gezerken çoğunlukla 3 temel öğenin olduğunu fark edersiniz. Bunlar; kuzulu kapı, mahremiyet kültürü olan avlu duvarı ve yerel halkımızın tasarımı olan bacalarımızdır. Bacalarımız, geleneksel dokuyu oluşturan eski evlerimizde tüten ocağımızın kullanılabilirliğidir. Muğla'ya has olan mimari özelliği ile dünyanın ilgisini yıllar önce çekmeyi başarmıştır.

1981 yılında Muğla valisi Kemal Nehrozoğlu'nun teşviki ile Kültür Müdürlüğü tarafından organize edilen 'Muğla Amblemi' yarışmasında, birbirinden değerli 21 eser katılarak, jüri 2 yarışmacının ürününü birinciliğe uygun görmüştür. Kazananlar; İl İmar Müdür yardımcısı Mimar İsmet Ünal Türk er ve Turgutreis lisesi coğrafya öğretmeni Kamuran Özen'di. Bu iki eserde de ortak yan, Muğla'yı tipik Muğla Bacası ile sembolize etmeleri, başka motif kullanmamış olmalarıydı. İsmet Ünal Türker'in çalışması grafiğe uygun, Kamuran Özen'in çalışması ise resim niteliğindeydi. Yarışmada aynca Ali Haydar Güleryüz (Bodrum Yalıkavak Ortaokul Resim öğretmeni) ikinciliğe ve Mimar İlteriş Tezer eseri de üçüncülüğe, sağlık meslek lisesi 4.sınıf öğrencisi Zarafet Öztop ise mansiyon ödülüne layık görülmüştür. 

Böylece Muğla Bacası, sadece mimari anlamda değil, grafik anlamda da ölümsüzleşmiş oldu. O yıllarda bütün Türkiye, Muğla'yı tipik bacasıyla tanımıştır. İzmir'in saat kulesi, Erzurum'un çifte minaresi, Konya'nın Mevlana Türbesi, Edirne'yi Selimiye Camisi gibi Muğla'dan başka hiçbir yörede görülmeyen bacaları ile tanınmıştır. Muğla bacasını 'sembol' yapan giz, onun sadece ‘başka hiçbir yörede görülemez' bir nitelik taşımış olmasından kaynaklanmamaktadır. Bu baca tipi, aynı zamanda, genel olarak sanatta, özel olarak da mimarlık sanatında halk yaratıcılığının üstün yanını gösteren son derece başarılı bir semboldür. Muğla bacası, 1983 yılında ilin simgesi haline gelmiştir.

Muğla halkı, bu baca tipini sadece göze hoş görünsün diye yapmamıştır. İşin kökeni, bu baca tipinin Muğla ikliminde en iyi iş gören (dumanı çeken) ve yapımı en ucuz (100 yöresel malzeme ile) baca olmasından kaynaklanmaktadır.

Muğla ili, en çok yağış alan yerlerden biri olduğundan baca yapımda, halkı, üzeri kapalı içine yağmur girmeyecek baca yapımına yönlendirmiştir.
Malzeme, yörenin geleneksel çatı örtüsü malzemesi olan oluklu (alaturka) kiremittir. Baca üzerine kiremitle kurulan köprü her yönden esebilecek rüzgâra karşı açık alacak şekilde 4 tarafı açık tasarlanmıştır. Bir Muğla bacası toplam 28 kiremitten oluşmaktadır ve gelenekseldir. Bacanın yapım tekniği dış görüntüsüne nazaran daha basittir. Kare yüzey üzerine kurutan baca şu şekilde yapılır:

• Kare yüzeyin her kenarında ikişer alaturka kiremit.oluk yerleri sırt sırta gelecek şekilde, sırt sırta konarak çatkı yapılır. Çatkının sağlamlığım sağlayabilmek için mala ucu ile çatkı yapan kiremit ucunun, birbirine geçmesini sağlayacak şekilde çentik açılır. İlk aşamada sekiz kiremit kullanılmış olur.

• Tabana dizilen çatkılar üzerine ikişer kiremit, oluk yerleri alta gelecek şekilde dış tarafa konur, ikinci durumda da iklşerden dörtkenara, sekiz kiremit konmuş olur. Böylece her kenarda üçgen çatkılar oluşturulmuş olur.

• Karşılıklı olan üçgenlerin tepe noktalan üzerine bir bütün kiremit konularak köprü yapılır. Diğer karşılıklı duran iki üçgen de, bu köprüye çeyrek kiremitlerle bağlanarak bir haç oluştururlar. Üçüncü durumda bir bütün iki çeyrek kiremit kullanıldığı için toplam üç kiremit daha kullanılmış olur.

• Komşu kenarlardaki üçgenler arasında oluşan boşluğu doldurmak İçin kiremit parçalan ve harç kullanılır. Dördüncü durumda, bir boşluğa yaklaşık bir kiremit parçalan kapatırsa, dört kenarda toplam dört kiremit kullanılmış olur.

• Tepede oluşan haçIn kollan uzantısında, birer kiremit oluk yerleri alta gelecek şekilde, haçın kollanndan 10 cm. çıkıntı yaparak yerleştirilir. Beşinci durumda dört üçgen tepesine dört kiremit kullanılmış olur.

• Kolları uzatılmış haçın merkezinde açıklık katmıştır. Bu açıldığı, bir tam kiremit bir kola paralel gelecek şekilde ortalanıp konulur. Böylece 28 kiremit kullanımıyla baca tamamlanmış olur. 

1981 yılında Muğla amblemi yarışması ile Muğla'nın simgesi olan bacalarımız, Muğla Valiliği ve Muğla belediyesi logolarında da yer almaktadır. Muğla Valiliği ambleminde bacanın yanı sıra deniz, güneş ve zeytin dalı; Muğla belediyesi ambleminde de baca ve çam ağaçlan bulunmaktadır. Muğla Belediyesinin amblemi, 02.09. 2008 yılında belediye meclisinin 132 sayılı karan ile tescillenmiştir.

Muğla bacası, bugüne kadar başarıyla işlevini yerini getirerek Muğla evine ayn bir özellik getirmiştir ve halen kentsel sit alanında kullanılmaya devam etmektedir.

Yazımda bana desteğini esirgemeyen Sayın Seiahattin Sapmaz'a teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Baca bir evin simgesidir. Toplumumuzda "bacası tütmek" bir ailenin varlığının, birliğinin "ocağı sönmek" de ailenin yok oluşunun, yıkılışının, başına bir dert gelmesinin kısa anlatımıdır. Evlerimizdeki ocaklarımızın hep bacalarının tütmesi dileğiyle.

•Muğla evi, Yüksek Mimar Ertuğrul Aladağ
•Devrim Gazetesi, 09.10.l981 tarihli sayısı
•Yaşayan Muğla, Mimar Oktay Ekinci

Mimar, Yeliz Durmaz
Muğla Kent Kültürü Dergisi
Sayı:9 Yıl:7
Nisan 2011

11 Eylül 2015 Cuma

Belediyemiz

Sık yaptığım geziler nedeniyle ülkenin hangi bölgesine ve kentine varsam o bölge ve kent insanının sevgi dolu dilinde Muğla Belediyesini görürüm.

Son çıktığımız Şanlıurfa GAP gezimizde belediyemizin adı, borçsuz bütçesi ve geleneksel kent mimarisine gösterdiği özen nedeniyle sık sık karşımıza çıktı.

Uygar kimliğiyle toplum yapımızın simgesi durumuna gelen Muğla Belediyesinin Cumhuriyet tarihi içindeki kuvvacı kimliği bilinmekteydi. Urfayı şanlı yapan kuvvacı Ali Saip Ursavaş'a dek uzanan bu kimliğimiz nedeniyle yeniden onur duyduk.

Ursavaş, ilimizin Sivas delegesi Mutasarrıf Sercifeli Hilmi Bey'in en yakın arkadaşları arasına girmişti.

Sivas'ın emriyle toplanan Pozantı Kongresinde istilacı güçlere karşı toplanan Mustafa Kemalin delegeleri olarak yanyana beraber olmuşlardı.
                                                             
***

Prof. Dr. Metin Sözen Türkiye'de korumacılık miladının, Erman Şahin başkanlığındaki Muğla Belediyesiyle başladığını yıllar önce söylemiş, dile getirmişti.

Şahini izleyen dönemlerin tümünde Belediyemiz bu ayrıcalığım koruyarak sürdürmeye devam etti.

Korumacılık anlayışının temelinde büyük bir insanlık sevgisi vardı.

İnsanlık sevgisini aşan bir başka sevgi yoktu.

Olmadığını aklından ve yüreğinden şüphesi olmayan herkes ifadeden kaçınmazdı.

Bugünkü başkan Op. Dr. Osman Gürünün korumacılığını yalnız yüz yıllık kent mahallelerinde değil bu mahallelere eklenmiş eski köy yerleşimlerinin gelişen bugünkü statülerinde de izlemek mümkündü.

Geçmişi henüz yakın tarihte başlayan köylerden kent olanaklarına kavuşan yeni mahallelerimiz Belediye Başkanı Op. Dr. Osman Gürün'ün halkı kucaklayan ve sevgi kanatlarını tüm siyasal görüşlerin üstüne gerip açan yapısını çok iyi görmekteydi..,

Muğla Belediye Meclisinin 3 partiden oluşan 25 üyesinin tüm oylamalarda fire vermeyişi, bu olguyu yaratan belediye yönetiminin tarafsız, adil, akıllı ve tutumlu yapısına ve başkanına gösterilebilecek en dikkate değer işaretti.

Belediye kısım müdürlerinin, amirlerinin, şeflerinin belediye meclisinin oy birliğini almış projelere yaklaşımları ise, insan ve kent sevgisinin seçkin bir örneğiydi.

Muğla kentinin imarına, yeşil dokusuıa, geleneksel mimarisine bu derece olgun ve birlik içinde yaklaşabilen belediye yönetimlerinin sayısı Türkiye'de azdır.

Bazı büyük ve önemli kentlerimizin Muğla gibi, uzun yıllardan beri belediyelerini yönetenlerin tezatlarını, açmazlarını ancak müfettiş raporlarından sonra görmek, üzüntü vericiydi.

Muhalefeti olmayan Belediye Meclislerinin genelde akıbetleri buydu. Asıl hüner, muhalefeti olan belediye meclislerini karşı oy almadan yönetebilmekti. Muğla Belediyesinin hüneri bu olguda gizliydi.

Beledi­yemiz, yeni açılan bazı mahalle yollarında sadece parke taşlarını henüz tamamen döşeyememiş olmanın sıkıntısını yaşamaktaydı.

Yine çok şükür ki Muğla Belediyesi açmış olduğu dekarlarca genişliğindeki yeşil alanlara diktiği ağaçların henüz tam büyümeyen gövde, dal ve budaklarını bir an önce görmenin sıkıntısı ve özlemi içindeydi.

Meydana getirilen tüm bu eserlerin temelinde sadece insanlık sevgisi ve kent bilinçi yatmaktaydı.

Bu nedenle hiç kimse Muğla Belediyesinin bilgiye ve alın terine dayanan günlük yönetiminin üstünde kâinatın zerresi kadar bile olsa tek bir karabulut göremezdi.

Bir kurum için bundan büyük mutluluk yaşanabilir miydi?

Böyle olmasaydı, ülkenin güneydoğusundan geri dönen bir Muğla hemşerisine böylesine candan bir Güneydoğu selamı yüklenebilir miydi?

Bir kent için, Muğla için, bu kazançlardan üstün ve bu ödüllerden büyük bir başka insanlık ölçeği acaba bulunabilir miydi?

Bu nedenle saygıdeğer Muğla hemşerisi, benzerleri çoğaldıkça ülkeye daha çok huzur verecek Muğla Belediyesi gibi bir “Beytülmal''e sahip olmanın sonsuz kıvanç ve erinci içinde olmalıydı.

Resimler




Bugünkü belediye binası 1945 yılına kadar Muğla Valilerinin hizmet gördüğü hükümet konağı idi.



Ünal Türkeş
Muğla Kent Kültürü Dergisi
Sayı:9 Yıl:7
Nisan 2011


12 Haziran 2015 Cuma

Halikarnas Mozeleumu

Tarihte hangi kadın, kocasının adını ikinci Artemisya kadar ölümsüzleştirebilmiştir. O Artemisya ki; kocası Mozol için inşa ettirdiği anıtkabir, dünyanın yedi harikasından biri oldu. Bu kadar da değil; Mozol’un adına yapılan mezarın adı bugün bile hemen bütün dünya dillerinde anıtsal mezar anlamında kullanılıyor…
İsa’dan önce 377’de Hekatomanüs’ten Kayra Krallığı’nı devralan Mozol, kız kardeşi ikinci Artemisya ile evlenmişti. Kral olunca Milas’ın yerine Halikarnas’ı (Bodrum) Karya’nın başkenti yaptı. 353’de öldüğü zaman, Kayra dünyanın en güçlü ülkelerinden, Halikarnas da dünyanın en güzel ve en bayındır kentlerinden biri haline gelmişti. Mozol ölünce yerine II. Artemisya geçti. Karya’nın idaresini bir kadının almasını fırsat bilen Rodoslular donanmalarını Halikarnas’a yolladılar. Niyetleri Halikarnas ve tekmil Karya’yı alıvermekti. Ancak Rodosluların evdeki hesapları çarşıya uymadı. Çünkü, kendi donanmasının başına geçen Artemisya, Rodos donanmasını yaktı, perişan etti.

Artemisya’yı yıldıran Rodoslular ya da öteki düşmanlar değildi. O, sevgili kocasının üzüntüsüne dayanamıyordu. Mozol’un adı, dünya durdukça yaşamalıydı. Bu düşünceyle, kocası için, o zamana kadar görülmemiş heybette bir mezar anıtı yaptırmaya karar verdi. Dünyanın en ünlü sanatçılarını Halikarnas’a çağırdı. Planlar yapıldı ve mezarın, Halikarnas ve Ege’nin bütün güzelliğini gören bir yerde yapılması uygun görüldü.
Skopas, Pityos, Satiros, Timotheus, Briaksis ve Leoçares gibi dev heykeltraş ve mimarlar kollarını sıvayarak, derhal inşaata başladılar. Görülen köy kılavuz istemezdi: Artemisya ve O’nun görevlendirdiği sanatçılar bir şaheser yaratacaklardı!
Ne yazık ki; Artemisya Mozol’un ölümünün acısına daha fazla dayanamadı ve iki yıl geçmeden O da öldü! Yerine geçen kardeşi İderus’la karısı Ada anıtın tamamlanabilmesi için gerekli parayı vermek istemiyorlardı. Ancak sanatçılar da, sanat tarihini bir harikadan yoksun bırakmak istemiyorlardı: “Sanat her zaman parayla olmaz” diyerek, ücret almadan çalıştılar. Hatta öteki işlerden kazandıkları paraları da bu dev esere harcadılar. Yaratılan şaheserin yüksekliği 50 metreyi aşıyordu ve üst üste oturtulmuş şu beş bölümden ibaretti:
1- Yeşil mermerlerden yapılmış podium (kaide),
2- 36 iyonik sütunla çevrelenmiş pteron, yani cella ki; mezar buradaydı,
3- İyon üzerinde bir tapınak,
4- Beyaz paros mermerlerinden yapılmış 24 basamaklı piramit,
5- Piramitin üstünde 4 kolosal atla çekilen araba, Mozol’la Artemisya’yı ayakta gösteren Skopas’ın benzersiz heykeli
Kısacası, büyük sanatçıların eşsiz ustalığı, 4 ayrı parçadan şaheser bir bütün meydana getirmişti. Fın/lerdcki savaşan Amazon ve Grcklcr. çağdaş cscrlcrdckinin aksine son derece haıvkctliydi

Anadolu’daki antik eserlerin çoğu savaşlar, yağmalar, yangınlar ve depremler sonunda yerle bir olduğu halde Mozeleum dimdik ayakta kaldı. Halikarnas'ı yakıp yıkan Makedonyalılar bu esere saygı gösterdiler. Romalılar ve onlardan sonra Anadolu'ya egemen olup, pagan devrine ait bütün eserleri enkaz haline getiren Hıristiyan Bizanslılar bile, muhteşem Mozeleum’a ellerini sürmediler.

Kuzey ve güney kenarları daha kısa bir dikdörtgen şeklinde olduğu kabul edilen bu dev eser, tepesinin bazı kısımları yıkılmış olmakla beraber, onbeşinci yüzyılın başlarına kadar sapasağlam denecek şekilde ayakta kaldı. 1402'de Halikarnas'a gelen Rodos Şövalyeleri, Sen Peter Kalesi'ni yapmaya başladılar. Kalenin mimarı olan Alman Şövalyesi Schegelhoit, Mozeleum'u nasıl mahvettiklerini şöyle anlatır:

'Kireç yapmak için taş aradık. Tarlanın birinde bulduğumuz basamaktan kazmaya koyulduk. Bunları kaldırıp, derine indiğimizde, mermer sütunlarla çevrili bir odaya geldik. Burası şahane kabartmalarla süslenmiş bir yerdi. Akşam olduğu için, sabahleyin yeniden başlamak üzere, kazma işini paydos ettik. Ertesi sabah geldiğimizde, ortadaki lahdin kınlntış ve çevreye, altın işemcii kumaş parçalarının saçılmış olduğunu gürdük

Burulan sonra becerikli (!) mimarın; 'Korkunç bir hata işlediğimiz, Dünyanın Yedi Harikasından birini mahvettiğimiz için saçımızı-başımızı yolduk...' demesi beklenir değil mi? Ne gezer! Mimar devam ediyor: 'Mozeleum'u parçaladık, kırdık ve taşlarını kireç yaptık.'

Evet, harika eser böyle hoyratça tahrip edilmiş, kalıntılarının bir kısmı kireç taşı, geri kalanları da yapı taşı olarak kullanılmıştı, özellikle Amazonlarla Öreklerin savaşına ait frizlerle benzeri,düz mermerler, ya işlemeli yüzü duvarın içinde kalacak şekilde yapı taşı diye kullanılmış ya da kabartmaları silinerek üzerlerine, şövalyelenn armaları kazınmıştı. Frizlerden biri birkaç yıl Önce bulundu.Duvarlar sökülse daha birçok friz bulunacağı sanılıyor. BriOslı Muscurıı'un firck ve Koma Departmanı asistanlarından P. Norman Prycc'a göre Mozclcum'u son olarak. Kanuni Sultan Süleyman Rodos seferine çıkarken (1592). kalenin restorasyonu için tahrip ettirmiştir. Ama Rodos Şövalyelerinin Kanuııi'yc, tahrip edecek parça bırakıp bırakmadıkları kesinlikle bilinmiyor!

Harika Mozeleum'un kalıntılarıyla yapılan kaleye 'Sen Peterium’ dendi. Bu söz sonraları dilimizde değişerek 'Bodrum' haline geldi ve I ialikamas'a ad olarak takıldı.

Zamanla Mozeleum, benzeri nice eserler gibi bir efsane oldu. Ne var ki; Mozeleum sözü, bütün dillerde 'Büyük Mezar' anlamında hala kullanılıyor ve sonsuza kadarda kullanılacak. 17. ve 18. yüzyıllarda Bodrum dolaylarından geçen tüccar ve gezginler, burada buldukları mimari kalıntıları dikkatle incelediler. Bunlar, alelade bir eserin parçaları olamazlardı. 1846 yılında İngiltere'nin İstanbul elçisi Lord Stratford de Redeliffe. (irek-Amazon savaşını gösteren frize ait 12 parçayı British Museum'a götürmek için zamanın Osmanlı Padişahı 1. Abdülmecit'ten izin kopardı. Yapılan incelemeler, bu buluntuların, Mozeleum'a ait olduklarını ortaya koydu. 1856 yılında ise Sir Charles Nevvion kazı izni aldı. Kolosal atlardan birinin ön kısmı, Mozol'la Artemisya'nın heykellerinin parçaları, aslan heykelleri toprak altından ve duvar aralarından çıkanldı.

Sonra da bu paha biçilmez eserler Londra'ya taşındı. Şimdi 'Mozeleum Odası', British Museum’un en zengin köşesidir...

Prof.Dr. Şadan Gökovalı

Muğla'da Bir Dönem Yaşanan Turizm Hareketi

Bundan birkaç yıl önce Marmaris'te Rodoslu bir Yunanlı tarafından açılan Muğla ağırlıklı nostaljik fotoğraf sergisi beni oldukça etkilemiştir. Hele gazeteci-yazar sevgili Nejat Altınsoy'a sergiden hediye edilen bir fotoğrafla ilgili bana yöneltilen sorular karşısında gözümün önüne bir dönemin Muğla'sı gelmiş ve duygulanmıştım. Bu fotoğrafların çekildiği yıllar olan 1960-l970'lu yıllardaki Muğla ile ilgili yaşadıklarımı ve o dönem içindeki anılarımı hep yazmak istemişimdir. O yıllar Muğla'da turizm hareketinin organize bir şekilde başladığı yıllardır.

O dönemde, deniz yoluyla Rodos'tan Marmaris'e gelen turist gruplarından bin.haftanın belli günlerinde Muğla-Milas üzerinden Didim'e oradan da Balat (Milet) ve Efes'e giderdi. Diğer bir grup ise Pazartesi ve Perşembe günleri otobüsle saat 12.00'de Muğla kent merkezine gelir, öğle yemeklerini burada yer aynı gün saat 15.30'a kadar kenti gezer, alışveriş yapar ve tekrar Marmaris'e dönerdi. 1963-1969'lu yıllar arasında Muğla, haftanın iki günü de olsa hareketlenirdi.

Bu turların Muğla organizasyonu, o dönemde önceleri Alper Madanoğlu tarafından yapılırken daha sonra yetki belgesi konusunda çıkan bazı problemlerden dolayı Ömer Terzioğlu’na bırakılmıştır. Son dönemlerde ise bir süre işi Mustafa Girgin üstlendi ise de günümüzde geçmişteki görkemliliğini kaybetmiştir.

O yıllar benim İzmir Özel Türk Kolejinde (orta kısım) okuduğum ve İngilizceyi öğrenmeye başladığım yıllardır. Okullar tatile girdiğinde rahmetli babam Kazım Eren, beni her yaz mutlaka "Boş gezmesin, bir şeyler öğrensin" düşüncesiyle bir işe yerleştirirdi. Terzi çıraklığından, eczanede çalışmaya kadar bir çok işe girdim çıktım. Turistleri tanımam ve onlarla ilgilenmeye başlamam ise birkaç yaz döneminde yanında çalıştığım rahmetli Ayhan Tekinalp aracılığıyla olmuştur.

Babam 1966-1967'li yıllarda aynı düşünce ile beni Ayhan Tekinalp'in yanına yerleştirmişti. Bunu biraz da ben kendim istemiştim. Nedenine gelince; Ayhan Amca, bisiklct-motosiklet ve diğer beyaz eşya ürünlerini satan bir tüccar olmasının yanı sıra her Pazartesi ve Perşembe günleri de dükkanı önüne açtığı stanl ile gelen turistlere hediyelik eşya sunardı. Dükkanı ise bugün. Bankalar caddesi üzerinde bulunan Ziraat Bankasının yanında Berber Kemal Kütlaş'm dükkanına bitişik olan yerdir (Çardak Doıiz-Kamil Koç yazıhanesi karşısı). O dönemde. Ziraat Bankasının bugün bulunduğu yer ise Muğla Şehir Kulübü idi. Kulübün zemin kalında lokanta kısım yer alırdı. Muğla’nın en büyük ve lüks lokantası olan bu tesisi rahmetli Mümin Usta (Mümin Bo/kurt) çalıştırıyordu. Muğla'ya gelen bu turist gruplan yemeklenni burada yerdi. Otobüsler. Pa/artesi ve Perşembe günleri saat 12 30'da lokantanın önüne park eder gruplar indiğinde yoğun olur* ve hareket başlardı. Satış iç*m hazırlanan sumlar lokantanın önünden başlayarak Yeni Eczaneye kadar kaldınm boyunca uzanırdı. Bu standarda luristlcnn ilgisini çekebilecek her türlü hediyelik eşyalar bulunurdu. Berber Kemal kutlay. Ayhan Tekinalp ve Dr. Fevzi Koçcr’ın yanında çalışan Datçalı Durmuş bu işi o dönemde yapanlar arasında idi. Standarda her türlü hediyelik eşyanın yanı sıra sıyah-bcyaz Muğla kartpostalları da vardı. Muğla, talep üzerine renkli kartpostallar ile de bu yıllarda tanıştı. Sınırlı sayıda üretilen hu kartpostallar, perakendeciIcrc Karadeniz Pastanesinin vanında bulunan Kırtasiyeci Hamit Mcnzilcıoglu'ns ait dükkanda (Eski Yücel Kırtasiye) toptan satılırdı. Satışında İlhamı (iazezoğlu ve Sedat Karatahan'ın da yer aldığı bu kartpostallar iki çeşitten ibaretli. Biri. Atatürk Anıtı önü. dığcn ise Hisar Dağı (Masa değil, sonradan uydurulmuşun) eteklerine yaslanmış Muğla idi. Ayhan Tekinalp Anıca, yanında çalışmaya haşladığım andan itibaren. Manı açma işini hana devretti. Zaten benim de istediğim huydu. Bana deposundaki eşyaları bir listesini yaptırıp, fiyatlandırarak devretti. Sanıkça ödersin dedi. Böyleec hem sum sahihi olmuş, hem de turistlerle yüz yüze konuşma fırsatı bulmuş oldum.

Daha sonraki yıllarda bu satış merkezi. Mümin Usta Şehir Kulübü lokanta 15


işletmeciliğim bırakıp. Çınar Lokantasına (Sarraf Pelinin karşısındaki tuhafiyeci dükkanı) geçmesi ile Çınar'ın çevresine kaydı. Bu kez yemek için Çınar Lokantasına gelmeye haşlayan gruplara satış için stantlar burada kurulmaya başladı. Tabiî ki bende Ç'ınar Lokantasının yanında bulunan radyo tamircisi ve o donemin elektronik parça satışı yapan Nevzat fanış'ın. bu hareketle dükkanı loptan, perakende hediyelik eşya satışı ve döviz alıp satan bir konuma geldi. Dükkanda Nevzat Amcadan çok Çatalların Özkan Ağabey dururdu. Ve biz de çoğu kez. onunla muhatap olurduk, (iefen tunst gruplan alışverişin yanı sıra Ulu Camii. Kurşunlu ve Şeyh Camileri ile Yağcılar Ham ve Koca Ham gezerler. Saatli Kule civarı. Bakırcılar Arastası ve Şadırvan önünde doluşarak bilgi alırlar, fotoğraf çekerlerdi. Bireysel veya ikilı-üçlü gruplar halinde yaptıkları bu gezi ve alışverişlerde kendilerine dil bilen Muğlalılar rehberlik ederdi Başta büyük dayımın oğullan Alper- Salih Madaııoğlu olmak üzere Ati Sayan bu rehberlerden ön plana çıkanlar arasındaydılar. Bazen bu gezilere ben ve kuzenim Melek (Lrcân) katılırdık. O dönemde büyük dayımız Halil İbrahim Madanoğlu'nun (Çavuş) Şeyh Mahallesi. İskender çıkmazındaki eski Muğla 1*vı sürekli olarak gelen grupların uğrak yen konumuna gelmişti. Oğulları Alpcr-Salih Madanoğlu ise pratikten İngilizce konuşan sayılı kişilerdi. Muğla'ya gelen hir yabancıyla unlaşubılmc konusunda aranırlardı. Konu ile ilgili olarak rahmetli babamın anlattığı bir olayı hiç unutmam. Burada sîzlerle de paylaşmak istiyorum. Dayımız Halil İbrahim Madanoğlu'nun (Çavuş) 1965 yılı sonrası yıkılan Koca Han ıcmdc demirci dükkanı vardı. O yıllarda gelen luristlcrdcn iki kişi acil olarak tuvalet aramaktadır. Rastlantı sonucu Koca Han'a girerler ve kendi dilleri ile dayımız Çavuş Modanoğlu'na tuvalet sorarlar. Çavuş Dayı tabii kı dillerinden anlamaz, Türkçeolarak "Siz gelin dükkanda oturun, ben st/lerc bir şeyler ikram edeyim Benim oğlanlar var. bekleyin evden çağırtayım Ne istediğinizi onlara anlatırsınız" der.



I963-I969'lu yıllarda Muğla'mıza canlılık gelirmiş olan bu hareket, daha sonraki yıllarda ilgisizlikten yada turizm anlayışının değişmesinden mi bilemem ama yok olup gitti. Bu da Muğla'da yaşanan bir çok olay gibi nostaljik yerini alımşoldu

Mehmet Ali EREN 
Araştırmacı-Yazar

4 Haziran 2015 Perşembe

Kaybolanlara Dair...

Geçmişi anarken kurduğumuz cümlelerden bazıları bize geçmişi getirir, bazıları da bizi geçmişe götürür. Öyle ki; kimi zaman kendimizi Kurşunlu Camii'nin karşısındaki dizi dükkanların önünde, Arnavut kaldırımında yürürken buluruz, kimi zaman da evimizde, bir dost sohbetinde, Koca Han'ın içindeki çeşmenin bakır taslarından su içerken... Böyle zamanlarda unutulmayanların kaybolmuş sayılmayacağı aldatmacasına aldansak da, biliriz, kaybolduklarını ve bir daha dokunulmayacaklarını. Ve biraz daha acımasız olursak eğer; biliriz, bir nesil sonra anımsanmayacaklarını da...

Bugün İnsan Hakları Parkı diye bilinen parkın yerinde bir han vardı bir zamanlar. Koca Han. Leyleği vardı Koca Han'ın, bakır tasları bağlı olan çeşmesi vardı, içinde kocaman kavağı vardı, başkalarının çınar dedikleri. 1890 yılından önce Köse Kadızade Hacı Kadı Süleyman Efendi'nin Belediye Başkanlığı döneminde yapıldı. Bir cephesi iki katlıydı. Ana giriş kapısının sağ cephesinde terziler, nakliyeciler ve değişik amaçlı yazıhaneler, sol cephesinde de büyük bir kahvesi vardı. Kahvenin bir cephesi hanın iç kısmına, bir cephesi de, bir zamanlar orada olan Sümer Bank tarafına bakardı. Hanın ikinci katı yıkılıncaya dek yatakhane olarak kullanıldı.

İçerisine araç girebilen tek han Koca Han'dı. Handa demirciler, nakliyeciler, terziler, tamirciler olduğu gibi şekerci, pastane, eczane gibi dükkanlar da vardı. 1960 yılında işlevini yitiren Koca Han 1965 yılında yıkıldı. Kaybolanları ararken karşımıza çıkan ilk yapıdır; Koca Han ve kaybolan tek han değildir. Büyüklük olarak değilse bile işlevsel olarak örneklerine rastlanır. Mahmutoğlu Hanı, Gölcüklü Hanı gibi.

Bugünkü su deposunun bulunduğu yerin hemen altında, yani Asar Dağı'nın eteklerinde, geniş bir bahçenin çevrelediği bir hamam vardı. Sahibinin adıyla anılırdı. Hristo'nun hamamı. Yapı klasik hamam görünümünde, kubbeliydi. Külhanı hamamın yanındaydı. Kadın ve erkeklerin bölümleri ayrıydı. Bahçesinde bir incir ağacı vardı. 1922 yılında Hristo'nun Muğla'dan ayrılmasıyla el değiştirdi. Sonraki dönemlerde de yıkıldı ve anılardaki yerini aldı.

Bütün azameti ve haklı gururuyla ayakta duran Yağcılar Hanı sırasında bir yağ hali vardı. Hal İskender Alper'in Belediye Başkanlığı döneminde yapıldı. Ortasında bir havuzu vardı. Havuzun kenarında yağ peynir satıcılarının tezgahları dururdu. Aradan bir yürüme bandı geçer, duvarın dibinde de sebzecilerin önü açık dükkanları yer alırdı. Yağ Halinin penceresi tavanındaydı. Kapısı oldukça genişti; akşamları file kepenkle kapatılırdı. Bu yapı Haluk Özsoy'un Belediye Başkanlığı döneminde yıkıldı. Bugün yerinde üç katlı bir bina var.

Kurşunlu Camii'nin önünde dizi dükkanlar vardı bir zamanlar. Caminin önündeki kavak (çınar) ağacının altından başlayan dükkanlar dizisinin ilki kadayıfçıydı. O dükkanlar dizisi Yağcılar Hanının önünden geçerdi. Pabuççular, terziler, fırın, şekerci dükkanı ve başka dükkanlar vardı orada; kaldırımları Arnavuttu...

En küçüğü on dönümden büyük olan bahçeler vardı Muğla'da. Dönemlerinde büyük bir sektör olan bahçecilik, Muğla'yı dışa bağımlı olmaktan kurtarmıştı. Bugün bile bazı mevkiler eski işlevleriyle anılırlar, Celalli bahçesi, Ağa bahçesi gibi. Dudu'nun bahçesi, Muratlar bahçesi, Gabaklı'nın bahçesi, Kürkütçü bahçesi bahçelere örnek olarak verilebilir. Kozağaç Köyü'nden çıkan suyla beslenen bu bahçeler sonradan yok oldular, yerlerine apartmanlar dikildi. En acı tarafı bu apartmanların balkonlarında bile yeşili görmek olası değil.

Ya değirmenler ne oldu? Onlar da yok oldular. Oysa Değirmen deresinin değirmenleri pek gözdeydi bir zamanlar. Saburhane mevkinin hemen üstünden başlar Değirmen deresi. Derenin içinde sırayla sekiz değirmen vardı. Bu değirmenler, Baş değirmen, Uzun Oluk değirmeni, Kirazlı değirmen, Hacı Abbas değirmeni ile daha aşağılardaki Ön değirmen, İkinci değirmen. Üçüncü değirmen yada Söğütlü değirmen, Gozlu değirmen diye bilinirlerdi. Sonraları suların azalması ve değirmenciliğin gelişen koşullarla değişmesi sonucu yok oldular, Onlardan birkaç yapı kalıntısı ve bir söz kaldı; ''Hacı Abbas'ın katırı, ne sararsan götürü.''

Ve merdivenlerle inilip önceden ayırtılan yerlerde oturtulan Klüp Sineması ve bir tütün damından bozularak yapılan Bahar Sineması. Ve son zamanlarda yanan Belediye Sineması. Tahta sandalyelerde oturulup, çıtırdayan çekirdeklerin sesinde izlenen filmlerin sinemaları; yazlık sinemalar. ''Ferayi, Klüp, Yeni Klüp, Zeybek Sinemasının yazlığı.'' kaybolanlardan...

Ve... anımsamadıklartmız. Ve... anımsayıp yazamadıklarımız. Hepsi ''bir zamanlar'' diye başlayan cümlelerin sonunda yer aldılar. Bize kalanlar ise birkaç anı oldu. Ve bir leylek Koca Hanın koca kavağında yuvası, bir ayağı kısa, gagasını takırdatır.

Tülay Kayar
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Muğla Belediyesi Kültür Dairesi Yayını
Sayı:1
Nisan 2005

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Muğla'nın Desteği Olmasaydı?

Yıllardır tartışılır olmaktan bir yerde gına gelen bir konu var ki ne etseniz, ne yapsanız da sizi rahat bırakmıyor. Yetmezmiş gibi her Muğla'lıyı derinden üzen ve yaralayan bir konu olmaya devam ediyor. Dolayısıyla ne yapıp edip meselenin doğrusu, yerli yabancı herkes tarafından artık kabul edilmeliydi. Aksi halde mesele böylesine sürüp gidemezdi. Dedim ya herkesi derinden yaralıyordu. Yanı sıra ilin konumu da sarsıyordu.

Meselenin ne olup olmadığı tahmin edilse de ben yine belirtmek istiyorum. Olay şu: Ülkemizin kurtuluş mücadelesine atıldığı süreçte Muğla'nın oynadığı rol.

Meseleyi irdelemediği için bilmeyen ve de bazı art niyetliler, bir yakıştırmada bulundular. Güya, milli mücadelenin devam ettiği süreçte Muğla, kayıtsız kalmış! Yoksa, İtalyan'lar elini kolunu sallaya sallaya şehre girerler miydi? Ne var ki, neyin ne olup olmadığı bilmeyenler, bu saçma iddianın sahipleri olmakla kalmadı, bazı kimseleri de inandırdılar. Oysa, vehbinin kerrakesi öyle değildi.

Aynı süreçte Başkomutan Mustafa Kemal, birbirine yakın yerlerde çok cephe açılması taraftarı değildi. Aksi takdirde çok sayıda cephe açılırsa, asker bölünürdü. Üstelik elde avuçta yeterli sayıda savaş araç ve gereçte yoktu. Bu nedenle, Yörük Ali Efe, Çakırcalı Mehmet Efe ve Bozüyüklü Hacı Süleyman Efe önderliğindeki Muğla güçleri, Çine ve Aydın Cephesine gitmeliydi. Dolayısıyla Muğla’nın bir ucundan diğerinde, eli silah tutan herkes aynı cephede görev aldı.

Kaldı ki Muğla'nın Kurtuluş Mücadelesine desteği, sadece askerle sınırlı kalmadı. Aydın, Nazilli ve Çine Cephesinde süren mücadeleler sonucu, askerimiz yorgun olduğu gibi silah ve mühimmat bağlamında da yoksundu. İşte tam bu noktada Muğla devreye giriyor. Her Muğla’lı elinde avucunda ne varsa, cepheye ulaştırıyor. Şurası bir gerçek ki, aynı savaşın en şiddetli şekilde devam ettiği Aydın ve dolaylarında, eğer Muğla'dan gelen askerlerimiz destek vermeseydi, savaş yine kazanılırdı ama mücadele çok daha uzun sürerdi. Bu yüzden hiç kimse kalkıp, ülkemizin olmak ve ya olmamak savaşına atıldığı süreçte, Muğla ve Muğla’lının kayıtsız kaldığı gibi bir saçma iddianın sahibi olamaz.

Mücadelenin bu çerçevede devam ettiği, bir realitedir. Bir eğitimci olmanın ötesinde her Muğla’lı gibi yıllardır konuya ilişkin araştırmalarım yanında, ilgili ve yetkililerle Hamle TV de gerçekleştirdiğim “günleri izlerken” programlarındaki açıklamalar, meselenin doğrusunu ortaya koymuştur. Bu da yetmez diyerek yine de inat edenler olursa, meslek büyüğümüz gazeteci-yazar Ünal Türkeş’in “Kurtuluş Savaşında Muğla” kitabi ile Muğla Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Doç.Dr. Bayram Akça’nın “ Sosyal-Siyasi ve Ekonomik Yönüyle Muğla” kitaplarını tavsiye ederim. Sonra akademisyen Bayram Akça’nın “Menteşe(Muğla) Sancağının Zirai ve Coğrafi Durumu” ile “Muğla (Menteşe) Sancağı eserleri de inanmayanlar adına bir belgedir.

Gerek Ünal Türkeş’in “Kurtuluş Savaşında Muğla”, gerekse Bayram Akça’nın her iki eserinde ortaya koyduğu açıklamalar, dile getirdiğim ayrıntılarla tıpatıp örtüştüğüne göre, artık kim olursa olsun milli mücadelede Muğla’nın oynadığı rol gerçeğini kabul etmeliler. Dolayısıyla saçma bir iddianın sahibi olmamalılar. Bir kez daha altını çizmek gerekirse, Kurtuluş Mücadelesi sürecinde Muğla, savaşa katılan her il gibi, elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Hele aynı savaş içerisinde yer almakla kalmayıp, savaş araç-gereç ve mühimmat bağlamında destek vermişse, saçma iddianın sahipleri beli ki abesle iştigal etmektedirler.

"Üç Erenler Türbesi restore edilmeli"

Haber Vaktim, 24.02.2009 11:23 tarihli haberi

"Üç Erenler Türbesi restore edilmeli"
   Prof. Dr. Açıkgöz: Üç Erenler Türbesi,          kısa zamanda restore edilmeli  
Muğla Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Namık Açıkgöz, Üç Erenler Türbesi'nin kısa zamanda restore edilmesi gerektiğini söyledi.

Bu mimarinin, beylikler ve Selçuklu dönemi eseri olduğunu ifade eden Açıkgöz, "Bir benzeri, Ula ilçesindeki Şahidi Efendi'nin oğlu Hüsamettin Efendi Türbesi'dir. Üç Erenler türbe ve mescidinin tamamlanmasıyla Muğla, 15. yüzyıldan kalma kültür kimliğine ve mekânına tekrar kavuşacaktır. Bu konuda vilayet, belediye sivil toplum kuruluşlarının desteği gerekiyor." dedi.

Muğla Belediyesi Fen İşleri ekipleri tarafından 2004 yılında yeşil alan çalışması sırasında 800 yıllık türbe kalıntısının bulunmasından sonra başlatılan kazıda burasının, 1175 yılında kurulan Bayramiye tarikatından "Üç Erenler" diye bilinen Salih, Ömer ve Mehmet isimli evliyaların mescidi olduğu ortaya çıktı.

Kazı alanında mescit, türbe, abdesthane ve oturma odaları bulunuyor.

Şehirdeki mescit ve türbe kitabeleriyle yakından ilgilenen Prof. Dr. Namık Açıkgöz, 'Üç Erenler' olarak adlandırılan evliyaların, Mustafa Çelebi tarafından Buhara'dan gönderilerek, burada Bayramiye tarikatını kurup İslam dinini anlattığını açıkladı.

Üç Erenler Türbesi'nin, 2004 yılında bulunmasının ardından korumaya alındığın belirten Prof. Dr. Açıkgöz, "Mescit ve külliye daha önce kötü durumdaydı. Konservasyon çalışması yapıldı, mescidin temeli bulundu. Temel üzerine restorasyon yapma imkanı yoktu. Temel yapı ve mimarinin ana dokusu, yer üstünde 1 metre kadar ortaya çıkarıldı. Mahalle sakinlerinden Ömer amca, üniversitemizden Prof. Dr. Adnan Diler ve Muğla Belediyesi'nin gayretleriyle bu hale getirildi." diye konuştu.

Bayrami Sufi geleneğinin önemli kişileri arasında bulunan Üç Erenler'in Muğla için önemli bir yere sahip olduğunun altını çizen Açıkgöz, Muğla 13. yüzyılın sonlarına doğru Menteşe Beyliği'nin önemli bir şehri olunca, Anadolu'nun çeşitli yerlerinden ve Orta Asya'dan göçler olduğunu, Üç Erenleri'nde 15. yüzyılda geldiğini kaydetti.

"Zamanla şehir kimliğini oluşturan şahsiyetler geleneği terk edilince, binalar da metruk vaziyette kalmış." diyen Açıkgöz, 1994 yılında Muğla'ya geldiğinde söz konusu mekanda çöpler olduğunu, külliyenin bulunmasından sonra kültür dokusunun tekrar yansıtılması amacıyla çalışma başlatıldığı aktardı.

Namık Açıkgöz, "En büyük kayıplarımızdan birisi, burasının kitabesidir. Bir binanın kimliği ve nüfus kağıdı kitabelerdir. Kitabenin mevcudiyetini, Ali Rıza Hakses'in daktiloyla yazdığı fakat maalesef basılmayan kitabından öğreniyoruz. 1941 yılında yazılan söz konusu kitapta, binaların kimliği ve kimlerin kaldığı anlatılıyor. Maalesef 1994 yılında buraya geldiğimde o kitabı bulamadım." şeklinde konuştu.

Türbe eski bir tekniğe göre yapıldığı için temellerinin sağlam olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Açıkgöz, şunları kaydetti: "Bu temellerin üzerinde konservasyon şekline getirilen duvarların, çelik konstrüksüyon veya benzeri bir teknolojiyle çelik halatlarla bağlanması gerekiyor. Mimarlar bunu daha iyi değerlendirecektir."

17 Mayıs 2015 Pazar

Muğla’nın Belleği Siliniyor!

Devrim Gazetesi’nde yazan Ünal Türköz geçen yıl ekim ayında yakınmıştı.

Yazısına “Doğma büyüme; bu kentin bir çocuğu olarak, yılardır beni ‘rahatsız’ eden bir konuda… Masa (!) Dağı hakkında olacak bu haftaki yazacaklarım.” diye başlayan Türköz şöyle devam etmişti:

“Kim uydurdu bu adı bilemem, ama eminim, bunu bir Muğla insanının uydurduğu söylenemez… Masa Dağı da Masa Dağı… Sevgili okurlarım… Yok, böyle bir şey… Muğla’mızın kuzeyinde, uzaktan, üzeri o dümdüz gibi görünen dağın adı; Masa Dağı değil Hisar, yani Asar Dağı….”

***

Ben de Ünal Türköz gibi doğma büyüme Muğlalıyım…

Hatta Muğla konusunda oldukça şovenim de!

Sakın ha “yerli-yabancı takıntısı” olanlardan olduğum da sanılmasın. Bana göre “Muğlalı” nüfus cüzdanında “Muğla doğumlu” yazan da değildir.

“Muğlalı” nerede doğmuş olursa olsun, Muğla’yı seven, Muğla’da yaşadığına şükretmekle kalmayıp, Muğla için düşünen, Muğla için bir tek çivi çakan, Muğla için bir damla ter akıtan; Muğla’nın havasını soluduğu, suyunu içtiği, ekmeğini yediği için Muğla’ya emek verendir…

Bir TV kanalında yapılan “Yetenek Sizsiniz” yarışmasında Muğla’yı MUDASA Muğla Dans ve Sanat Akademisi başarı ile temsil ediyor. Geçtiğimiz günlerde yarı finale kaldılar. Akademi’nin sahibi Zafer Coşkun nereli biliyor musunuz? Hataylı… Ama bence O hepimizden daha Muğlalı…

Asar Dağı’nın Asar Dağı olduğunu bilip de Muğla’da yeni yaşamaya başlayanlara, bilmeyenlere öğretmeyenlerin de Muğlalılığından kuşku duymak gerekir…

***

Ünal Türköz geçen yıl gazetesinin köşesinden adeta isyan etmiş, ama o isyanı Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nı yönetenler görememişler!

Hadi onlar görememişler, “Muğlalı” olabilmeyi bir türlü beceremiyorlar, Muğla Belediyesi’ni ve dolayısıyla Muğla’yı yönetenlere ne demeli…

Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nı 8 yıldır yönetenler, bu zaman içinde uygulayıp, ortaya koyabildikleri yegâne projeleri “800 KM’lik Karia Yürüyüş Yolu” tanıtımı için Cumhuriyet Meydanı’na bir pano koymuşlar. Eğer görmediyseniz “Olaylar&İnsanlar” köşemize bir bakıverin.

“Sanırım Muğla Belediyesi yöneticileri o panonun Cumhuriyet Meydanı’na konulmasına izin verirken bu pano neyin nesi diye bakmamış olmalılar ki yanlışı düzeltmemişler” diyeceğim, ama Cumhuriyet Meydanı’ndaki “Atapark”a yıllardır “Ardore” denildiğini görüyorlar!

“Muğlalı olmak” Muğla doğumlu olmak olmadığı gibi “Muğlalık” da laf değildir…

***

Ünal Türköz’ün isyanına katılmamak mümkün değil.

Tarihi Sekibaşı Hamamı bu gün Muğla Belediyesi tarafından “Kent Belleği” olarak kullanılıyor. Ama tarihi hamam kent belleğinden silindi.

Tıpkı yanan (Menteşe) Belediye Sineması’nın yerine katlı otopark yapılarak; Koca Havuz’un yerine Koca Havuz Parkı yapılarak silindiği gibi silindi…

Tıpkı Muğlalıların “Dönme Dudu” dedikleri Rum kızı Stella’nın yarattığı bahçeye (Dudu Bahçesi) mirasçılarının rızası ile yapılan İlköğretim Okulu’na adını vermeyerek sildiğimiz gibi…

Muğla’nın belleği siliniyor!

***

Ünal Türköz kardeş…

Farkın damısın Muğla belleğinin nişanlarından Cumhuriyet Meydanı’ndaki “Atapark”ın adı da bu gün “Ardore”… Uzun zamandır Ardore… Ardore İtalyanca bir sözcük. Tutku anlamına geliyor. Bari “Tutku” deselerdi. Türkçe’nin de suyu çıktıya… Üstelik o yapı Muğla Belediyesi mülkü…

İtalyan işgali yaşamış Muğla’ya ne de güzel yakışıyor!

O mekânın ilk müstecirine “Neden?” diye sorduğumda, “Üniversiteliler banal buluyorlar.” yanıtı vermişti.

***

Üniversite gençliği öyle istiyor diye tarihi Atapark’ın adı İtalyanca “Ardore” yapılarak kent belleğinden silinmesine izin verilir mi?

Ünal Türköz kardeş…

Araştırdık öğrendik:

Tarihi Asar Dağı’na üniversite gençliği “Masa Dağı” diyor.

O gençlik, Kurşunlu Camii’ne “Havuzlu Cami”, Tabakhane’ye “Ucuz Pazar”, Arasta’ya “English pub”, okunuşuyla ingiliş pap diyor…

Bu gün artık iki Muğla var. Bir Muğlalıların Muğla’sı, bir de Üniversite gençliğinin Muğla’sı!

***

Bu algı veya yakıştırma üniversite gençliğinin kabahati değil… Bizim kabahatimiz.

Muğla’ya okumaya gelen pırıl pırıl gençlerimizi “Muğla hemşerisi” yapamayanların, Muğla’yı üniversite gençliğine anlatamayanların, tanıtamayanların hatası ve de kabahati!

Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nın Cumhuriyet Meydanı’nda Atapark’ın önüne sözüm ona Muğla’yı tanıtmak için koydukları “Karia Yolu; Ege Bölgesi’nin ilk uzun mesafeli tarih ve kültür içeren doğa yürüyüşü yolu” adını taşıyan ve iki dilde tanıtım yapılmış olan panoda bizim Asar Dağı olmuş “Masa Dağı”…

Muğla’yı yönetenler, Muğla’nın kanaat önderi bildiklerimiz böyle diyorlarsa üniversite gençliğine ne diyebiliriz ki?!!

***

Ünal Türköz kardeş…

Bir de “google hazretlerine” girip “Muğla’da masa dağı” diye yazıp tıkla bak neler oluyor… “Vikipedi’de Muğla” da dağların içinde Asar Dağı yok. “Coğrafya Dünyası”nda nasıl oluyorsa hem Hisar Dağımız hem Masa Dağımız var. Muğla Belediyesi sitesinde “Karadağ, Kızıldağ, Asar Dağı (Masa Dağı-Hisar Dağı) ve Hamursuz Dağı” ifadesi yer alırken, İl Kültür Turizm Müdürlüğü sitesinde de “Asar (Hisar) Dağı eteklerinden, Karadağ, Kızıldağ, Masa ve Hamursuz dağları ile çevrelenmiş ovaya doğru yayılan bir şehirdir Muğla” ifadesi yer alıyor…

Acaba “Nur topu gibi bir masa dağımız da olmuş ta haberimiz yok” mu desek…

Ünal Türköz kardeş…

Senin de bildiğin gibi Asar Dağı adını O dağdaki Mabolla Kalesi’nden alır. Dilimiz de kaleler “Hisar”dır. Muğlalılarda şivelerine uygun “Asar” demiş… Hatta Muğla’nın ünlü türkülerinden biri de “Pek yokuşmuş cavır (gavur) asarın yolları” diye başlar.

Nedem gari, bu güzelim türküyü de bundan sona “Pek yokuşmuş masa dağın yolları” deye ayıdıveririz gari…

Özcan Özgür, Hamle Gazetesi

Atatürk'ün Muğla Ziyareti

Atatürk ve Muğla'nın Kurtuluş Savaşı'ndan bu yana olan beraberliği daha önceki sayfalarda verilmiş bulunmaktadır. Muğla'nın, Sivas için toplanan Ekim 1919 kongresinden M. Kemal Paşa'ya çektiği bağlılık telgrafı ve bu telgrafa Paşa'nın verdiği övgü dolu yanıt, bu beraberliğin ilk halkalarını oluşturur.

M. Kemal Paşa'nın Diyarbakır'da görevli iken tanıdığı Genç Mutasarrıfı Serficeli Hilmi Bey'in, Menteşe Mutasarrıfı olarak bulunduğu 1919'da Sivas'a kongre üyesi olarak seçilmiş oluşu, bu beraberliğin bir başka halkasını oluşturur. Atatürk'ün Muğla ile olan bu beraberliğinin Kurtuluş Savaşı süresince, Meclis'te ve cephede bizzat yanında olan Muğla aydınları ve seçkinleriyle takviyesi, zincirin bir başka önemli halkasını oluşturur.

Atatürk, yaşamı boyunca Anadolu'da bazı il ve ilçeleri ziyaret etti. Atatürk, karayoluyla ulaşması o yıllarda mümkün olmayan Fethiye'ye 21.02.1935 Perşembe günü, Marmaris'e ise 23.02.1935 Cumartesi günü Marmaris'e uğrayabilir. Her iki beldenin yöneticileriyle, fırka sorumlularıyla ve halk ile geniş görüşmeler ve konuşmalar yapmıştır.

Doğal ve arızi engeller nedeniyle gidemediği iller arasında yer alan Muğla'yı, 1937 yılında ziyaret etmek ister. Muğla valisi Recai Güreli'nin davetini kabul eden Büyük Önder için Muğla'da, Belediye Başkanı İskender Alper'in başkanlığında, Osman Kasapoğlu, Esat Caner, Osman Günsan, Neşet Dişçigil, Abidin Çakır, Faik Gazezoğlu ve sarraf Fevzi Altınay’dan oluşan bir 'Hazırlama-Ağırlama Komitesi' kurulur. Bu komite, şimdiki Turizm-Otelcilik Lisesi Uygulama Oteli’nin 2. katını, banyolu, kabul salonlu ve yatak odalı halde “Reisicumhur Dairesi” olarak hazırlar. Ata’nın “gül kurusu” rengini sevdiği bilindiğinden, yatak takımından tüm mefruşata kadar olan döşemeler bu renkten seçilir. Ata için gümüş yemek takımları, kristal mutfak takımları, sürahiler alınır. Evlerinde halı olan Muğla hemşehrisi, Ata’nın geçeceği yerlere serilmek üzere evinde bulunan halıları belediyeye ödünç verir. Bütün bu hazırlıkların maddi finansmanını, dönemin belediye muhasebecisi olan Mehmet Türdü, Belediye bütçesinden yapmış ve ödemiştir.

Fakat aynı günlerde Çanakkale Boğazı’nda beklenmedik bir olay olur. Şeker çuvalları altında çok miktarda silah kaçıran bir İtalyan şilebine Ata’nın emri ile el konur. II. Dünya Savaşı’nın çanları çalınmaya başlamıştır. İtalya, bu çanları çalan devletlerin en başındadır. Atatürk, Muğla yolundan geri dönerek Çanakkale’ye intikal eder. Bu gemi daha sonra Türk Donanma Kuvvvetleri’ne teslim edilir. Donanmanın İzmir’i ziyaretinde, o yıllarda İzmir’de olan H. Nuri Öncüer, üç bacalı bu gemiyi “Ata’nın Muğla gezisini engelleyen gemi sen misin?” diyerek, iki defa ziyaret etmiştir.

Bu olayın hemen ardından Hatay Olayı baş gösterir. Ata’yı bir yıl sonra ebediyete götürecek olan hastalık da o günlerde kendini iyice göstermeye başlamıştır. Bu önemli siyasal nedenler ve sağlık sorunları sebebiyle, Büyük Atatürk’ün Muğla ziyareti gerçekleşmez. Muğla Halkevi’nin batı yakası üst katında Atatürk için hazırlanan dairede, 1949 yılı Ağustos ayında Muğla’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kaldı. İsmet İnönü’nün yatak, yorgan ve çarşafları Sevim-Hasan Özsoy için hazırlanan çeyiz takımından alındı. Bu daire, Halkevinin bu bölümünün Kız Meslek Lisesine verileceği 1955’e kadar bütün mefruşatı ve döşemesiyle eski karakterini korumaktaydı. Gerçekleşmeyen bu ziyaret nedeniyle alınan meze, içki ve yiyecekler Hazırlama-Ağırlama Komisyonu tarafından satın alındı. Aziz Atatürk’ü karşılama olanağına kavuşamayan Hazırlama-Ağırlama Komitesi üyelerinden Osman Kasapoğlu, Osman Günsan ve Esat Caner, Ünal Türkeş’e verdikleri mülakat yanıtlarında, “Muğla’nın Atatürk’ü karşılayamaması her ne kadar üzüntü kaynağı olmuşsa da, onun ilkelerini, eserlerini, devrimlerini sonuna kadar yüreğinde hisseden Muğla’nın, bu yüce duygusuyla bu üzüntüsünü aştığını” söylemişlerdir.

10 Kasım 1954’te Etnoğrafya Müzesi’nden Anıtkabir’e götürülen Atatürk’ün mezarına Muğla’dan 1 çuval dolusu Muğla toprağı gönderildi. Bu toprak Ankara’ya Kazım Eren tarafından götürüldü. Kazım Eren, sahip oldukları Doğru Yolda firmasına ait bir otobüse Muğlalıları bindirerek Ankara’ya gitti.

1922 Yılı Rumlar'ın Zorunlu Göçünün Muğla'daki İzleri

1922’de Rumların zorunlu göçe tabi tutulmalarıyla kaybedilen nüfus,uzun sürecek durgunluk döneminin başlangıcı olmuştur.Yerel tarihçi Ünal Türkeş bu kırılmayı şöyle ifade etmektedir:

''Muğla Rumlardan arındığı gün bomboş kalır. Uzunoluk değirmeni susar. Fırınların ateşi birden söner. Dülger ve yapıcı sıkıntısı başlar. Andon'un yıllarca yaktığı Saburhane Hamamı soğur. Anlaşılır ki Muğla sınai ve ticari hayatının ağırlığı Rumlarla birlikte gitmiştir..'' (1973:30)

19. yüzyılda Muğla nüfusunun sayısal olarak % 10-% 15'ini oluşturan Rumların, nitelik açısından, ekonomik faaliyetin ve sermaye birikiminin etkin aktörleri konumunda oldukları görülmektedir. Örneğin, Muğla'nın yerleşik Rum ailelerinden Barutçular'ın ekonomik faaliyetteki rollerini Türkeş şöyle anlatmaktadır:

''Göktepe ve Kavaklıdere bölgeleri içinde bulunan Dürüngüme Ormanları Barutçularındır. Bu geniş alan içinde bakır madeni izlerine de rastlanır. Fakat kar şimdilik orman işletmeciliğindedir. Ağırlık buraya verilir. Dürüngüme tepelerinden Nazilli Atça Tren istasyonuna bir dekoliv hattı döşenir. Barutçular kapitalini yıllarca şişiren bu hat sonraları Muğla Kuvayı Milliyecileri tarafından sökülerek Koca Han'da istiflenecek, bir kısmı deniz yoluyla İç Anadolu'ya sevk edilecek, bir kısmı da mezatta satılarak belediyenin gelir kaynağı olacaktır.'' (1973:30)

Barutçular ailesinin Dürüngüme Ormanı’nın işletilmesinde ortağı olan bir diğer tüccar aile de Muğlalı Dimostoklu ailesidir. Ayrıca,Muğla’nın 19. yüzyıldaki eğlencesi olan meyhaneler de Rum meyhaneciler tarafından işletilmektedir. Türklerin de müdavimi olduğu bu meyhanelerin bir özelliği, adalardan kaçak olarak getirilen meze çeşitliliğidir. Bu dönemin ünlü kaçakçısı Hacı Petro ise Muğla’nın bir diğer varlıklı kişisidir. (a.g.e)

1. Dünya Savaşı öncesinde Muğla merkezde yaşayan Rumlar daha çok ticari faaliyetler ve zanaatlarda yoğunlaşmışken, çevre ilçelerde yaşayanlar ise çeşitli üretim faaliyetlerinde aktiftir. 19. yüzyılda Milas’ta gelişen halı üretiminde Türklerle Rumlar arasında önemli bir iş bölümü bulunmaktadır. Sermaye ve tezgahlar Türkler'in elinde olmasına karşın, boyacılık ve desen zanaatları Rumların elindedir. Deri üretimi Muğla merkezde Türklerin işidir, ancak Bodrum’a doğru gidildikçe Rumların ağırlığı artmaktadır. Rumların yoğunlukta olduğu bir diğer alan da zeytin ve zeytinyağı ticaretidir. Ancak yüzyılın sonuna doğru özel çiftliklerle beraber Türkler de zeytin ve yağ ticaretinde etkin olmaya başlamışlardır. Ayrıca Bodrum ve Datça’da yaygın olarak bulunan irili ufaklı cam ve çömlek atölyeleri de Rumlar tarafından işletilmektedir. (a.g.e)

Muğla ve ilçelerinde Rumlarla Türkler arasında açık bir iş bölümü görülmektedir. Bu iş bölümü içinde sanayiye evrilebilecek bütün zanaat dallarında ve bu ürünlerin ticaretinde Rumların, tarımsal üretim ve ticaretinde Türklerin hakimiyeti bulunmaktadır. Zorunlu Göç bu anlamda iki yönlü bir kırılma yaratmaktadır. Bir yanda sanayiye evrilebilecek üretimlerin azalması ve ortadan kalkan birikim olanakları, diğer yandan toplumsal iş bölümünün bozulmasıyla iyice çözülen ekonomik yapı, kırılmanın şiddetini artırmaktadır.

Diğer yandan, 20.yüzyıl başında 10.000 civarında olan Muğla nüfusu, yaklaşık 25 yıl sonra 1927’de 10.129’dur (DİE,2000;2002). Doğal nüfus artışının altında olan bu artış miktarı kentin önemli oranda göç verdiğini göstermektedir. 1927’den 1980’li yıllara kadar kentin nüfus artış hızı,Türkiye’deki nüfus artış hızının önemli ölçüde altında seyretmektedir.Türkiye genelinde %0.23 civarında seyreden nüfus artış hızı Muğla’da %0 10 civarındadır.(DİE,2000:2002).

Hane büyüklüğü açısından bakıldığında Muğla’da doğum oranlarının düşüklüğü dikkati çekse de nüfus artış hızındaki düşüklük bu oranın da altında seyretmektedir. Bu nüfus oranları Muğla kentindeki kırılan gelişme dinamiğinin en belirgin göstergelerinden biridir. Kentin sermaye birikim olanaklarını yitirmesi bir yandan iş gücünün dışarıya göçmesine neden olurken, diğer yandan yetersiz gelir olanakları doğum oranlarını düşürmektedir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus değişimi sürecinde, Türkiye'nin ekonomik olarak kayıpla çıktığını 1930'da Amerikalı diplomat Raymond Hare de rapor etmektedir. (Aktar,2000) Hare, Türk Yunan Ahali Değişimi Sorununun kökenleri ve gelişimi başlıklı raporunda, mübadeleyi, Yunanistan’ın ekonomik olarak kazançlı ama siyasi açıdan zararlı çıktığı, Türkiye’nin ise siyasi açıdan kazançlı olmasına karşın, ekonomik açıdan kayıplar verdiği bir nüfus değişimi olarak yorumlamaktadır.

Saburhane'deydik...

Çardağın altındaki masaya oturduğumda, önce karşı yamaca baktım...

Kiremit çatılı, bembeyaz duvarlı, tertemiz eski evler... Yine kiremit şapkalı bacaları ve duvarlarının ardındaki hayatlarıyla orada, ''değişmeden'' duruyorlar... Birbirlerine saygılı, manzaralarını kapatmadan, sırtlarını dağa yaslayarak...

Sonra, meydanı çevreleyen kahveler, iki fırın, üç bakkal, iki berber dükkânı ve alçakgönüllü, sade Saburhane Camisi...

Onlar da ''aynılar'' ... Hem de insanların oturuş şekilleriyle, suskun ve meraklı bakışlarıyla, güleç selamları ve kısık dedikodularıyla...

Caminin yanında, gövdesindeki oyuğa aldırmadan tarihi yazmayı sürdüren ''koca çınar'' ... Az ilerde de o ''coşkulu yıllar'' da İTÜ'lü öğrencilerle restore edip kafeteryaya dönüştürdüğümüz eski ''şaraphane'' binası... O da sanki 20 yıl önce zamanı durdurmuş gibi...

''Postabaşı'' nın kahvesinden yukarı doğru çıkan sokağın hemen solunda, ''Apostolos'un Meyhanesi'' olarak bilinen, eski ''mektep'' binası da 10 yıl önce yandığı gibi duruyor... Ateşlerden arta kalan ne varsa, sanki bina geçen hafta yanmışçasına, olduğu gibi orada ve ayaktalar...

Karşıdaki kahvelerin arasından giren sokağın içinde de Handan ve İlhan Selçuk 'un evleri... Handan Abla'yı sonsuz dinlencesine uğurladığımızdan beri İlhan Ağabey mutfaktaki kibritine kadar koruyor...

Denebilir ki son çeyrek yüzyıl içinde, Türkiye'nin tarihi kentlerindeki eski semtleri arasında, dokusunu, peyzajını, kimliğini hemen hiç değiştirmeden ''değişen çağı'' yaşayanların başında Muğla 'nın Saburhane Meydanı geliyor... Tek tek eski yapılar yerine, ''kentsel ölçekte koruma'' kararını verip kolları sıvadığımız 1970'lerin sonlarına ait fotoğraflarla bugünü kıyasladığınızda, aradaki fark belki de sadece otomobil modellerinde...

Bir de oturduğum masanın hemen yanındaki Mimar Sinan...

Kahvem geldiğinde, dalmış anlatıyordum:

''- Sinan'ı buraya, 1990'ların başlarında, Muğla'ya göz kulak olsun, Saburhane'yi korusun diye diktik... Görevini nasıl da yerine getiriyor...''

1978'de okulu yeni bitirmiş çiçeği burnunda bir mimar olarak, bu kentin mimarlık mirasını ''tüm dokusuyla'' korumayı benimseyen Belediye Başkanı Erman Şahin 'in imar müdürlüğünü üstlendiğimde, sözde birkaç yıllığına Muğla'da kalacaktık...

Derken öylesine bağlandık ki tam 15 yıl kesintisiz ''kentsel koruma'' mücadelesi... Hem de yine o dönemin popüler örneği Antalya-Kaleiçi gibi ''turistik'' amaçlı değil, doğrudan Muğlalıların kendi evlerinde, kendi sokaklarında ve kendi mekânlarında kalmalarını sağlayarak...

Yani, tarihsel ve geleneksel kent mirasını ''yaşatarak'' korumayı hedefleyerek...

Muğla'da yapıtı olmayan Sinan'a işte bu ''gençlik emeğimizi'' emanet etmek için heykelini Saburhane Meydanı'na dikmeyi önermiştim; kabul edilmişti... Sonra da içimiz rahat İstanbul'a gitmiştik...

Şimdi bakıyorum, dileğimizi nasıl da yerine getirmiş; sadece tarihi semti değil, mimarlıktaki o ilk yıllarımın coşkusunu da korumuş, kollamış...

Yanıbaşında kahvemi içerken düşündüm...

Yıllar sonra bir gün, Sinan'ın ''İstanbul'daki türbesinin'' önünde, işte o vaktiyle bir kenti kurtaran duygularımın yeniden yüreğimde kabarmasına neden olan ''şansımı'' da tıpkı Saburhane gibi Sinan'ın ''korumasına'' emanet etmekte ne kadar haklıymışım...

Masamdaki Saburhaneli dostlar çoğaldılar... Kahveci çayları yeniledi... Onlar dinledikçe ben de anlatmayı sürdürdüm:

''- Buralar artık yaşama, kente, anılara ve geleceğe değer veren herkesin buluşma yeri olmalı... İnsanı insana bağlayan birliktelikler buralarda derinleşmeli... Yeniden duyulan heyecanlar, buralarda da yaşanırsa, eminim ki bir daha artık kolay yitirilmez...''

Çünkü geçmişin tanıkları, bize aslında ''kendimizi'' anımsatıyor...

Saburhane'deki masadan kalkarken son cümlem, ''Meğer bunu nasıl da özlemişim'' oluyor...

26 Nisan 2015 Pazar

Muğla'da koruma savaşımının "diğer" yüzü

Muğla'nın adından, pek çok yazıda, ''az sayıda korunan kentlerimizden biri'' diye bahsedilmekte.

Gerçekten de öyle. Kentteki sivil mimarlık örneklerinin tescil edildiği ve kentsel SİT alanının belirlenerek koruma imar planının uygulanmaya başlandığı 1978'lerden bu yana geçen yaklaşık on yıl içinde, belediye yönetiminin korumaya olan saygısı ve kent halkının da aynı saygıyı büyük ölçüde paylaşması sonucunda, Muğla bugün bir ''örnek'' olma durumuna geldi.

1978-1981 yılları arasında Belediye İmar Müdürlüğü görevini yürüten, daha sonra da, bir yandan serbest olarak mesleğini sürdürürken, diğer yandan da Muğla'daki koruma çalışmalarına aktif olarak katılan Oktay Ekinci, ''Yaşayan Muğla'' adlı kitabında, Muğla'yı ve koruma çalışmalarını yeterince tanıtmıştı. Ancak, konunun bir başka ve ''önemli'' yanı kamuoyunda pek bilinmiyordu.

Muğla'daki koruma çabaları da, -belediyenin olumlu tutumuna rağmen- pek öyle 'güllük-gülistanlık' bir ortam içinde yürümüyordu. Ülkenin her yerinde olduğu gibi, burada da, özellikle yap-satçı çevrelerden destek gören kesimler korumaya karşı çıkıyor ve zaman zaman da sertleşen dozlarda, bu çabaların üzerine gidiyorlardı. Yani, Muğla'da da, ''tarihi çevre ve mimari mirasın korunması'' için sürdürülen savaşım, bir noktadan sonra gelip, ''ilerici düşünceyle, tutucu çevrelerin arasındaki'', dünya görüşü farklılığından ve çıkar ilişkilerinden kaynaklanan tartışmalara dayanıyordu.

Nitekim, son günlerde bu "tartışma" yeniden şiddetlendi. Muğla'daki muhafazakâr çevrelerin yerel yayın organı olan Hamle gazetesi, tescili bir eski yapıyı satın aldıktan sonra, bu yapıyı yıkıp, yerine yeni bir bina inşa edebilmek için, ''tescilden düşürme'' isteğiyle Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu'na başvurdu. Kurul, bu talebi önce kabul etti; fakat daha sonra belediyenin yapı hakkındaki bilgileri kurula sunması üzerine, kararından vazgeçerek, tescili kaldırmadı.

Bu gelişme üzerine, "Milliyetçi-Medeniyetçi" Hamle gazetesinde, sahibi ve başyazarı Hüseyin Nizamoğlu'nun kaleminden, yeni çıkan yönetmeliklerde, "belediyeden yetkilerin alındığına" değinen ve böylece de Muğla'da "sit olayının çözüldüğünü" savunan bir makale yayınlandı. Kentte, korumaya -açık veya gizli- karşı çıkan gruplar, bu makaleye sarılarak, "SİT'in kalktığını ve kâbusun sona erdiğini" yaymaya başladılar.

Dedikoduların "gerçek gibi sanılmaya başlanması" tehlikesi üzerine de, bölgedeki demokratik çevrelerin yayın organı "Halkçı-Devrimci-Toplumcu" İlk Adım gazetesinde, Oktay Ekinci'nin kaleminden bir "karşı makale" yayınlandı. Böylece, "koruma" tartışması yeniden alevlendi ve karşılıklı birkaç yazıyla sürdü. Aşağıda, koruma için sürdürülen savaşımın, İstanbul'dan Muğla'ya kadar, hemen her yerde, aynı zamanda "tutucu düşünceyle ilerici düşünce" arasındaki bir savaşım olduğunu belgelemesi bakımından, Muğla'daki bu ilk gazetede arka arkaya çıkan makaleleri MİMARLIK okurlarına sunuyoruz. Konuya, "milliyetçi-medeniyetçi" çevrelerle, "halkçı-devrimci-toplumcu" çevrelerin nasıl yaklaştıklarım göstermesi açısından ilgiyle karşılanacağını umarak...

Sit olayı çözüldü sayılır 
Hüseyin Nizamoğlu  
Günümüze kadar belediye başkanlarının adeta öç alma veya fırsatını kollama, adam ayırt etme gibi tarafsızlıkla hiç ilgisi olmayan davranışlarından çok şükür ki vatandaşlar kurtulmuştur. 10 Aralık 1987 gün ve 19660 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan yönetmelikte belediyelerden hiç bahsedilmiyor. Valiler - Kaymakamlar yetkilidir. Bu yönetmeliği çıkaranları Allah, Türk milletinin başından eksik etmesin diyorum.

Hangi binalar sit sayılacaktır?

1-19. asırda inşa edilmiş olacak,
2- Korunması gerekli yerlerin içinde veya çevresinde ise (Eskihisar veya Bodrum Müzesi gibi),
3- 20. yüzyılda yapıldığı halde, İstiklâl Savaşı sırasında kullanılmış tarihi günlerin hatırasını taşıyan, Atatürk'ün ikamet ettiği veya Kuvayi Milliye Karargâhı gibi,
4- Gene 20. yüzyıl yapısı olmasına rağmen, Osmanlı ve Selçuklu mimari stilinde olanların dahi, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce daha evvelden korunuyorsa, eski eserler uzmanları ile vilâyeti temsil eden heyetlerin hem fikir olması şartı ile korunmaya alınabiliyor.
5- Korunmaya alınan yerler bundan böyle sözle korunmayıp, imarı devamlı yapılacaktır.

Yönetmelikte, kentsel sitler, arkeolojik sitler, tabii sitler olarak üç ana bölümde mütalaa edilecektir. Ayrıca tek yapılar olarak bahsi geçen bölümde ilk önce Vakıflar Genel Müdürlüğü bir görüş getirecektir. Eski Eserler Genel Müdürlüğü'nü de ilgilendirmiyorsa en yetkili makam valilik oluyor. Bir yer sit tescilli ise korunmasından valilik veya ilçelerde kaymakamlık sorumludur. Aynı şekilde eskiden sit olmuş ise, kaldırılması ve gerekenin yapılması valilik kanalı ile yürütülecektir. Yönetmeliği okuyunca, Muğla Belediyesi'nin hissiyatına dur denilmiştir. Öyle bir hissiyat ki, benim binam sit değildir diyen ve bunu Eski Eserler ve Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu kararı ile ispat eden kuruluşa üç ayrı dava açılabilmiştir. Biz diyoruz ki, makamlar baki değildir. Asıl olan yetki dışı kalınca nasıl bir şahsiyet ortaya çıkacaktır, merak ediyoruz.

SİT olayı çözüldü sayılır 
Oktay Ekinci 
Bu yazımın başlığı, sayın Hüseyin Nizamoğlu'nun 23 Aralık 1987 günlü HAMLE gazetesindeki makalesinin başlığı ile aynıdır. Çünkü, gerçekten de son yasal düzenlemelerle "sit olayı çözüldü sayılır". Ancak bu "çözülme" sayın Nizamoğlu'nun dilediği yönde değil yani, Muğla'nın "yaşanılır bir kent olmasında" en önde gelen etmen olan ve tarihsel kişiliğini kimliğini oluşturan geleneksel mimarlık ürünlerinin "artık" kolayca yıkılabileceği yönünde değil, tam tersine bu eşsiz zenginliğin korunmasında nasıl bir yöntem izleneceği ve kimlerin, hangi kurumların yetkili ve sorumlu olacağının berraklaşması yönündedir.

Açayım: Sayın Nizamoğlu makalesinde, 10 Aralık 1987 günü Resmî Gazete'de yayımlanan yönetmelikten söz ederek, eski eser yapılar üzerinde bundan böyle belediyelerin yerine "Valiliğin yetkili olduğunu" ileri sürmekte, bundan hareketle de, "eskiden sit olan" yapıların "kaldırılması" ve "gerekenin yapılması" (yani yıkılmalarının kolaylaştığım "ima " etmektedir. Nitekim, bu yazıdan sonra şehirde, "sit kalkıyor" gibisinden birtakım da dedikodular dolaşmıştır. Üzülerek duyduğuma göre bazı "mimar"lar da bu dedikoduya katılarak, meslek onurlarını ve "varoluş nedenlerini" çiğ- neme pahasına, kültür mirasımızın hızla yokolmasına neden olan düşünceyi desteklemişlerdir. Üstelik, Mimar Sinan'ı ölümünün 400. yılında anmaya hazırlandığımız şu günlerde. Hemen belirtmeliyim ki, tarihi evlerimizin korunması konusunda -sayın Nizamoğlu'nun umduğunun aksine- Valiliğin de en az Belediye kadar duyarlı olduğuna ve olacağına inanıyorum. Çünkü, bu eserler, salt bu "beldenin" değil tüm ulusumuza ait kültür mirasımızın birer parçalarıdır, bu nedenle de sit alanlarına ve eski eser yapılara belediyeler sahip çıkmasalar bile, devleti en üst düzeyde temsil edenler sahip çıkarlar ve belediyelere de bu yönde uyarılar, hatta Kültür ve Turizm Müdürlükleri kanalıyla da denetlerler. Sayın Nizamoğlu'nun, Muğla Belediyesi'nce korunması yönünde gayret gösterilen yapıların yıkılabilmesi için, üzerlerindeki "eski eser" kayıtlarının kaldırılmasında "yetkilerin valiliklere geçmesini"ni bir "çö- züm" olarak göstermesi ve buna umut bağlaması şanssızlık olmuştur. Kaldı ki, sözü edilen yönetmelik ve buna bağlı en son yasal düzenlemelerin en önemli "yeniliği", yine sayın Nizamoğlu'nun savının tersine, BELEDİYELERİN DE KORUMA KARARLARINA KATILMALARI'dır. Eskiden, Anıtlar Yüksek Kurulu'nda, korumaya yönelik alınan kararları uygulamakla yükümlü olan kurumlar temsil edilmezlerdi. Yeni yasa ile olu- şan "Kültür ve Tabiat Varlıklarım Koruma Kurulları"nda ise; (ilgili genelge maddesini aynen alıyorum) "GÖRÜŞÜLECEK KONU BELEDİYE SINIRLARI İÇİNDEYSE BELEDİYE BAŞKANI VEYA TEKNİK TEMSİLCİSİ, DIŞINDA İSE İLGİLİ VALİLİKÇE SEÇİLECEK TEKNİK TEMSİLCİ" görev alacaklardır. Yani artık, yerel yönetimler, salt "karara körü körüne uyan" değil, "karara katılan" ve dolayısıyla kararları "inanarak" uygulayan kurumlar olmuşlardır. Daha açığı, belediye eskiden "yetki dışında" iken, bugün artık tam bir sorumluluk yükü altında yetkili kılınmıştır. Sayın Nizamoğlu'nun makalesi bilimsel olarak da yanlışlıklar içeriyor. Örneğin "hangi yapılar sit sayılacaktır" derken, bir yapının "sit " olamayacağım, ancak "eski eser" ya da "tescil edilmiş sivil mimarlık örneği bina" olabileceğini, çünkü "sit" kelimesinin "birçok yapıdan oluşan bir yerleşme" anlamına geldiğini, kökünün antik dönemlerdeki "site"lere (yani "kent" - lere) dayandığını, yasalarda da korumaya alman bir yapıya değil, bir bölgeye "sit " denildiğini bilemediğimde sergilemiş oluyor. Bilmemesi doğaldır. Çünkü kendisi mimar ya da bu konuda yetkin bir uzman değildir. Ancak "doğal olmayan" başında "milliyetçi-medeniyetçi" yazan bir gazetemizde, ulusal kültürümüzün yaşayan örnekleri olan eski eser binaların korunmasına karşı böylesine bir tepkinin gösterilmiş olmasıdır. Oysa ki bir ülkenin uygarlık (medeniyet) düzeyi, tarihsel-doğal ve kültürel değerlerine karşı gösterdiği saygıyla da ölçülür. Politikada, gerçekleri irdelemek yerine, "şanlı tarihimize" dört elle sarılmak, buna karşılık uygulamada, kişisel kazançlar uğruna tarihi değerleri yok etmek üzere çaba göstermek, hangisinde "içten olunduğu" konusunda insanı haklı bir şüpheye götürmektedir. Muğla Kentsel Sit Alanı'nın ve bu alan içinde özgün karakterleriyle yer alarak tarihsel dokuyu tamamlayan eski eser yapıların korunabilmeleri yö- nünden çabalarımızı sürdüreceğiz. Son yasal düzenlemelerle, bu çabaları- mızda izlenmesi gereken yol ve yöntemlerin neler olabileceği konusunda bugüne dek belirsiz kalmış bazı noktalar da "çözümlenmiştir". Konunun önemine ve ayrıntılarına gelecek yazılarımda tekrar değineceğim. Ancak, bitirmeden. 20/6/1987 günü Bodrum'da yapılan Yüksek Kurul toplantı- sında alınan Muğla ile ilgili 3371 sayılı kararı, "sit kalkıyor" dedikodusunu yayanların dikkatlerine sunmak istiyorum. Bu son toplantıda; "...Anıtlar Kurulu'nun kararı ile onaylanan Koruma amaçlı imar planlı hükümlerinin geçerli olduğuna... kentsel sınırlarının devamına... 189 adet taşınmazın korunmalarının devamına ayrıca bunlara ek olarak 6 adet yapının daha tescil edilmelerine... (ve yine eski duruma ek olarak) Saburhane meydanımn KORUNACAK MEYDAN olarak tesciline..." gibi kararlar verilmiştir. Kurulun aynı kararında yer alan son bir madde ise şöyledir: "...tescil kaydı kaldırılan 344 ada 7 ve 8 parsellerde bulunan taşınmazın yeniden incelenmesine..." Bu, "yeniden incelenmesine karar verilen" taşınmazın sahibi, "kurulun, kararını gözden geçirmesine neden olacak kadar " değerli bir yapıya sahip olmasından ötürü ne kadar övünse azdır. Elbette ki "milliyetçiliğinde" içten ise...

Nasıl bir "YENİ"? 
Oktay Ekinci  
Dostlar soruyorlar:
-SİT alanını bu kadar çok savunmak, bir noktadan sonra ''yeni''ye karşı çıkmak, yani, ilerlemeyi, çağdaşlaşmayı reddetmek olmuyor mu? " "Kırmamak" için devamını söylemiyorlar ama aslında sorulan şu oluyor: — "Gericilik olmuyor mu? " Soruyu tartışmadan önce, Sabahattin Kudret Aksal'in BİR SABAH UYANMAK adlı şiirinden bir bölümü birlikte okuyalım: Bir sabah ellerin cebinde çık evinden Ceketin iskemleye asılı kalsın Bekleyedursun dostun Kahvede Bugünlük vazgeç öyle dolaş çiçek kokan sokaklarında Güzel şehrinin (...) Özellikle son iki satırda "çiçek kokan sokaklar" ve "güzel şehir" deyince, yaşadığımız kentin nereleri gözlerimizin önüne geliyor? Eski evlerin bulunduğu sokaklar, mahalleler... değil mi? Beyaz badanalı tertemiz duvarların üzerinden sarkan asmalar, sizi dostlukla karşılayan kuzulu kapılar, perdeleri özenle bağlanmış küçük, sevimli pencereler, hem evi, hem de sokakta yürüyenleri bir ana gibi sarıp, sarmalayan, koruyan geniş ahşap saçaklar çağrıştırmıyor mu bu şiir? Yoksa, genzimizi yakan isli havasıyla, her an üzerimize hızla yaklaşan otomobilleriyle, gökyüzünü görebilmemiz için boynumuzu kırarcasına başımızı yukarı- ya kaldırtan tek düze apartmanlarıyla "yeni ve modern" mahalleler mi? Genel bir yaklaşım içinde, elbette ki, "yeni " dururken "eski"ye sarılmak tutuculuktur. Ancak; "yeni" , eğer "eskinin" güzelliklerini, insana değer veren özelliklerini alıp DAHA İLERİ BlR DÜZEYE getirebilmişse, gerçekten "yeni " olur ve ilerlemenin bir göstergesi kabul edilir. Ama, bugünkü pek çok örnekte gördüğümüz gibi, "daha yaşanılır bir çevre" yerine, insanı kendine "yabancılaştıran" ve eskisinden daha sağlıksız bir ortamda barınmaya mahkûm eden bir uygulama var ise, bunu "yenidir" diye mutlaka kabullenmek, "ilerlemeyi" değil, tersine "gerilemeyi" hoş görmek demektir. Çünkü, İLERİCİLİK ile GERİCİLİĞİN EN TEMEL ÖL- ÇÜTÜ "İNSANA, TOPLUMA OLAN SAYGI"dır. İnsan onuruna yakışır bir yaşamın koşullarını yaratmaktır. Sit alanı, bu anlamda, geçmişteki bu saygınm ve bu onurun bir ürünü olarak doğmuştur. Çünkü sit alanını, "tek amaçları kâr olanlar" değil, tek amaçları "yerleşik bir düzen içinde yaşamak isteyenler" kurmuşlardır. Bu "temel " nedenden ötürü de, sit alanındaki yapılar, kullanıcının öz kültürüne ve alışkanlıklarına göre biçimlenmişlerdir. "Daha pahalı satılma, öncelikle para kazandırma" hedefine göre değil. Aynı şekilde, sokaklar, meydancıklar, arastalar da "şehirlilerin" ortaklaşa yararlanabilecekleri şekil ve ölçülerde ortaya çıkmış, komşuluk ilişkileri "mahalleli dayanışması" içinde sürmüştür. Bugün bile, sit alanındaki bir sokağın iki ayrı başındaki evler arasında "komşuluk" kurumu hâlâ yaşamaktadır. Oysa ki "modern mahalleler de" , aynı apartmanda oturup, hiç görüşmeyen, dahası selamlaşmayan bir dolu insan bulunmaktadır. Kuşkusuz, bundan ötürü şöyle bir sonuca da ulaşmamak gerekir; " o halde, yeni kurulan mahalleler de aynen eskisi gibi yapılsın, evler de eskisi gibi olsan..." Bu "nostaljik" (geçmişe özlem duyan) mantık da, insanı "fes giyilsin, şalvar giyilsin, yerde oturup yemek yensin, haremlik-selamlık olsun.. " gibi gerçekten gerici bir tutuma itebilir. Bu noktada önemli olan, günümüzün çarpık ve çıkarcı kentleşmesine alternatif olarak salt "dünü " ve "geçmişi" görmek değil, kültür mirasımızın -yinelemiş oluyorum- İNSANA VE TOPLUMA DEĞER VEREN ÖZELLİKLERİNİ ALIP, bu yö- nünün yaşatılmasıyla daha çağdaş ve bugünün gereksinmelerine de cevap verecek ç#?ıjmlemelere ulaşılmasıdır. Yani, güncel deyimiyle, "geçmişten ders almak"tır. Geçmişi taklit etmek değil. Bir sabah (veya bizim yaptığımız gibi gece), evinizden çıkın, sit alanındaki sokaklarda şöyle bir dolaşın, hak vereceksiniz.

Hangi yapı ve hangi belediye 
Hüseyin Nizamoğlu  
13 Ocak -1987- tarihli llkadım'da benim yazıma cevap niteliğinde sayın mimar Oktay Ekinci'nin yazısı çıktı. Benim yazımın da, onun yazısı- nın da başlığı aynı. SİT OLAYI ÇÖZÜLDÜ SAYILIR. Evvela şunu belirtmeliyim ki, sayın Ekinci, yayımlanan yönetmelikteki hükümleri kendi inanana göre yorumlamaktadır. Muğla'mızda bir SİT alanı vardır. Ayrıca, korunması gereken binalar da mevcuttur. Ancak, bir zamanlar SİT damgası haksız yere vurulan birçok binanın da SİT durumları kaldırılacaktır. Buna ne sayın Ekinci'nin ne de belediye başkamnın gücü yetmeyecektir. Çünkü bazı binalar var ki benzeri eş, dost, akraba binaları SİT dışı bırakılmıştır. Bu kadar hissi ve bilinçsiz ellere düşen bu işlem elbette bozulacaktır. Türk büyüklerinin portrelerini mahzenlerde çürümeye terk eden fikir, nasıl oluyor da milliyetçilik ile tarihin bir bölümünü korumayı denk tutuyorlar? Gazi Osman Paşa Marşı'nı, 27 Mayıs türküsü haline getiren zihniyet mi bizim muazzam tarihimizi koruyacak? Saburhane meydam ile şaraphaneyi dillerine dolayıp kaldılar. Türk ve Müslüman geleneklerinde mezar taşları gibi meydanları mı var? Yoksa şarap içme veya üretme geleneğimiz mi var? Korumaya alınan semtteki, Muğla dili ile gavur yapıları mı bizim tarihimizdir? Saburhane Camisi vakıflar tarafından korumaya alınması gerekir. Hemen onun yanındaki milli ve dini törenlerin yapıldığı meydan nasıl olur da antik mezarlık olur? Bir festival düzenleniyor, Muğla bacası mimari özelliği bakımından amblem olarak kabul ediliyor. Çok yerindedir. Çünkü o baca ki, tarihimizi simgeler. Ama diğer birçok ilave ve işgüzarlık çok bilmişlerin işi değil de nedir? Yeni yönetmelikte vali yetkilidir diyorum. Sayın Ekinci ise Belediye yetkilidir demiyor da, müşterek sorumludur diyor, öyle olduğunu kabul etsek bile, bu komisyona vali orada iken Belediye Reisi başkan olur mu? Başka türlü sorulabilir. Vali mi, Belediye Başkanını görevden alabilir, yoksa tersi mi olur? Görüldüğü gibi bu iş bitmiştir. Tarihi olanları hep birlikte koruyacağız, eğer değilse de en kısa yoldan vatandaşın yakasını bırakacağız efendim. Bizim binaya gelince, sayın Oktay Ekinci, Bodrum'daki Anıtlar Kurulu kararını bize hatırlatıyor. Bizim bina için yeniden incelenecek denilmiştir diyerek eğer milliyetçiliğinizde samimi iseniz diyor, böyle bir binaya sahip olduğunuz için şanslısınız diyor. Bizim bina, tarihi olduğu için değil, birilerinin inadına şinıHüik kurban seçildi. Ama eğer mimari tarif veya adı geçen korunması gereken binalar hep böyle ise size mimar diplomasını verenlere ne demeli bilmem ki? Mimarlar Odası'nın seçimi yapılmıştır. Şu anda kimlerin seçildiğini bilmiyorum. Eğer sakallıların elinde kalacaksa batsın bu ülke iyi mi? Ben Milliyetçiyim, tarihime sadıkım. Amma gavur yapılarına ille de benim diyemem, tarihim ile hiçir ilgisi olmayan, atalarımın mimarisi ile de hiç ilgisi olmayan yapılara sahip çıkamam. Çünkü inançlarıma terstir.

ODTÜ'ne ve Bölge Kurulu'na teşekkürler 
Oktay Ekinci 
Postacı ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanlığı'nın mektubunu getirdiği sırada, 22 Ocak tarihli HAMLE'yi okuyordum. Sayın Nizamoğlu, yeni aldıkları evin, "korunması gerekli bir kültür varlığı olmasından ötürü övünmeleri gerektiğini" söylememe oldukça içerlemiş olacak ki "eleştiri sınırlarını aşan" cümleler kullanmıştı. Örneğin, şöyle diyordu: "...Korunması gereken binalar hep böyle ise size mimar diploması verenlere ne demeli bilmem ki?" Düşündüm. Tekrar bir yanıt vermeli mi? Yoksa, artık değerlendirmeyi okuyuculara mı bırakmalı? Nizamoğlu bu sözü ile, salt bize değil, aynı zamanda Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu'ndaki profesörlere, doçentlere ve diğer uzmanlara da "diploma verenlere" dil uzattığının farkında mıydı? Çünkü, binasına "eski eserdir" kaydını koyan biz değildik, kurul üyeleriydi. Dahası Anıtlar Yüksek Kurulu'nda, "bize diploma verenlerd e bulunuyordu... Nizamoğlu, binasını yıkamadı diye bilim ve kültü- re göstermesi gereken saygıyı nasıl da bir kenara bırakmıştı. İşte "Türkiye gerçeği"!.. istanbul'da nasılsa Muğla'da da aym gerçek yaşanıyor. Bir bilim yuvamız, mimari mirasımızın korunması yönündeki çabaları- mızdan ötürü, "jürilerine katılmaya" çağırarak bizleri onurlandırıyor, beri yanda ise, bir "milliyetçi" gazetenin "Muğlalı" başyazarı, bu çabaları- mızdan rahatsız olup, "bize diploma verenlere" söylenecek kadar hırçınlaşabiliyordu. Böylece de, tarihsel ve doğal çevrelerimizin hızla yok edilmesinden hangi çevrelerin sorumlu olduğu da açıkça ortaya çıkıyordu. Sözde "tarihe saygılı" olan, ama, iş çıkarlarına gelip dayandığında, bilime ve diplomalara saldırmaktan bir an bile geri durmayan çevrelerdi bunlar. ODTÜ'nün çağrısı, Nizamoğlu'na yeterli bir yanıttı. En iyisi O'nu HAMLE okuyucularıyla baş başa bırakıp, koşarak ODTÜ'ne gitmek ve "koruma nöbetini bizlerden devralacak olan" öğrencilerin Muğla'yı daha iyi tanımalarına yardımcı olmaktı. Öyle yaptık. Ankara'nın yolunu tuttuk. * * * ODTÜ Mimarlık Fakültesi'nin stüdyo salonundayız. Dört duvarı boydan boya Muğla projeleri işgal etmiş. Geçtiğimiz Ekim ayında gelerek bir hafta süreyle SİT alanında araştırma yapan öğrenciler, yaklaşık üç aylık geceli-gündüzlü çalışmalarıyla ortaya çıkardıkları çizimleri haklı bir gururla sergiliyorlar. İşte Şeyh Camii sokak 2% ve 30 parseldeki "Hacı Hamzalar" evi. Kuzulu kapısı, hayatı, verendası, sofası, baş odası, havuzu, saçakları, bacaları, tavan süslemeleri, oymalı kapıları, dolapları, elmalıkları, ocakları ve hatta "deve damı " ile bir anıt gibi ODTÜ'de başköşeye kurulmuş. Kendisini sayanlar ve koruyanlara teşekkür ediyor. İşte "dibektaşı bölgesi". SİT alanının Tüccar Hoca Mescidi ile İskender Çıkmazı arasında kalan kesimi. Evleri, sokakları, avluları ve hatta bu bölgede yaşayanların gelir durumları, yaş ortalamaları, kiracı ya da ev sahibi olmaları, işleri, meslekleri ve tüm özellikleri ile akademik araştırmanın merceği altına alınmış. Bu bölgede, "bizi çıkar çevrelerinin yıkımlarından koruyun" dercesine kendini bilimin kucağına emanet etmiş. Öğrenciler, iki gün boyunca, SİT bölgesinin ve mimarlık mirasımızın en değerli örnekleri olan evlerin nasıl korunacağını konu alan projelerini anlattılar. Biz de, Muğla'mn koşulları içerisinde, bu projelerin, nasıl gerçek- çi olabileceğini onlara anlattık. Deneyimlerimizi aktardık. Hocalarının "genel" yaklaşımlarına, Muğla'ya has "özel " durumları ekledik. Ve sonuçta, iki gün boyunca "yıkıcı düşüncelere karşı" Muğla'mn korunmasında ne gibi önlemler alınabileceğini tartıştık, öğrenciler ise, gerek hocalarından, gerekse bizden "geçer not " aldılar. Aslında, çalışma bölgesi olarak Muğ- la'yı seçmelerinden ötürü, daha başlangıçta bizden "geçer not " almışlardı bile... * * * Muğla'yı ODTÜ duvarlarında bırakıp döndüğümüzde, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulu üyeleri de Muğla'ya gelmişlerdi. SİT Alanının ve Karabağlar'ın daha etkili olarak nasıl korunabileceği konusunda, "yerinde inceleme yapmayı" ve gündemlerindeki Muğla konularım belediye ile görüşüp "yerinde" bakarak karara bağlamayı uygun görmüşlerdi. Bu, yeni yasayla oluşan kurulun henüz 2. toplantısıydı. Bir hafta önceki ilk toplantıda Muğla konuları öne alınmış, ikinci buluşmada ise Muğ- la'ya gelinmeye karar verilmişti. Ankara yorgunluğunu atmadan, kurul üyeleriyle de Muğla'daki mimari zenginliğin ve SİT'in korunması ile ilgili sorunları görüştük. Çabalarımızı aktardık, destek verecekleri konuları belirledik. Sonuçta, onlar da, bu tarihi kentin "sahipsiz olmadığım" bir kez daha gördüler ve içleri rahat ederek İzmir'e döndüler.

12 Nisan 2015 Pazar

Muğlamızın geçmişi

Şehrimizin geçmişi ile ilgili internet sitelerinde ve kaynak kitaplarda pek çok dağınık bilgiler gördüm. Sonunda şehrimizin geçmişi ile ilgili tüm verileri bu sayfada toplamaya karar verdim.

Geniş Muğla tarihi

Şehrimizin geçmişi oldukça eskidir ve M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanır. Kronolojik olarak özetlersek:

-M.Ö. 3400: 'Karya' isminin bölgeye M.Ö.3400 yıllarında gelen kavimlere önderlik etmiş 'Kar' isimli bir komutandan kaynaklandığına ilişkin tezler öne sürülmektedir. Bölge çağlar boyunca 'Karya' olarak anılmış ve kuzeyde Söke, Aydın, Nazilli üzerinden başlayıp güneyde Dalaman Çayı'nın denize döküldüğü yerde biten Karya bölgesi, kuzeyinde Lidyalıların, güneyinde Likyalıların ve Anadolu içlerinde de Frigyalıların hüküm sürdüğü bölgelere komşu olmuştur. Karya’nın toplu yerleşim merkezleri Muğla ve Milas’tır.

Bu çağda Karya bölgesi, Ege Denizi’nden gelen Yunan sömürge dalgalarına sahne olur. Birinci sömürge dalgası sonunda Datça üst ve alt Knidoslarla Bodrum yerleşim birimleri oluşur. İkinci sömürge dalgasının yaratmış olduğu bir şehir yoktur. Üçüncü sömürge dalgası sonunda meydana gelen yerleşim merkezleri şunlardır: Dalaman (Daldala), Fethiye (Telmessos, Tlos, Xhantos-Kınık, Patara-Minare, Tlos-Eşen) Stratoneika-Eskihisar, Nakrasa-Karakuyu ve Akassos-Bozüyük.
-M.Ö. 3000: Şehrimizin şimdiki yerine Kargalıların hakim olduğu biliniyor.

-M.Ö. 2500: Bu tarihte şehrimize Luvilerin yerleştiği ifâde edilir.  Fakat bu hususta tarihî kesin deliller henüz ele geçmiş değildir.

-Hitit dönemi: Eldeki bilgiler, bu tarihten sonra şehrimize Hititlerin hâkim olduğunu ve şehrimize Lugga ismini verdiklerini göstermektedir. Hitit İmparatorluğu'nun iç savaş ve iktidar kavgaları ile zayıflayıp yıkılması üzerine bölgeye Frigya Krallığı hâkim oldu.

-Frigya dönemi: Bu döneme ait bilgi yoktur.

-Lidya Krallığı: Frigya Devleti'nin yıkılışı ile bölge Lidya Krallığı'nın eline geçti. Bu dönemde Ege adalarında oturan Dor'lar ve Ion'lar da yöreye göç etmiş, bu bölgenin kıyılarında Dor siteleri kurdular.

-Persler dönemi: Pers Kralı Kiros, M.Ö. 546 yılında Lidya Devleti'ni yıkınca Muğla'yı da işgal etti ve burayı 'satraplar' aracılığıyla yönetti.  Büyük İskender'in ordularıyla gelişinde Muğla bölgesi bir Karya satrapı tarafından yönetilmekte idi.

-Büyük İskender dönemi: MÖ 334 yılında Karya'ya gelen Büyük İskender bölgemize Bodrum-Gümüşlük kapısından girmiştir. Perslerin çekilmesiyle ortaya çıkmış kardeşlerarası bir saltanat kavgasıyla karşılaştı. Kardeşlerden Ada ve ağabeyi ve kocası Hidrieus ile Mausolus ve kızkardeşi ve karısı Artemisia, diğer kardeş olan Piksodaros'un isyanı ile karşı karşıyaydılar ve bu nedenle kuzeye Alinda'ya (Karpuzlu) çekilmişlerdi. Ada Alinda'nın anahtarlarını Büyük İskender'e göndererek kendisini annesi olarak kabul etmesini istedi. İskender de bu isteği kabul ederek Ada'yı Karya satraplığına getirdi. Ancak ertesi yıl İskender'in Likya'ya geçmesiyle Piksodaros ablası satrap Ada'yı öldürerek yerine geçti (M.Ö. 333)İskender'in haznedarı Filotas'ı satraplığa ataması da asayişi sağlamadı ve İskender'in uzaklaşmasıyla bölge Bergama ve Roma egemenliğine kadar (yaklaşık iki yüzyıl) sürecek bir anarşi döneminin içine düştü.

-Bergama Krallığı dönemi: Şehrimiz M.Ö. 189 yılında Bergama krallığının hakimiyetine girmiştir.

M.Ö. 133:  Bu tarihte Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasıyla da Karya, Bizans İmparatorluğu içinde kaldı.

-Anadolu Selçukluları dönemi: Selçuklu döneminde bölgemizin Türk ve İslam cemaatlerine yaylak ve otlak durumuna geldiğini Paul Vittek’in 1944 yılında Türk Tarih Kurumunca basılan, “Garbi Küçük Asya Tarihine Ait Tetkik Kitabı”ndan öğrenmekteyiz. Vittek, bölgede kurulan Menteşe Beyliği’nden çok önce, yöreye Türkmen boylarının yerleştiğini söyler.Henüz sahillere inmemiş olan bu boyların, sahilleri gören yaylalara yoğun şekilde geldiklerini ve bu yaylalarda geniş otlaklara sahip olduklarını kaydeder.



Kütahya’dan Muğla’ya gelen ilk Oğuz boyları şunlardır: Horzum, Yahşibey, Kızılcakeçili, Balyabolu, Alayuntlu, Ekerer, Hamza, Emirali, Bart ve Köyceğiz cemaatleri. Bu cemaatlere “Menteşe Kayıları” denir. Sayı ve dağılım bakımından Konya ve Ankara Kayıları’na oranla daha topludurlar. Beçin merkez olmak üzere, kuzeyde Çine ve Selçuk, güneyde Köyceğiz’e kadar tirler halinde yayılmışlardır. Menteşe Kayıları önceleri Konya Kayıları gibi yarı göçebe yaşarlarken, Kanuni fermanları ve yasalarıyla göçebelikten yerleşik tarım toplumu haline gelmeye başlarlar. Menteşe Kayıları Kütahya göçlerinden ve Karya fethinden önce, Isparta ve Denizli bölgesine yerleşen ve sayıları İbn-i Said’e atfen Ebu’l Feda tarafından 200 bin çadır kaydedilen eski uç Türkmenidirler. Yöremize Moğol istilası sonunda geldikleri kaydedilir. Bunların doğuda kalan boylarına “Türkmen”, kendilerine “Yörük” denir.

Menteşe Kayılarının toplu yerleşimleri şu merkezlerde olmuştur:

Nasuh ve Musa tirleri (Veled-i Mustafa) Beçin,
Mustafa tiri (Veled-i İbrahim) Milas,
Hızır tiri (Veled-i Aydoğdu) Beçin,
Halil tiri Beçin-Acısu,
Demirci İbrahim tiri Eskihisar,
Mustafa tiri (Veled-i Hasan Fakıh) Beçin,
Resul tiri (Veled-i Davut) Beçin,
Mehmet tiri Bozüyük,
Hazma tiri (Veled-i Bayezid) Çine,
İsabalı tiri (Veled-i İvaz) Balat-Çine,
Halil tiri, Mandalyat,
Kara Üveys Zaim tiri, Köyceğiz

Bu cemaatler kolonizatör Türk dervişlerinin emrindedir. Özellikle 14. ve 15. yüzyıllarda bu dervişler, aşiretler arasında çok itibara eriştiler. Bu nedenle göçebe aristokrasisi ile cemaatler de bunların adlarıyla anılır oldular. Muğla’nın bugünkü mahallelerine adlarını veren Emirbeyazıt, Hacı Rüstem, Kara İmam, Şeyh Bedrettin ve Muslihittin gibi.

Göçler

Bölgemize Kütahya dolaylarından gelen ilk İslam-Türk nüfusa, Menteşe Beyliğinin son yıllarında Timur’dan katkılar gelir. 1402 Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusunu yendikten sonra Batı Anadolu ‘ya gelen Timur, kış aylarını Ayasuluk’ta (Selçuk) geçirir. Menteşe dağlık bölgesinin içlerine talan için gönderilen Timur’un çavuşlarından yer yer geri dönmeyenler olur. Bize, bu kaynaşmanın ipuçlarını Türk diyalektoloji araştırmaları vermektedir. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, 1960’lı yıllarda Muğla dolaylarında yapmış olduğu dil araştırmalarında Nogayca’dan izler bulmuştur. Nogayca, Moğol dil kökenine dahildir.

Benzer gözlemi Prof. Dr. Rebii Barkın yapmıştır. Afganistan Kabil Üniversitesinde, 1950’li yıllarda öğretim üyesi olarak çalışan Barkın, Türkmence, Nogayca ve Azerice konuşulan coğrafya parçalarını yakından görme ve tanıma olanağı bulmuştur.

Prof. Dr. Rebii Barkın, 1954 yılında Muğla’dan milletvekili adayıdır. Aynı yılın bahar aylarında, Muğla’nın ilk eczacılarından Ethem Serim ile merkeze bağlı Akkaya (Dirgeme) Köyü’ne giderler. Girdikleri kahvede oturanların fizyonomilerinden etkilenen Barkın, kendi kendine mırıldanır: “Ben bunları yakın geçmişte Orta Asya steplerinde bırakmıştım, ne zaman buralara gelmişler?” Sıra konuşmalara gelince Barkın’ın hayreti biraz daha artar, Ethem Serim’e dönerek şunları söyler: “Muğla’da Nogayca’nın varlığı kesin, Timur’un Ayasuluk’ta geçirdiği dönemin hatıraları bunlar.”

Muğla, Karaman Beyliği’nin Osmanlı’ya katılması ile beraber Karaman’dan sürülen Türkmen boylarının da yeni yerleşim bölgelerinden biri durumuna gelir. Bugün Muğla’da “Karaman” adını taşıyan pek çok aile vardır.

Konya’nın Mevlana ailesi, Menteşe’ye özel ilgi duyar. Yeni fethedilen “uçların” Hanefi mezhebi ve Mevlevi itikadı etrafında kümelenmeleri, Mevlana ailesinin egemen politikalarıdır. M.S. 1300’lü yıllarda Mevlana soyundan Arif Çelebi Menteşe’ye gelir. Menteşe Beyi Mesut Bey’in oturduğu Milas’ta uzun süre kalır. Bu süre sonunda Mesut Bey Arif Çelebi’nin müridi olur. Paul Vittek, adı geçen eserinde bu geziden söz ederken şu yorumda bulunur: “Uç’a yapılan bu seyahatlerin sebebini kavramak kolaydır. Bunun manası, büyük mikyasta fütühhatlar ile önem kazanmış olan hükümdar ailelerini Mevlana ailesi için kazanmak…”

Muğla’nın yaşadığı önemli nüfus dalgalanmalarının bir kaynağı da Kaletavas’tır. Özellikle Menteşe mir’i topraklarını Padişah adına yönetmeye başlayan Tavaslıoğullarının hüküm sürdüğü 18. ve 19. yüzyıllarda Muğla Merkeze ve bağlı beldelere yoğun Kaletavas göçleri olmuştur. Abbak Süleyman Ağa, Kahyaoğulları, Sucuzadeler, Kaleliler, Özalpler, Özdemirler, Bekir Erdemler, Gümüşler, Keleşler-Selçukiler Muğla’nın ticari, sosyal ve kültür yapısında etkisi görülen Kaletavaslılardır. Yeni gelen Kaletavaslı ailelerin bir bölümü, bölgemize, Tavaslıoğullarının kaza ayanlıklarını yapmak üzere gönderilmişlerdir. Kaletavaslı Hacı Abbak Ağa’nın etrafına aldığı kalabalık bir cemaat topluluğu ile 18. yüzyılın başlarında Yerkesiği kazasına geldikleri ve bu gelen nüfusun Yerkesiği nüfusunun yarısını oluşturduğu bilinmektedir.



Muğla’yı etkileyen nüfus göçleri Konya göçleridir. Bugün, Muğla Merkez’in yerleşik nüfusunu oluşturan eski ailelerden bazıları “Konyalılar” olarak bilinir. Konyalılar Medresesi, Konyalılar Mezarlığı, “Konyalı Hocalar” lakabı Muğla ve bağlı beldelerin ünlenmiş ailelerini anımsatır.

Muğla folklorunun ve basınının öncüsü Hacı Kadızade Hafız Sabri Bey, Menteşe Kuva-i Milliyesi kurucularından Yerkesikli Ömer Ağa ve Hacı Yahya ile Ahiköy Kuva-i Milliye kurucusu Yatağanlı Fehmi Ağa sülaleleri Konya çıkışlı ailelerdendir.

Muğla’nın I. Dönem (1920-1923) milletvekilleri arasında olan Saadettin Özsan ile Adnan Menderes hükümetlerinin Tekel ve İşletmeler Bakanı olan Nuri Özsan, Konyalı “Müftüler” ailesindendir. Muğla’nın eski belediye başkanı Latif Sepil, Muğla’nın bir başka Konyalı ailesine mensuptur. Muğla’nın eski belediye başkanlarından Haluk Özsoy da Yerkesik beldesine yerleşmiş olan Konyalı ailesinin çocuğudur.

Paris Tıp Fakültesi mezunlarından Dr. Fevzi Koçer’in mensup olduğu “Koyunşeyhler” de Muğla’ya Konya’dan gelen aileler arasındadır.

Merkeze bağlı Yeşilyurt beldesinin bir mahallesine adı verilen Hacı Ali, Konya çıkışlı olup kendine bağlı ailelerle Yeşilyurt’a (Pisi) yerleşen cemaat liderleri arasındadır.

Muğla’nın nüfusunda önemli etkisi ve payı olan Hasan Kadılar ailesi, Fatih Sultan Mehmet’in Muğla kethüdasıdır. Bu aileyi izleyen Zorbazlar, Hacı Osman Ağalar (Şevketler, Şerif Efendiler, Mehmet Ağalar, Hacı Memiş Ağalar), Dr. Muhsin Ertuğlu’nun bağlı olduğu Kabaklılar, Muğla nüfusunun önemli çekirdeklerini oluşturur. Manisa ayanı Karaosmanoğlu ailesinin yıkılan saltanatından bölgemize bir kol gelerek, içinde Muğla eski belediye başkanlarından Naci Karaosmanoğlu’nun da bulunduğu bir ailenin Muğla’da büyümesine neden olur.

Muğla nüfusunu etkileyen bir başka göç dalgasını, Celali isyanları döneminde bölgemize sürgüne gönderilen sipahi aileleri oluşturur. Bu ailelerden en önemlisi Ula’ya yerleşmiştir. Ula dilinde bu aile, “İspahalar” adını almıştır.

17. yüzyılın II. yarısında Menteşe bölgesine sürgüne gönderilen bir başka sipahi, Ese Paşa’dır. Ese Paşa, beraberinde Kırım Türklerinden bazı boyları ilimize getirmiştir. Muğla Merkeze bağlı Yerkesik beldesinin köylerinde bu göçün izleri vardır.

Bu nüfus hareketlerinin yanı sıra Bilecik, Bursa ve Kütahya dolaylarından gelen Karakeçili, Bayındır, Baydur ve Kötekli cemaatleri ile Muğla nüfusunun yapısı zenginleşmiştir.

Bilecik dolaylarından Ula, Uyur, Gölcük ve Sandras bölgelerine gelen Karakeçililerden, Prof. Dr. Feyyaz Gölcüklü’yü yetiştiren Ula’nın ve Muğla’nın geniş ailesi Gölcüklüler, Ula’nın ünlü saray muallimi Palabıyık Mehmet Efendi soyu ile Prof. Dr. Ali Rıza Özbek’in bağlı bulunduğu, Muğla’nın okumuş ailesi Hacı Hamzalar meydana gelmiştir.

Bursa Uludağ’ın Bayındır ve Baydur cemaatlerinden, Yerkesik beldesinin okumuş ailesi Ahmet Efendiler oluşmuştur.

Kütahya dolaylarından gelen Türk ailesinden, Yeşilyurt beldesinin Türk Ömer Efendiler ailesi meydana gelmiştir. Aynı beldede, Konya Bozkır’dan gelen ailelerin de önemli payı vardır. Kütahya’nın Kötekli cemaatinden de, Üniversite bölgesindeki Kötekli (Hacıaraplar) Köyü kurulmuştur.

“Giresun” soyadını taşıyan ailenin atası, Giresun’dan gelip Terzibaşıoğlu ailesine damat olmuştur.

Dehri Hoca Mehmet Hilmi Efendi ve Balcılar ailesi Akşehir’den gelmedir.

Muğla’nın son dönem yetiştirdiği Paşalardan Mehmet Harput’un dedesi, Harput’tan asker olarak gelmiş ve Bağlamacılar ailesine damat olarak Muğla’da kalmıştır.

Muğla’nın okumuş ailesi Baydurlar, Samsun-Vezirköprü’den Muğla’ya subay olarak gelen ve Karahafızoğulları’na damat olan Tüfekçibaşı Hüseyin Ağa’nın soyudur.

Muğla’da Anadolu dışından gelen aileler de bulunmaktadır.

Halepli Cabbarilerden Derviş Sadettin Efendi, 1838’de Muğla’ya gelerek Aktarlar ailesinin banisi olmuştur.

Mısır-İskenderiye’den gelen bir kol, Muğla’nın alaylı eczacısı Arap Hacı Mehmet Ali Efendi soyunu oluşturmuştur.

Tunus’tan gelen bir kol, Hacıyanıklar ailesinin atasıdır.

Bağdat’tan gelenler aynı adla anılırlar.

Şamlı subay Hacı Hüseyin Efendi’nin soyu “Şamlılar” olarak bilinir.

Mukaveletçi Ömer Efendiler ile Şevketler’in ninesi Mora’dan gelmedir.



Rumeli bozgunuyla Muğla’ya gelen aileler, Serezliler, Filibeliler, Dramalılar, Selanikliler, Arnavutlar, Bosnalılar olarak bilinirler.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan ile yapılan Mübadele (değişim) sonucu, Selanik ve yöresinden gelip Muğla’ya yerleşen yeni hemşehrilerimiz özellikle müzik alanında yaptıkları atılımlarla, yerel kültürümüzün bir kesitine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kendileri, Atatürk’ün hemşehrisi olmaktan ayrıca gurur duyarlar.

19. yüzyılın Kafkas bozgununda Anadolu’ya kaçan ailelerden bir bölümü, Köyceğiz Ovası’na yerleşerek Döğüşbelen Köyü’nü kurmuşlardır.

Giritli Ali Molla, Girit kırımından kaçarak 1313’te (1897) Muğla’ya gelmiş ve Pisi bölgesine yerleşmiştir.

Mağribli (Arabistan) Şeyh Ali oğlu Hafız Hacı Ömer Efendi, “Camkıran” lakabıyla bilinmekte olup, Şeyh Camii’nde uzun yıllar imam-hatiplik yapmıştır.

Muğla’nın eski ailelerinden Şeyh Aliler ile Cezayirlilerin de Kuzey Afrika’dan (Fas-Tunus-Cezayir) Muğla’ya geldikleri bilinmektedir.

Yalnız erkek nüfusun sayımının yapıldığı 1831 Nüfus Sayımı’na göre, Menteşe sancağının toplam nüfusu, 52.000 dolaylarındadır. Bu nüfusun 50.000’e yakını İslam, 2.000’den çoğu Hrıstiyandır. Hrıstiyan nüfusun, 2.294’ü Rum, 52’si Ermeni, 36’sı Yahudidir. Muğla Merkez Rumluğu’nun çıkardığı en önemli şahsiyet, 19. yüzyılın II. Yarısı ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış olan Sir Basil Zaharof’tur. Zaharof, dünya silah ticaretini Londra’da elinde toplamıştır. Bodrum Rumluğu’nun çıkardığı en önemli şahsiyet, hukukçu Pulluoğlu İstimat Zihni Özdamar’dır. Özdamar, Papa I. Eftim Erenerol ile Kayseri-Zincidere’de I. Türk-Ortodoks Kurultayı’nı toplamış ve bu kurultaydan Ulusal Kurtuluş Savaşı’na destek kararı çıkartmıştır. Kayseri’de yayınladığı Sada-i Hak Gazetesi ile ulusal kurtuluşu savunmuştur. Muğla Yahudi cemaatinin en önemli şahsiyeti Bodrumlu Prof. Dr. Avram Galanti’dir. Kendisi Jön Türk’tür. Atatürk’ün davasına sonuna kadar bağlıdır.

17. yüzyılın ikinci yarısında Menteşe’nin nüfusu 29 kazada toplanmıştır. Bu kazalar şunlardır: Muğla, Yerkesiği, Ula, Gökabat, Gereme, Bozoyük, Eskihisar, Mesevli, Makri, Üzümlü, Eşen, Pırnaz, Perakende, Beçin, Çine, Agritos, Düver, Saravalos, Sarıç, Dadia, Darahia, Feslikan, Karaova, Keranes, Davas, Köyceğiz, Mazın, Göküyük, Mandelyat.

-Menteşe Beyliği: Şehrimiz 1284 yılında Selçukluların uç beyi Menteşe Bey tarafından Türk hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde beyliğin merkezi Milas idi. Menteşe Beyliği denizcilikte ilerlemişti. Yunanistan, Muğla kıyıları ve adalarına çıkmış, Rodos adasını bir süre egemenlikleri altına almışlardır. Bu dönemde Rodos adasına yerleşen Sait Jean şövalyeleri Osmanlılar ve Menteşe oğulları ile savaşmışlar, Bodrum kalesini de bir süre ellerinde tutmuşlardır.



1220 yıllarından beri devam eden Moğol istilası, Türk cemaatlerini ve muharip kitlelerini Mavera-ün-nehir’den Küçük Asya’ya (Anadolu’ya) doğru hareket ettiriyordu.

Anadolu’da kurulmuş olan Selçuklu Devleti, doğudan gelen Moğol istilaları ile alttan alta oyuldu. 1260’lı yıllardan itibaren Menteşe’nin eski sahibi Bizanslılar, Karya ülkesine yeni gelmeye başlayan İslam-Türk unsurlarla tanışmaya başladılar. Özellikle Denizli-Fethiye arasında uzayan geniş yaylak ve otlaklar, Menteşe Bey’den önce gelip, yöreyi yurt edinen gezgin Türkmen obaları ile doldu, taştı.

Menteşe Bey, 1284 yılında Aydın-Güzelhisar’da Taralleis Savaşı olarak bilinen gaza olayı ile Karya topraklarına girdi.

Menteşe Bey Karya’nın içlerine uzandıkça, Bizans nüfusunun önemli bölümünün kıyılara ya da adalara kaçtığını gördü. Karşılaştığı Bizans nüfusunu Türkleştirip İslamlaştırdıktan sonra, Batı Anadolu’nun en büyük oymak reisi Germiyan Bey’e mektup yazdı. Yeni fethedilen ve nüfustan büyük ölçüde eksilen Karya topraklarına Germiyan boylarından cemaatler istedi.

Bu isteği uygun bulan Germiyan Bey, yeni fethedilen Karya topraklarına çok sayıda tirler ve cemaatler göndermeye başladı. Böylece, yörenin ilk nüfusu Germiyan Türklerinden oluştu. Karya adı bırakıldı; yöreye fatihinin adı olan “Menteşe” verildi.

Menteşe Beyliği, Osmanlılar tarafından ilk zapt tarihi olan 1290’lara kadar müreffeh ve sakin yaşadı. Kuzey limanı Balat’tan ve güney limanı Gökova’dan Menteşe dışına buğday, safran, susam, bal, balmumu, palamut, zibebe, şap, maroken, deri, halı, köle ve cariye ihraç etti. Frenk tüccarların gemileri Balat ve Gökova limanlarından Rodos ve Kıbrıs gibi adalara, güneyde Mısır’a, batıda Avrupa ülkelerine bu ihraç ürünlerini götürdüler. Buna karşılık aynı limanlardan Menteşe’ye, devrin önemli ithalat maddelerinden kumaş, sabun, kalay, kurşun v.b. mallar getirilerek, hem Menteşe’nin ihtiyaçları karşılandı hem de daha iç bölgelere giden deve kervanları ile, ticaretin alanı Anadolu’nun diğer illerine doğru taştı.

Menteşe, diğer Türkmen beylikleri içinde birden gelişen Osmanlı Beyliği karşısında fazla dayanamazdı. Bütün Türk beyliklerini tek çatı altında toplama politikası güden ve giderek cihan imparatorluğuna yönelen Osmanlı Devleti, Yıldırım Bayezid zamanında Menteşe Beyliği’ni Osmanlı topraklarına kattı. Son Menteşe Beyi Mehmet Bey, beyliğini terk ederek Sinop Beyi’ne sığındı. Bu sıralarda doğudan Anadolu’ya gelmekte olan ve Osmanlıyı bitirme politikası güden Moğol İmparatoru Timur, Osmanlının fethettiği topraklardan kaçan tüm Türk beylerinin sığınma merkezi durumuna geldi. Mehmet Bey de Timur’a giderek O’na sığındı. 1402 Çubuk Savaşı’nda Timur’un yanında oldu; Menteşe’den gelen eski askerlerini Timur’un yanına çekti. Savaşı kazanan Timur’dan icazet alan Mehmet Bey, tekrar Menteşe’ye gelerek beyliğin başına geçti.

Menteşe, Timur’un Çubuk Zaferi’nden sonra 22 yıl daha bağımsız kaldı; 1424 yılında Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murat tarafından kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı.


-1. Osmanlı dönemi: Şehrimiz, Yıldırım Beyazıd tarafından 1391'de Osmanlı hâkimiyetine girdi. Fakat bu Osmanlı hakimiyeti geçici olmuş 1402'de şehrimiz Timur tarafından alınmıştır.

-Timur dönemi: Şehrimiz 1402 ile 1425 yılları arasında 23 yıl Timur'un hakimiyetinde kaldı. Timur şehrimizi kendi yönetmemiş, şehrimizi alınca tekrar Menteşe Beyliğine vermiştir.

-2. Osmanlı dönemi: Şehrimizin en çok bilinen tarihini oluşturan ve 1923'e dek süren bu dönem, 1425 yılında II. Murad'ın şehrimizi tekrar Osmanlı Devletine katmasıyla başlar. Bu yıl şehrimiz için bir dönüm noktası olmuştur çünkü Menteşe Beyliği zamanında başkent Milas iken Osmanlı devleti yeni başkent olarak şehrimiz Muğla'yı seçmiştir.

  -Kurtuluş Savaşı dönemi: Kurtuluş savaşı sırasında, Muğla ve yöresini 11 Mayıs 1919 tarihinden itibaren işgale başlayan İtalya, Menderes'in güneyinde filizlenen ulusal güçlerle pazarlık ve anlaşma yapmak zorunda kalmış. İtalya, Yörük Ali Efe'nin Muğla'dan , Demirci Mehmet Efe'nin de Nazilli'den yönlendirdikleri ulusal direniş çalışmaları karşısında silahlı bir çatışmayı göze alamamış. İşgal üzerine tüm Anadolu'da mitinglerin düzenlenip direnme örgütlerinin kurulması için İzmir'den gelen telgrafa, Muğlalı Kocahan Mitingi'ni düzenleyerek cevap vermiş. Aldığı kararların ardından Vatan Müdafaa Cemiyeti, Serdengeçtiler Müfrezesi, Muğla Kuvayi Milliyesi gibi direniş komiteleri kurulmuş. 1920'de Ankara'da açılan 1. Dönem BMM'nde 6 milletvekiliyle ulusal mücadelede üzerine düşeni layıkıyla yapan Muğlalı, oluşturduğu direniş gruplarında yer alan gönüllerini Yunanlılara karşı Aydın cephesine göndermiş. Ege'de 57. Tümenden kalanlarla birleşen gönüllüler, Aydın çarpışmalarında düşmana ağır kayıplar verdirmişler.

     Ege illeri arasında Muğla işgal sırasında en fazla şehit veren il olmuş. İç durumun karışıklığı, Yunanlılar ve işgal ettiği yörelerde ekonomik egemenlik kurma düşüncesine dayanan İtalyan politikasını Muğla halkı işgal süresince kurnazca değerlendirmiş, iki ateş arasında kalmaktan kurtulmuş. Anadolu'daki durumun kötüye gittiğini anlayan İtalya, 2. İnönü Zaferi kazanıldıktan sonra ülkesindeki iç siyasal dalgalanmalarını öne sürerek 5 Temmuz 1921'de Muğla'dan ayrılmış. Muğla özgürlüğüne böylece kavuşmuş.