Muğlalılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muğlalılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2019 Cuma

Mehmed Muhyiddin-i Vefayi

Mehmed Muhyiddin-i Vefayi, Osmanlı dönemi din alimi.

Muğla'da doğmuş tahsilinden sonra Kütahya ve Bursa medreselerinde ders vermeye başlamıştır. Bu sırada İstanbul'da medfun Şeyh Vefa-i Konevi'nin şeyhi olduğu Zeyniyye tarikatının Vefaiyye koluna girdi ve burada yüksek manevi derecelere erişti.

1533 yılında Bursa'da vefat etti ve bu şehirde Zeyniler isimli mahallede defnedildi. Eserleri aşağıdadır:

Tenvîrü'd-Duha, Duha suresi tefsiridir.
* Tehzîbü'l-Kâfiye, Nahiv ilmine dair bir kitaptır.
* Ta'lîkât ala Hâşiye-i Tecrid: Seyyid Şerif in hâşiyesine dâirdir .
* Hâşiye-i Şerh-i Hedâyâ: Mollazâde'nin Hedâyâ Şerhi'ne dâir bir hâşiyesi olup
   Bursalı Hocazâde'nin zeyli makâmındadır.

Ravzü'l-İzhâr: Fünûn-ı adîdeye dâir mebâhis ve itirazâtı içeren bir eserdir.
Hızânetül'l-Fezâil: Kavâid ve muhadarâtdan mebâhisdir.
Tefsîr-i Ayete'l-Kürsî: Adı üzerine Ayete'l-Kürsi'nin tefsiri üzerine bir risaledir.
 
Bir de Bursalı Hocazâde'nin Tehafüt'ünde hâşiyesi olduğu Karabaşzâde-i İzmirî'nin
eserinde yazılıdır.

22 Eylül 2019 Pazar

Muğlalılar

Alimler


Ali Murtaza Efendi (1839 – 1900)
Ali Rıza Efendi (1861 - 1943)
Bali (15. yüzyıl)
Çivizade Muhyiddin Efendi (1476 - 1517)
Gubari (18.asır)
Hacı Hamzaoğlu Mehmet (? – 1865)
Hacı Kazım Efendi (1865 - 1913)
Hafız Mehmet Esad (1887 – 1918)
Hızır Şah Menteşevi (ö. 1449)
Hüdai Salih Dede (1383 - 1480)
Hüsameddin Efendi (? – 1617)
İbrahim Edhem (1842 – 1940)
İbrahim Şahidi (1470 - 1550)
Kurbanzâde Süleyman Efendi (1797 - 1875)
Mehmed Muhyiddin-i Vefayi
Mehmed Nuri (1845 – 1911)
Muhammed Zekai Efendi (d. 1850)
Rahimi (1796 – 1863)
Serii Hasan Çelebi (? – 1607)
Seyyid Kemaleddin
Yusuf Ziyaeddin (1836 – 1909)

Asker ve Siyasetçiler


Abidin Çakır (1902 - 1972)
Ahmet Buldanlı (1921 - 2012) - Milas
Ahmet Sadettin Özsan
Ali Hilmi Döğerli (1929) - Fethiye
Bekir Hilmi Baydur (1902 - 1987)
Cavit Aker (1889 - 1965)
Cemal Karamuğla (1893 - 1955)
Cevdet Oskay (1911 - 1984) - Fethiye
Erman Şahin (1938)
Feridun Osman Menteşeoğlu (1904 - 1958) - Köyceğiz
Fevzi Özer (1925 - 2012)
Hasan Fehmi İlter (1928 - 1978) - Milas
Hamza Hayati Öztürk (1868 - 1921)
Haldun Menteşeoğlu (1916 - 1988) - Köyceğiz
Halil Menteşe (1874 - 1948) - Milas
Hayri Ündül (1929 - 2014)
Hilmi Baydur (1902 - 1987)
Hüseyin Avni Ercan (1888 - 1939)
İskender Alper (1893 - 1953)
İlhan Tekinalp (1926 - 1996)
İlyas Karaöz (1922 - 2018) - Yatağan
İrfettin Akar (1946) - Milas
İzzet Oktay (1916 - 1986) - Ula
Kösekadızade Süleyman Efendi (1810 - 1890)
Mehmet Turan Şahin (1926)
Mustafa Muğlalı (1882 - 1951)
Nadir Nadi Abalıoğlu (1908 - 1991) - Fethiye
Nevşat Özer (1943) - Yatağan
Nuri Özsan (1906 - 1969)
Ragıb Bey (1869 - 1928)
Sadi Pekin (1921 - 1991)
Sami Gökmen (1935) - Fethiye
Sumru Noyan (1944 - )
Turgut Topaloğlu (1921 - 2002)
Ünat Demir (1938 - 2012) - Fethiye
Yunus Nadi Abalıoğlu (1878 - 1945) - Fethiye
Zeyyat Mandalinci (1915 - 1990) - Bodrum
Zorbazzade Hacı Şeref Ağa (1830 - 1910)

Gazeteci ve yazarlar


Şadan Gökovalı (1939)
Ünal Türkeş (1942 - 2017)
Yükselecek Demirel (1945 - 2015)


Bilim adamları


Cemil Şerif Baydur (1894 - 1967)
Feyyaz Gölcüklü (1926 - 2011)
Muammer Elçin (1933 - 2001)
Zihni Derin (1880 - 1965)

Sanatçılar


Mümtaz Ener (1907 - 1989)
Rıfat Ayaydın (1915 - 1974)
Sevim Çizer (d. 1950)

4 Eylül 2019 Çarşamba

Emir Beyazid

Emir Bayezid (1490-1566), Kanunî Sultan Süleyman ve Sultan Murat döneminde yaşamıştır. Buharalı olduğu, manevi irşat için Muğla'ya geldiği, Şeyh Muslihiddin ve Şeyh Kerameddin'in muasırı olduğu kabul edilmektedir. Kabri, Emir Bayezid mahallesindedir. Emir Bayezid’in asıl adı Emir Küçük’tür.

Anlatılır ki halktan biri ineği süt vermediği veya hayvanın yavrusu anasını emmediği zaman, hayvanın ipini Emir Bayezid’in eline verirmiş. Hayvanı süt verdiğinde veya yavru annesini emdiğinde hayvanı tekrar alırmış.

1930’lu yıllarda Emir Küçük Mahallesi ile Beyazıt Mahallesi birleştirilerek mahallenin adı Emir Beyazıt Mahallesi olarak değiştirilir. Emir Bayezid’in mezarı Karadeniz Pastanesi sahibi Burhan Çiloğlu’nun yeni inşa ettiği apartmanın yanı başında bulunmaktadır. Turgutreis Caddesi ile Çaylılar Sokağın kesiştiği yerde bulunan mezar, yol ve kaldırım çalışmaları sırasında yenilenir.

Muğlalılar tarafından büyük ve ulu kişilerden biri olduğu kabul edilen Emir Bayezid’in kabrine “süt vermeyen ve anasını emmeyen hayvanlar getirilerek mezarın etrafında dolandırılırmış. Daha sonra süt vermesi ve yavrusunu emzirmesi için burada birkaç saat tutulurmuş. Hatta hayvanların günlerce burada beklediği de olurmuş”. Günümüzde ise, böyle bir uygulamanın ortadan kalkarak yerini başka uygulamalara bıraktığı bilinmektedir. Bu mezarın yanı başındaki asmaya bez ve çaput bağlanarak, ailenin geçimsizliğinin ortadan kalkması ve karı-koca arasında muhabbetin kuvvetlenmesi umulmaktadır. Bazı anneler tarafından kendilerine karşı saygısızlık ve asi davranmasından şikayetçi olduklarından evlatlarının bu durumdan sıyrılarak ana-babaya itaat eden, vatanına ve milletine faydalı bir kişi olması için bu mezara gelerek dilekte bulundukları nakledilir.

30 Ağustos 2019 Cuma

Ali Rıza Efendi

Ali Rıza Efendi, 186l yılında Muğla'da doğdu. Babası Kadızade Yusuf Ziya Efendi, annesi Ferişteh Hanım'dır.

İlk tahsilinden sonra, Kurşunlu Medresesi müderrisi Hacı Muhammed Zekai Efendi'den gerekli dersleri okuyarak yirmi dört yaşında icazet aldı. Daha sonra İstanbul'a gelerek, önce Hoca Kerim Efendi sonra da Muhammed Neşet Efendi'nin ders halkalarına katıldı. 1888'de, yirmi yedi yaşında iken Neşet Efendi'den icazet aldı. 

1888'de Fetvahane Pusula Odası'na girerek memuriyete başladı. 1889'da ruus-ı hümayuna nail olarak Fatih Cami dersiamı oldu. Daru'l-Hilafeti'l-Aliyye Medresesi, Medresetü'l Mütehassısin, Medresetü'l-Kuzat ve Sahn Medresesi'nde çeşitli fıkıh ders ve kitapları okuttu. 20 Ocak 1912'de, fetvahanedeki görevlerinden sonra, İ'lamat-ı Şer'iyye müdürlüğüne getirildi. 1915'te Meclis-i Tetkikat-ı Şer'iyye üyeliğine atandı. 1916'da fetva emini oldu. 1918'de Daru'l-Hikmeti'l-İslamiyye başkan vekilliğine tayin edildi. 1918'de Huzur Dersleri mukarrirliğine başladı ve üç yıl bu hizmete devam etti. Musa Kazım'ın şeyhülislamlığı zamanında, kendisine Anadolu Kazaskerliği payesi verildi. 1927'de yaş haddi dolayısıyla fetva eminliğinden emekliye ayrıldı. 31 Mart 1943'te seksen üç yaşında iken Üsküdar'da İhsaniye mahallesinde vefat etti.

Eserleri: Takri'ru'l-Beyyinat fi Tefsi'ri's-Sitti mine'l-Ayat
              Tahri'ru'l-Kavli'l-Enfa' fi Tefsiri'l-Ayati'l-Erba' (Arapça, yazma, yeri bilinmiyor)

Muhammed Zekai Efendi

Muhammed Zekai Efendi, 1850 yılında Muğla'da doğdu. Kurşunlu Cami Medresesi müderrisi Hacı Mehmet Rahimi'nin oğludur. 1878 yılında Kurşunlu Medresesi'nde Müftü Sadeddin Efendi'den icazet aldı. 1891 ile 1895 yılları arasında Menteşe Sancağı İdare Meclisi üyeliğinde bulundu. 1905'te Menteşe Sancağı müftüsü oldu. 1906'da kendisine İzmir paye-i mücerredi verildi. 1914'te yaş haddinden emekliye sevk edildi.

Mesnevihanlık da yapan Muhammed Zekai Efendi, Arapça ve Farsça'ya hakimdi. Bazı şiirlerinde "Emin", bazılarında "Zekai" mahlasını kullanmıştır. "İthafü'l-Ahlaf fi Tefsiri Sureti'l-Kaf" isimli Arapça yazılmış tasavvufi ve felsefi bir tefsiri, manzum Mevlidü'n-Nebi'si, Divan'ı, mantık ve kelam ilmi ile ilgili notları, medh ve hicv olarak söylenmiş birçok beyitleri vardır. Bu eserler basılmamıştır. Mezarı Muğla'da Eski Şehir Mezarlığı'ndadır. Aşıkane-rindane tarzda yazılan "Ey bülbül" redifli şu gazel onundur:

Bülbüle Hitap
Nedir şeydaca derdli derdli bu efganın ey bülbül
Acep bir gonce-i terruya mı nalanın ey bülbül
Safif-i nale-i dil-suz ile gülzarı ağlattın
Sirişkinden suvarmak mı güle cevlanın ey bülbül
Şeb-i yeldayı hasretle dimağın telhkam elbet
Visal-i fecr için mi her seher elhanın ey bülbül
Neva-yi ateşinin gülde tesir m'eylemez yoksa
Çeker mi kendini naze gül-i handanın ey bülbül
Senin de kendi halince bilinmez dertlerin varmış
Derun-ı derd-nakin için nedir dermanın ey bülbül
Hezaran işvesiyle gonceler hande eder ahın
Kesilmez yine etraf-i güle devranın ey bülbül
Rubab-ı nevhadar-var bu huruş-ı dil-hıraşında
Bugün bir gülşen-i rana senin külhanın ey bülbül
Sen ağlarsın gül için gülyağın ağyar sarfeyler
Firak-ı yar ile her an bu mudur şanın ey bülbül
Zekai-var meclub-ı gül ü mül olduğun zahir
Bu envar-ı taaşşuk ile meftur canın ey bülbül



Eseri: Hediyyetü'l-Eslaf fi Tefsir-i Suret-i Kaf (Yazma, yeri bilinmiyor).

Kurbanzâde Hacı Süleyman Efendi

 Kurbanzâde Hacı Süleyman Efendi, Muğla'nın yetiştirdiği büyük din alimi ve mutasavvıf.

1797 yılında doğan Hacı Süleyman Efendi, ilminin başlangıcını 20 yaşlarındayken Kırkağaç’ta Hacı Süleyman Efendi’den; yüksek ilmini ise, Evliyazade Hacı İbrahim Efendi’den almıştır. İlmini tamamladıktan sonra tasavvuf yoluna yönelerek Konya’da Bozkırlı Memiş Efendi Hazretlerinden batıni (sır ve gerçekle ilgili) ilimleri almış, Abdullah Mekki Hazretlerinin güneş gibi nurlarından faydalanmıştır.

Daha sonra memleketi olan Muğla’ya dönerek yapmayı başardığı Kurbanzade Camii Medresesinde, insanları İslamî bilgilerle donatırken, bir taraftan da insandaki kötü ahlakları yok ederek ruh terbiyesi vermeye çalışmıştır. Kıymetli âlimlerden ve Nakşibendî tarikatının büyüklerinden olan Kurbanzade Hacı Süleyman Efendi, belirli vakitlerde Hatm-i Hacegan yaptırırdı. İlmin tüm alanlarında uzmandı. Özellikle tefsir, hadis ve tasavvufta büyük söz sahibiydi. Talebelerine hadis derslerinde Camiu’s-Sağir’i okuturdu. Her an ilahi cezbe içerisinde olduğu ve kendisini ilme adamış güzel ahlak sahibi ve cömert bir kişiliğe sahip olduğu rivayet edilir.

Kendi adıyla anılan Kurbanzade Camini yaptırmıştır. Yaptırdığı bu camide hem imam, hem hatip hem de tekke şeyhi idi. 1875 yılında öldükten sonra caminin önündeki çeltik ağacının dibinde, Kurbazade caminden önce yapılmış olan caminin ilk imamı olan Bülbül Hoca adıyla tanınan kişinin yanına defnedilmiştir.

Kurbanzade Hacı Süleyman Efendi ile alakalı halk arsında anlatılan kerametli olaylar vardır. Bunlardan birincisi, bu mübarek zatın hastalığı ağırlaştığı zaman sevenlerinden Mustafa Efendi’nin eşi Hafize Hanım ziyaretine geldiğinde “Hafize’nin bize karşı güzel düşünceleri olduğundan Cuma günü vefat edeceğimizi tahmin etmekte ise de Salı günü de olabilir” demiş ve bir gün sonra Salı günü vefat ettiği rivayet edilmektedir.

İkincisine gelince, oturduğu evin önünde küçük küçük torbalar içerisinde yemişler bulundurur ve gelen ziyaretçilerin çocuklarına ikramda bulunarak “bunları ayıplamayın kurban oğlunun keseleridir” dermiş.

Üçüncüsü ise, Kurbanzade bir gün hizmetine bakan talebesi Şaban’ın Osman Dayı’ya Muğla’daki kütüphanesinin anahtarını vererek “şimdi git kütüphanedeki Ruhu’l-Beyan Tefsirini al getir” demiş. Osman Dayı kütüphaneye gelip kapısını anahtarla açıp içeri girdiğinde kendisine Kurbanzade’nin söz konusu tefsiri uzattığını görmüş.

Dördüncü olarak da bir gün halifesi Hacı Molla Mustafa Efendi’ye yaylada bir desti vermiş ve destinin bir eşinin Muğla’daki kütüphanede olduğunu, ikisini doldurarak getirmesini istemiş. Hacı Molla Mustafa Efendi Muğla’ya gelerek kütüphaneyi açtığında Kurbanzade’nin içerde namaz kıldığını görmüş. Seslenmeden oradaki destiyi alıp doldurarak yaylaya gelen Mustafa Efendi, Kurbanzade’yi orada görmüş.

Bu ve benzeri kerametleri anlatılan bu şahsın halk üzerinde de küçümsenemeyecek kadar etkisi vardır. Her konuda kendisinden gıpta ile söz edilmektedir. Bir kişinin çok hızlı ve çabuk olduğunu anlatmak için Muğla yöresinde “Kurbanzade gibi maşallah” denilir. Çokça gezerek farklı yerlerde görülen kişiler için de “Kurbanzade’yi geçtin ha!” ibaresi kullanılır. Bu deyişler de bizlere bu kişinin toplumun hafızasında ne derece etkiye sahip olduğunu gösteren birer örnektir. 

27 Ağustos 2019 Salı

Seyyid Kemaleddin

Seyyid Kemaleddin, Muğla'da Şahidi Cami haziresinde medfun büyük alim ve mutasavvıf.

Bursa'da yaşamış evliyanın meşhurlarından Emir Sultan'ın kardeşi olup, halkı irşat için Muğla'ya gelmiştir. 1390 yılında şimdiki Şahidi türbesinin bulunduğu yerde bir mevlevi tekkesi ve mescid inşa ettirmiştir. Şahidi hazretlerinin babası Hüdai Dede'nin Muğla'da vefat etmiştir. Şimdiki Şahidi türbesinin olduğu yere gömülmüştür. 

Evliya Çelebi, 1671 yılında Muğla'ya gittiğinde Seyyid Kemaleddin'in ziyaretgahına da uğrar ve şu bilgileri verir:
''Bu ziyaretgah, etrafı dört duvar ile çevrili üstü açık bir yerdir. Türbesinin başında çok büyük, içi boş bir ardıç ağacı vardır.''
Evliya Çelebi, Seyahatname isimli kitabında Seyyid Kemaleddin hazretlerinin bir kerametini de şöyle aktarır:
Bu -ardıç- ağacın gövdesi kapı kapı aralıklıdır, içi boştur ve on adamın sığacağı büyüklüktedir. Allah-u Teala imtihan için birkaç kötü niyetli münkiri buraya yöneltir. Yanlarında getirdikleri kuru bademleri Şeyhe verip keramet isterler; Aziz Hazretleri buyururlar ki “Badem getiriciye adem bağcılar! Meşayihe keşf ü keramet etmek hayız görmek gibidir. Ama bu bademlerinizden taze badem yiyin” diye mübarek elleriyle bademi ağacın kovuğu içine Bismillah deyip koyar. Allahın emri ile yeşil filizler verip yedi saatte taze bademler biter. Allahın hikmeti ile o kadar badem biter ki vilayet vilayet hediye gönderilir”. Bu badem ağacının kökleri yerde değil ardıç ağacının gövdesindedir. Bademin ağaç içinde adam kalınlığında kökleri vardır. Bu ağaç ibret alınacak güzelliktedir. Seyyid Kemaleddin bu keşfinden sonra ölür. Görülmeğe değer bir yerdir.
Rivayet olunur ki Osmanlı hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman, Şahidi İbrahim'i İstanbul'a davet ederek kendisinden bir gece içinde Kur'an-ı Kerim yazmasını ister. Ertesi gün Şahidi'nin yazmış olduğu Kur'an'ı görünce hayretler içinde kalır. Dileği sorulunca da Muğla'da Seyyid Kemaleddin'in ayak ucuna gömülmek istediğini söyler. Nitekim dileği yerine getirilmiş, Muğla'da Kurbanzade Mescidi'ndeki mevlevihane Seyyid Kemaleddin'in kabrinin olduğu yere taşınmış. Şahidi ve babası Hüdai hazretleri vefat edince de Seyyid Kemaleddin hazretlerinin ayan ucuna gömülmüştür. Günümüzde Şahidi ve babası Hüdai hazretlerinin kabirleri türbe içindeyken Seyyid Kemaleddin hazretlerinin kabri türbenin dışındadır. Baş ve ayak ucunda mezar taşları vardır. Üzerlerinde yazı bulunsa da çok eski olduğu için okunamamıştır.

15 Nisan 2019 Pazartesi

Şahidi İbrahim Dede

Şahidi İbrahim Dede (1470-1550), Muğla'da yaşamış bir mevlevi büyüğü ve divan şairidir. Mevlevi erbabı arasında meşhurdur. Muğlalılar veya Muğla'ya gelen ziyaretçiler için Cuma günleri türbesini ziyaret etmek adettendir. Türbe ve bahçesi insana ayrı bir huzur verir. Türbe bahçesinde Osmanlı döneminde yaşamış muhtemelen mevlevi zatların mezarları da bulunur.

Şahidi İbrahim Dede 1470 senesinde Muğla'da doğmuştur. Asıl adı İbrahim ise de şiirlerinde kullandığı 'Şahidi' mahlası daha çok bilinir. Muğlalılar da zaten sadece 'Şahidi' der, asıl adını çoğu kimse bilmez bile. Şahidi, Arapça'da şahit olan, gören, hazır bulunan, şahitlik yapan anlamındadır.

Babası Muğla Mevlevihanesi şeyhi Hüdai Dede'dir. Usül üzere ilk eğitimini babasından almıştır. Babasının vefatıyla on sekiz yaşında Muğla'dan ayrılarak İstanbul ve Bursa medreselerinde tahsil görür. Tasavvufla tanışması da bu tahsil hayatında olur. Daha sonra Muğla'ya döner ve şehrin büyük alimlerinden Şeyh Bedreddin'den tefsir dersleri alır. Buradan Denizli'ye gider, Fani Dede'ye intisab eder. Denizli'de kalmaz ve Afyon'a giderek buradaki mevlevihanenin şeyhi Divane Mehmed Çelebi'nin sohbetine katılır. Uzun yıllar şeyhinin sohbetlerinde bulunur. Daha sonra Muğla'ya dönerek Muğla'daki mevlevihanenin şeyhi olur. Uzun yıllar halkı irşad ile meşgul olur. 1550 senesinde vefat eder ve babasının yanına gömülür. Esrar Dede'nin Tezkire-i Şuara-yı Mevleviye kitabında şeyhini ziyaret için gittiği Afyon'da öldüğü ve şeyhinin ayak ucuna gömüldüğü de yer almaktadır.

Şahidi İbrahim Dede'nin eserleri genellikle manzum ağırlıklı tasavvufi şiirlerden oluşur.  Bu şiirleri Gülşen-i Esrâr, Gülşen-i Tevhid ve Gülşen-i Vahdet isimli kitaplarında toplamıştır. Gülistan kitabına yaptığı bir şerh ile Türkçe ve Farsça divanları da eserleri arasındadır.

18 Eylül 2015 Cuma

Hafız Sabri Aksoy

MUĞLA HALK TÜRKÜLERİ VE TÜRK HALK MÜZİĞİNE EMEK VERENLERİN “EN BAŞINDA” ONUN ADI GELİR: 
“HAFIZ SABRİ AKSOY..." 

İnsanlar vardır. Kazandıkları zaferlerle ''tarih'' yazarlar.
Yine insanlar vardır. ''Tarih, onları yazar, kaydeder.''
"İlk''leri de tarihe geçmiştir sonuçta, ikincileri de. Aradaki bütün fark ''ilk''lerin ''kazandıktan ve tabi ki, kazandırdıktan' sonra orada olmaları. İkincisi de, ''kazandıklarından'' ötürü.

Kazandıklarıyla ''Genç Cumhuriyet Türkiye''sini, hep bir adım daha ileri taşımışlar. Hep bir adım daha ileri götürmüşler.

İşte, bu büyük insanlardan bazıları, ''Muğla''dan çıkmış...
Bazıları ise, hep ''Muğla''da sürdürmüşler yaşamlarını bir ''ömür'' boyu...

Muğla'dan ışık olmuşlar, ''Genç Cumhuriyet Türkiye''sine, onlar ''Muğla''nın ''öz evlatları.'' Bu büyük Muğlalılardan, hemen aklıma geliveren isim: ''Zihni Derin"

O, Zihni Derin ki, Büyük Atatürk'ün yakınında yer alan ender insanlardan, ender Muğlalılardan...

Ziraat vekaletinin (bugünkü adıyla Tarım Bakanlığı) bünyesinde görevli bir ziraat mühendisi. Çay tarımını, Türkiye'ye ilk getiren. Çay fidelerini, kendi elleriyle ilk kez Rize'de, Rize toprağına diken insan. Büyük bir heyecanla, onların yeni yerlerini benimsemelerini gözleyen, belki de tek insan. Yakın bir dostu aracılığıyla, yurt dışından getirdiği çay fidelerinin ''Türkiye toprağında" uç vermelerini, onların ''serpilip gelişmeleri karşısında'' en büyük mutluluğu ve sevinci duymuş belki de tek insan...

Zihni Derin adını bugün, önce tüm Muğla sonra tüm Rize ve tüm Türkiye tanıyor. 

Ve, bugünkü yazımın konusu olan, o ''büyük insanı'', o ''büyük Muğlalı''yı, ''Hafız Sabri Aksoy''u. Ya onu? Eminim ki, sadece sınırlı ve az sayıda insan...

Bazılarınızın, adını belki ilk kez okuyacakları bu insan. Hafız Sabri Aksoy, öylesine çok yönlü bir şahsiyet ki. Geçmiş yıllarda ''Muğla Türküleri''ni konu atan yazılarımın birçoğunda, yeri geldikçe, ondan hep söz etmiştim.

Sizlere, onu tanıtmaya başlamadan önce, daha en başta, onun için ilk söyleyeceklerim, öylesine önemli ki. İşte Hafız Sabri Aksoyla ilgili "en önemli'' söyleyeceklerim: 

''Eğer, o yapmasaydı'',  onların, yani ''Muğla Türkülerinin'' en ''eskileri'' çoktan yok olup gitmiş olacaklardı.

''Eğer, o olmasaydı'' o Muğla'da yaşıyor olmasaydı, o türkülerin "hiç birisini'' hiç kimse bugünlere taşıyamazdı.

''Taşıyamayacaktı''. Çünkü; o dönemin Muğlasında, başka hiçbir kimse, onun gibi “donanımlı” değildi. Onun gibi birisi, Muğla’da ne bulunuyor, ne de yaşıyordu. 

Kültürümüzün içinde önemli bir yeri olan Halk Müziği ve Türkülerimiz, nasıl ortaya çıkarılır? Bir başka yöreye ait türkü, o yöreye yabancı diğer yörelere nasıl ulaştırılır? Bu nasıl yapılır? Bunun nasıl yapıldığının, basit bir açıklamasını yapmakta sanırım yarar var.
Kültürümüzün konuşur, ya da yazarken bizlerin, zaman zaman kullandığımız bir terim vardır. ''Folklor Araştırmaları'' diye. Bu ana başlığın hemen altında bir ''başlık" daha vardır ki, biz ona ''Türkü Derleyiciliği'' ve ''notaya alma'' adı veririz. Sanırım, bu ifadeleri pek çok okuyucumuz, daha
önceleri de okumuş ve duymuş olmalıdır.

''Türkü Derleme''si emek ister, özveri ister, bilinen bazı meşakkatlerine katlanmak gerekir. Son derece önemli bir kültür hizmetidir. ''Notaya alma'' ise derlemenin ikinci ve en önemli ayağıdır. ''Notaya alma'' da tıpkı ''Türkü derleme''deki gibi, emek ve özveri gerektirir. Bir de çok önemli bir hususu: ''donanımlı'' olmayı gerektirir.

''Donanımlı'' olmakla kastettiğimiz ise, belli düzeyde ''müzik bilgisi''ne sahip olmaktır. Hangi müzik bilgisi sorusu burada önemlidir. Onun da, bir tek yanıtı vardır:

 ''Türk Musiki Nazariyatı Bilgisi''

Yeri gelmişken, hemen burada belirtmekte, büyük yarar var. ''Türk Musikisi Nazariyatı Bilgisi'' edinmemiş kimselerin, ''Türkü Derleme ve Notaya almaları'' doğru değildir. Büyük yanlışlar yapılabilir.

Hafız Sabri Aksoy'un ne büyük bir ''yurtsever'' ve ne büyük bir ''Muğlalı'' olduğunu ifade etmeye sadece, aşağıda yazacağım birkaç cümle yeter da artar bile...

''Türk Halk Müziği repertuvarında, daha bir tek halk türküsü bile yokken, Anadolu'dan yani kaynağından, ilk türküleri derleyenlerin en başında iki, üç isimden birisi de Hafız Sabri Aksoy'dur. Onun derlediği ve notaya aldığı, Muğla Türküleridir..."

Bu “hakikat” tarihi belgelerle de sabittir..

HAFIZ SABRİ AKSOY'UN “ÇOK YÖNLÜ” KİŞİLİĞİ:
Hafız Sabri Aksoy'un çok yönlü kişiliğini oluşturan, bütün özelliklerini alt alta sıraladığımızda, 
Onun:
Aynı zamanda, bir
“Yurtsever”
“Rehber;”
"Devrimci"
“İlerici”
Toplumcu”
“Eğitimci”
“Aydın"
“Gazeteci”
“öncü”
“Folklor Araştırmacısı"
"Müzisyen"
“Derleyici" olan çok yönlü kişilik özelliklerine sahip olduğunu görürüz.

Çoktan çökmüş ve bitmiş bir imparatorluğun içinde bulunduğu bunalımlı günlerin, onu nerelere götüreceğini çok iyi bilen, üç beş ''aydın'' insandan birisi de, odur “Muğla”da. Ve bu durumu,
derinden duyduğu hüzünle, içine sindiremeyen, bu imparatorluğun elinde kalan en son yurt parçası
“Anadolu” nun da kaybedilmemesi onun “ne yapıp edip" düşman işgalinden kurtarılması gerektiğini, en iyi bilenlerden biridir "Hafız Sabri Aksoy”... İşte, o yüzdendir ki, onu Kurtuluş Savaşının hemen öncesinde. Milli Mücadelenin “taa en başında”, Muğla’da ki üç beş “öncü" insanın arasında hatta, en başında görüyoruz. 

“Muğla Serdengeçtileri ”nin kurucularından birisi de Hafız Sabri'dir. Başından sonuna, Hafız Sabri Aksoy’un Belediye Başkanı ''Zorbazade Ragıp Bey''le birlikte, ''Mustafa Kemal Hareketinin''
yanında yer aldığım görürüz. O, bu hareketin bir de sözcülüğünü yapmak üzere Muğla'da, ''Menteşe
Gazetesi''ni çıkarır. O, bu kez de ''gazeteci'' kimliği ile, yine ön sıralardadır. Hafız Sabri, bütün bu
katkılarının yeterli olmadığını düşündüğü için olmalıdır ki “Muğla Kuvay-ı Milliyesinin”, bütün harcamalarını; Belediye başkanı Ragıp Bey'le “birlikte karşılarlar”.. 

Bu ön bilgileri verdikten sonra, Hafız Sabri Aksoy'un “biyografisini" yazıp şimdi onu, daha yakından tanıyabiliriz.

“HAFIZ SABRİ AKSOY KİMDİR?"

Muğla'nın ilk belediye başkanı, Hacı Kadı Süleyman Efendi oğlu Ömer Efendi'nin, ikinci oğludur Hafız Sabri. Ağabeyi daha sonraları, “Mehmet Ağa” olarak tanınacak olan, Mehmet Aksoy'dur. Küçük kardeşleri “Süleyman Aksoy", “Melek Soyman" ve “Semiha Gölcüklü''dür.

Hafız Sabri Aksoy, 1885'te Muğla’da dünyaya geldi, özel eğitim gördü. Yusuf Ziya Efendi'den, Arapça ve Farsça okudu. Bir başka öğretmenden 6 ayda Fransızcayı öğrendi. Muğla Rüştiyesinde “Fransızca” ve “müzik öğretmenliği” yaptı. Muğla Sandık Eminliğinde bulundu. “İttihat ve Terakki Fırkasının" ve “Muğla Kuvay-ı Milliyesi”nin “öncü” kurucuları arasında yer aldı.

“MÜZİSYEN KİŞİLİĞİ"

Hafız Sabri Aksoy'a “müzik sevgisi" annesi Hacı Ali Efendi kızı Habibe'den geçti. Eski vali konağı,
dedesi Hacı Kadı'nın, General Mustafa Muğlalı Caddesindeki eviyle (günümüzde, Muğla Valilerinden, sayın Hüseyin Aksoy tarafından, 2004 yılında Muğla İl özel İdare bünyesinde faaliyet
gösteren “MELSA” ya satın aldırılıp, 2005 yılında restore edilen ve Muğla Kültür Dünyasına kazandırılan) “Hacı Kadı Evi” yan yanaydı. Padişah Abdülhamit'in, Muğla'ya sürgüne gönderdiği, Mutasarrıf Celal Paşa'nın eşi, Çerkez olduğundan evlerinde sık sık keman ve kanun çalınırdı...

Geninde derin bir "musiki sevgisi" yatan ve Türk Musikisine gönülden “yakınlığı" ve "yatkınlığı" olan Hafız Sabri, çok geçmeden komşuluklarının da sağladığı imkanla, Mutasarrıf Celal Paşa'nın hem eşinden hem oğlundan, "Türk Musikisi Nazariyatını" öğrenir. Bu eğitimle birlikte bir de aynı hocalardan hem keman çalmasını, hem de kanun çalmasını öğrenir. Hafız Sabriye gelinceye değin, Muğla'da daha hiç kimse, ne “keman" ne de "kanun"u bilmezler ve hiç çalmamışlardır.

Diğer taraftan, yine Hafız Sabri Aksoya gelinceye değin Muğla'da ne “nota" bilen vardır.

Ne de ''Türk Müziği Nazariyatı Bilgisini'' edinmiş olan...

Mutasarrıf Celal Paşa ve ailesi, Muğla'dan ayrılıp giderlerken çok sevdikleri ve yetenekli öğrencileri Hafız Sabriye, müzik aletlerinden birini, “kanun"u hediye eder ve Muğla'dan öyle ayrılırlar.

MUĞLA TÜRKÜLERİNİN İLK KEZ DERLENMESİ VE NOTAYA ALINMALARI

Muğla'da, ''Türk Musikisi Nazariyatı” ve dolayısıyla "nota" bilen ve bu bilgileri, ''sağlam'' kaynaklardan "saraylı" birinden yani Mutasarrıf Celal Paşa'nın Çerkez eşi ve oğlundan öğrenmiş olan Hafız Sabri Aksoy, sonradan kazandığı bu becerisini; gönlündeki derin musiki aşkı ile birleştirerek 1922'lerde, Muğla türkülerinin kaybolmalarının ortadan yok olup gitmelerinin önüne geçmek için derlemede ve onları notaya almada kullanılır. Bu suretle önemli sayıda Muğla Türküsünü derler ve notaya alır. O, bütün bunlara başladığında tüm yurtta Halk Türkülerini “derteme" ve “nota"ya almaya başlamış, ya bir, ya da iki kişi, ya vardır, ya yoktur-

HAFIZ SABRİ AKSOY'UN ''ÖNCÜ, İLERİCİ VE TOPLUMCU KİŞİLİĞİ" 

Hafız Sabri Aksoy'un Türk Musikisi Nazariyatını öğrendiği, bununla da yetinmeyip keman ve kanun çalmasını da öğrendiği o yıllarda, bu gibi “çalgılar” ve onları “çalanlar” (onanırdı Muğla da. Ayrıca, Arapça ve Farsça varken, Fransızca gibi, batı dillerini öğrenenlere de bir başka türlü bakılır, böyle davrananlar sürekli yerilirdi.

işte, böylesf bir dönemde, Muğla'da tek bir “ömek“tfr Hafız Sabri Aksoy. Ondan başka, ikinci bir örnek bulunmamaktadır.

“ilerici" ve “toplumcu" kişilik özellikleri, onu Muğla’da bir başka yöne daha yönlendirir. "Neden, kanun, keman veya ud çalan insan kınansın?” Bu "anlayışın muhakkak değiştirilmesi gerektiğini çoktan beri düşünmektedir. Bu konuda görevin yine kendisine düştüğüne İyiden iyiye inanmış olduğu için, hemen harekete geçen Hafız Sabri bizzat kendisi öncülük ederek, Muğla da, keman ve kanun dahil, ud vb. öteki müzik aletlerinin de yaygınlaşmasını sağlar. Öyle ki, o dönemin Muğfcasından, öyle ileri zamanlara gelinir ki, bir mahalleye girildiğinde, eğer bir sokağın içindeki evlerden birinden bile musiki nağmeleri kulağa gelmez ise, öteki sokağa girildiğinde, sadece birinden değil, birkaç evden birden musiki nağmeleri, yani “çalgı sesleri"

(ud, keman, kanun vb.) gelmeye başlar-

Leman ve Suzan adlarında iki kızı olur Hafız Sabri Akso/un. Leman adlı kızından, Oktay adında bir de torunu olur. Ancak, hem kızlan Leman ve Suzan, hem de torununu Oktay, başka efrad bırakmadan ölürter-

MHU Mücadelenin, taaen başından sonuna. Cumhuriyetin kuruluşuna dek, Mustafa Kemal Hareketinin daima yanında yer alan “Hafız Sabri Aksoy”un, Cumhuriyet döneminde de, yaşadığı sürece onun partisi "CHP” içinde yer aldığım görüyoruz. Bir dönem, CHP Muğla teşkilatında da yöneticilik yapan Hafız Sabrfnin,yine bir dönem, Muğla Beiedtyeslnde “Belediye Medlsi üyesi" olarak da görev aldığını görürüz.

Muğla'nın yetiştirdiği bu büyük insanı dünyadan, ebediyete göçüşü ise, Muğla'da 28 Ekim 1935-tedir.

“HAFIZ SABRİ AKSOrüN DERLEDİĞİ İLK MUĞLA TÜRKÜLERİNİN, DARÜLELHANIN (KONSERVATUAR) ÇIKARDIĞI DERGİDE BASILMALAR) VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ BİLGİLER:"

Hafız Sabri Akso/un (1920)11 yıllann başlarında “derlediği” ve kendisinin "notaya aldığı" ilk Muğla Türküleri, Musiki tarihimiz bakımından ele alındığında, hem Muğla Türkülerinin “ilk” ve “en eskileri" hem de, Türk Halk müziği repertuanna kayıt edilen (daha doğrusu derlenen ve notaya alınan) "ilk" Halk Türküleri olmaları bakımından, son derece önemlidirler-

Darütelhan (konservatuann o yıllardaki adı) kurulduktan sonra ve Anadolu'daki bütün Halk Türkülerinin derlenmeleri ve notaya alınmalan gündeme geldiğinde. Bunun İçin, yurt genelinde bulunan, “Tikk Ocak”lan alda gelir ve onlardan yardım istemek düşünülür. Bunun için bir karar alınır ve bütün Türk ocaklarına yazılar yazılır. Nitekim, bunun aynen böyle yapıldığını elimizde örneği olan, Hafız Sabri Akso/un derlediği Itk Muğla Türkülerinin de basılıp yayınlandığı, "CHANSONS POPULAR! ES TURQUE Türk Halk Türküteri’sayı 2” içindeki “Rauf Yekta Bey”fn, Arz-ı Şükran yani “ÖNSÖZDÜ içinde görebiliyoruz. Aynı sahifelerde, Hafız Safarinin kaleme aldığı "mukaddime" (yani “SUNUŞ" yazısı) de yer almaktadır.

Bu sunuş yazısı dikkatle incelendiğinde orada Hafız Sabri Akso/un konservatuara ve dolayısıyla, yöneticilere duyduğu btr kırılganlığı da dile getirdiğini görüyoruz. Bu ifadenin geçtiği cümle “Anadolu Halk Türkülerinin yer aldığı 1. sayıda Muğla Türkülerine rastlayamadığım" cümlesidir.

Bu cümlenin ifade ettiğianlam, bizde (2) ayn önemli aynntıyı çağrıştı rmtştır Bunlardan İlki, Hafız Sabrl Akso/un “derleme" ve “notaya alma” çalışmalarım çok daha önceden yapıp tamamladığı ve “Darülethan’a, İlk türküleri gönderenin “Muğla lir ve dolayısıyla kendisinin olması gerektiğini düşünüyor olduğudur. Bu yüzden, Hafız Sabri Aksoy, Muğla Türkülerinin “CHANSONS POPUURİES TURQJJE”nin daha birinci sayısında, yayınlanacağının “beklentisi” İçindeydi. Bundan emin görünüyordu.

İkinci ayrıntı da. Hafız Sabri'nin Muğla Türkülerinin birinci sayısında yayınlanmadığını görünce, konservatuara bir mektup yazmış olabileceği ve bunun içinde de yukandaki cümlesini: “—Anadolu Halk Türkülerinin yer aldığı birinci sayıda, Muğla Türkülerine rasUtyamadığım-” 1 kullanmış olabileceği şeklindedir. Daha sonra notalar basıma hazırlandığında da

1950 yılında Muğla 'da doğdu, ilk. orta. lise tahsilini Muğla'da tamamladı. 1968 yılında İstanbul Yıldız Teknik üniversitesinin sınavınt kazandı. 1973 yılında Makine Mühendisi olarak mezun oldu. Mezuniyetine 1 yıl kala TRT İstanbul Radyo ve Televizyonu ’nun tonmrmf tambur sanatçısı olan Fahrettin Çimenslz'ln de hocası otan Talat Bey den Türk Musikisi Nazariyet dersleri aldı, ilk beste çalışmalarını İstanbul'da başlayan Türköz mezuniyetinin ardından Dalaman Seka Tesislerine Bakım Mühendisi olarak atandı.

1974 te Fatma Türköz'le evlendi.

Askerliğini 1975 yılında İzmir Bornova 54.ncü Tugayında kısa dönem olarak yaptı.

Askerden sonra Dalamon'daki görevine döndü. Hafiz Sabri Aksoy'un 1920'li yıllarda derleyip notaya aldığı çoğu unutulmaz, en eski "Muğla Türkültri"dtn 10 tanesini gün ışığına çıkartarak 2001 yılı yazında bir akşam Karabağlar, Keyfoturağı Kahvesi nde Muğla Lions Kulübü üyelerine tanıttı. Ünal Türköz 4 adedinin TRT Türk Halk Müziği reportuanna alınmasını sağladı. 1969 yılında emeldi olan Türköz yine “TRT Türk Sanat Müziği Repartuan”na alman ilk şarkısı “Madem kİ vakit akşam " adlı eserini kürdüri hkazkar makamında ve 1992 yılında besteledi. Ünal Türköz 2 erkek çocuk babasıdır.

17 Eylül 2015 Perşembe

Tayyar Çakır

Tayyar Çakır, Muğla eşrafından terzi Şükrü Çakır'ın oğludur. Eski CHP Muğla Milletvekillerinden ağabeyi Çakırla amca çocuğudur yani kuzendir. Muğla Merkez Emirbeyazıt Mahallesi, nüfusuna kayıtlıdır. 19. asır 2. yarısındaki dönemindeki Muğla Jandarma Kumandanlığı yapan Manastır eşrafından Yüzbaşı Hayrullah Efendi emekli olduktan sonra Sistalı Hacı Ali Ağanın damadı olup, ölümüne kadar Ula Karabörtlen'de yaşamış ve bilenlerin nakline göre 100 yıl evvel ölmüştür. Karabörtlen'deki caminin avlusunda mefdundur.

Merhum Tayyar Çakır gençlik yıllarından itibaren yaşadığı İzmir'de partinin (CHP) delegeliğini yapmış, 16 Kasım 1986 yılında vefat etmiştir.

Kendisi İzmir'de Yunan işgalini yaşamış ve günün şartlarına göre deniz yoluyla İzmir'den Muğla sahillerine ailesiyle birlikte gelip tekrar İzmir’in kurtuluşuyla birlikte İzmir'e dönmüştür. İsmet İnönü ile çekilen resimlerde diğer kişiler o tarihteki İzmir İl Başkanı ve parti yöneticileridir.

Bu bilgiler ve resimler merhumun kızı tarafından Belediyemize verilmiştir, teşekkür ederiz.





6 Haziran 2015 Cumartesi

Muğla Valileri

H. Asaf Bey (1923-1924)

Hüsnü Bey (1924-1926)

Halil Rifat Bey (1926-1928)

Cemal Bey (1928-1932)

Ömer Cevat Ökmen (1932-1936)

Recai Güreli (1936-1939)

İbrahim Ethem Akıncı (1939-1949)

Muzaffer Kuşakçıoğlu (1949-1950)

Cavit Kınat (1950-1950)

Abdullah Dilaver Argun (1950-1951)

Ahmet Sebati Ataman (1951-1953)

Esat Kaya Ayman (1953-1960)

A. Necdet Taşer (1960-1961)

Şerif Tüten (1961-1965)

Hasan Basa (1966-1970)

Kemal Şenol (1970-1971)

Özer Türk (1971-1975)

Nüzhet Erman (1975-1978)

Naci Babacan (1978-1979)

Çetin Birmek (1979-1981)

Kemal Nehrozoğlu (1981-1984)

Yücel Bölgen (1984-1988)

Erol Çakır (1988-1991)

Lale Aytaman (1991-1995)

Ahmet Cemil Serhadlı (1996-1999)

Lütfi Yiğenoğlu (1999-2001)

Hüseyin Aksoy (2001-2006)

Mustafa Temel Koçaklar (2006-2007)

Lütfi Yiğenoğlu (2007-2008)

Ahmet Altıparmak (2008-2010)

Fatih Şahin (2010-2013)

Mustafa Hakan Güvençer (2013-2014)

Amir Çiçek (2014-2017)

Esengül Civelek (2017-2020)

Orhan Tavlı (2020-)

Feyyaz Gölcüklü

1926 yılında Muğla'da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. 1974-1976 yılları arası Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanlığı yaptı. 1977-1998 yılları arası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye'yi temsilen yargıç olarak bulundu.12 Eylül Darbesi sonrası kurulan Danışma Meclisi'nde üye olarak görev yaptı.

15 Eylül 2011'de 85 yaşında İzmir'de hayatını kaybetti. Kabri Muğla'da Şehir Eski Mezarlığı'ndadır.


Eserleri

-L'interrogatoire en matière pénale (1952) (Fransızca)
-Ceza Davasında Şahıs Hürriyeti (1958)
-Türkiye'de Çocuk Suçluluğu Hakkında bir Araştırma (1962)
-Türk Ceza Sistemi - Hürriyeti Bağlayıcı Cezalar (1966)
-Haberleşme Hukuku (1970)
-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması (1994)

14 Eylül 2014 Pazar

Osmanlı Döneminde Muğlalı Şairler

Şehirler, coğrafi ve siyasi konumlarının sağladığı imkânlar çerçevesinde ekonomik açıdan gelişirlerken, aynı zamanda kültür bakımından da zenginleşirler. Siyasi manada şehirler ne kadar gelişirlerse, aynı doğrultuda kültürel gelişmeler olur. Osmanlı toplumunda ilk kültür dairesi İznik ve Bursa şehirlerinde oluşmuş, buradan diğer şehirlere yayılmıştır. İstanbul'un fethine kadar Osmanlı Devleti'nin önemli kültür merkezleri Edirne, Gelibolu, Serez, Vardar Yenicesi, Üsküp, Manastır, Filibe, Selanik, Belgrat, Prizren ve Priştine gibi Rumeli coğrafyasında yer alan şehirlerdi.

İstanbul'un fethinden sonra, Anadolu'da Konya, Diyarbakır, Kastamonu, Bağdat, Amasya, Kütahya, Antep, Manisa, Bolu, Isparta, Aydın, Erzurum, Kayseri gibi şehirler birer kültür merkezi haline dönüşmeye başlamıştır. Osmanlı kültürünü besleyen asıl ana unsur hep İstanbul olmuş fakat kültür yansımaları daha sonra buradan taşraya taşmıştır. İstanbul'dan taşraya akan kültür yansımalarında şairlerin payı çok büyük olmuştur. Bu çalışmada Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük bir medeniyet merkezi haline gelmesinde büyük payı bulunan şehir şairlerinin ortaya çıkarılması gerektiği bakış açısından hareketle, Osmanlı döneminde Menteşe sınırları içerisinde yer almış olan Muğla'daki şairler ve onların nasıl bir kültür zinciri oluşturdukları incelenmeye çalışılmıştır.

Osmanlı coğrafyası sınırları içerisinde yer alan, Menteşe Beyliğine bağlı olan Muğla vilayeti, en meşhuru Şahidi olmak üzere, pek çok şaire sahip bir kültür merkezidir. Malumdur ki, yüzyıllardır klasik edebiyat geleneğimiz içinde şairlerin nereli oldukları hususuna büyük bir titizlik gösterilmiştir. Şuara tezkirelerinde şehir, şairin doğduğu yer anlamına gelir. Şairin kültürel kimliğini kazandığı yöreler, bu manada tezkire yazarına bir şey ifade etmez. Şuara tezkiresi yazarları, şairin asıl adı, görevi, sanatı, eserleri, akrabalık ilişkileri gibi ayrıntılar içinde en çok şairin nereli olduğuna önem verirler. Tezkire yazarları, birbirlerinin başka alanlardaki eksik ya da yanlışlarını hoşgörü ile karşılamış olmalarına rağmen, şairin memleketine yönelik bilgi yanlışlıklarını bağışlamamışlardır.

Şairlerin hangi şehirden olduğuna büyük bir önem veren tezkire yazarları, içinde bulunulan coğrafyanın şahsiyet, şahsiyetin de coğrafya üzerindeki tesirini göstermektedirler. Bu doğrultuda Lamartine ''Memleketler biraz da insanlardır'' der. Yaşanılan her coğrafya bölge bölge, hatta şehir şehir incelenerek şehir, şair, kültür ve medeniyet ilişkilerinin ortaya konulması kimliğimizin geçmişini ortaya koyacaktır.

Sehi Beğ'in Heşt Behişt, Latifi'nin Tezkire-i Şuara, Aşık Çelebi'nin Meşairü'ş Şuara, Hasan Çelebi'nin Tezkiretü'ş-Şuara, Riyazi'nin Riyazü'ş Şuara,Esrar Dede'nin Tezkire-i Şuara-yı Mevleviyye, Bursalı Mehmet Tahir’in Osmanlı Müellifleri adlı tezkirelerinde, Muğlalı şairlerin altısı mevcuttur. Bu altı şairin üçü Mevlevidir. Bunlar da dahil olmak üzere tespit edilen on yedi şair, medrese, tekke veya tasavvuf terbiyesi almış kişilerdir. Bunlara aşağıda değinilecektir. Tezkirelerin birkaç istisna ile hepsinin İstanbul'da yazılmasından dolayı, taşrada yetişen şairlerin bu eserlere kaydedilememiş olması, göz önünde bulundurulmalı ve bunlardan başka kaynaklarda da, taşra şairlerine ait kayıtların bulunabileceği ve hatta biyografik eserlere alınmayan şairlerin bile bulunabileceği ihtimali de düşünülmelidir.
Muğlalı şairleri: şiirleri bulunan şairler, şiiri bulunmayıp şair oldukları bilinen kişiler, mezar taşı ve kitabelerdeki manzumelerde mahlasına rastlanan şairler olmak üzere üç başlık altında verdik.


ŞİİRLERİ BULUNAN ŞAİRLER

Bali, Hüdayi Salih, Şahidi, Şuhudi, Hacı Mehmet Emin Zekai, Serii, Gubari, Hüsameddin, Rahimi, Mehmet Nuri, Yusuf  Ziyaettin ve Hafız Mehmet Esat.



Bali  (15. asır)


Muğlalı olduğu bilinen şairin hayatı hakkında tezkirelerde bilgi verilmemiştir. Hikemi tarzda yazdığı, Bahr-i Nasayih isimli mensur-manzum karışık eseriyle bilinmektedir. Yetmiş beş varaktan ibaret olan eser (İ.Ü. Ktp. Ty., No 2303), Fatih'in sancak beylerinden Mahmud Bey'e sunulmuştur. Aşağıdaki manzume onun Bahr-ı Nasayih adlı eserinden örnektir:

''Diledi şark u garbın padişahı
Bile ilümüzün halin kemahi
Buyurdı bir özi vü sözi makbul
Ola bu didüğüm maniye meşgul
Kıla teftiş mülk-i Menteşa'yı
İde tahrir her yohsul u bayı
Bilürdi bigüman şah-ı cihandar
Emanet hıfzına oldur sezavar''


Hüdai Salih  (1383 - 1480)


Asıl adı Salih olan Hudayi Dede, Muğla'da doğdu. Dönemin bilginlerinden birinin oğlu olup, Mevlevi şeyhi Şahidi İbrahim Dede'nin (ö. 1550) babasıdır. Esrar Dede, Tezkiresi'nde, Hudayi'nin babasının adının bilinmemesine karşın, onun Rumeli savaşlarına katılan arif, alim bir zat olduğunu kaydeder. Ayrıca, Hudayi'nin babasının Hicaz seferinden dönerken, Mısır civarına yakın kafir köyünden bir kızla evlendiğini ve bu evlilikten Hudayi'nin doğduğunu bildirir. Küçük yaşta babası tarafından Seyyit Kemal'in manevi terbiyesine ve hizmetine verilmiş olan Hudayi Mevlevi olup, ondan dini ve ledünni ilimleri tahsil etti. Hudayi, Mevlevi olduktan sonra Irak ve İran'a gidip, ilim tahsil etti, din büyüklerinin sohbetlerinde bulundu.

Uzun seyahatlerde bulunduktan sonra İstanbul'a gidip, Fatih Sultan Mehmed (1432-1481)'in meclislerine katıldı. Bu sohbetler esnasında Hudayi Salih Dede, padişah Fatih Sultan Mehmed'e Muğla'da Seyyid Kemaleddin Dede'nin gömülü olduğunu ve bu türbenin kendisine Mevlevi zaviyesi olarak ihsan edilmesini talep etti. Böylece, Muğla Mevlevi Zaviyesi, Hüdayi Salih Dede'nin himmetiyle 1470'li, yıllarda kurulmuş oldu. Hudayi Dede, ömrünün kalan kısmını burada halkı irşat ederek ve risaleler yazarak geçirdi. Muğla Mevlevihanesi'nin ilk şeyhi olarak, burada yaşı 90'ın üzerinde iken, vefat etti. Muğla'da  Seyyid Kemaleddin'in  ayak  ucuna  gömüldü. Mezarı bugün, Muğla Şahidi Camisi'nin yanındaki türbededir.

Hudayi  Dede'nin kaynaklarda bulunan şiirlerinde, aruzu düzgün kullanması, dile hakimiyeti, ustaca söyleyişi, onun güçlü bir şair olduğunun kanıtıdır. Şiirdeki arifane kabiliyetini gösteren aşağıda yer alan gazeli,Mevleviler arasında meşhurdu.

''Ey dil istersen eğer kamil ola noksanun
Sikkesi altına gir Hazret-i Mevlana'nun
Hak-i dergahını iksir bil ol şahun kim
Gıll u gıştan arınup halis ola imanun
Sıdk ile salik olan silk-i Celalü'd-din'e
Şüphesiz vasıl olur rahmetine Rahmanun
Mesnevi'den işiden mağz-ı kelamu'llahı
Bilür esrarını künhiyle kamu eşyanun
Nay parmağ ile yol gösterüp irşad eyler
Neydüğin sırr-ı sema'ın bize ol sultanun
Virseler bir kavline zerre kadar meyletmez
Kaf'dan Kaf'a değin saltanatın dünyanun
Şevk-ı şems ile Hudayi göğe çıksa n'ola suz
Zerre-i hak-i rehisin kamu dervişanun.''

Hüdai Salih, mutasavvıf  bir şair olduğundan şiirlerinde  tasavvufi görüşlere çok yer vermiştir. Aşağıdaki şiir, onun tasavvufi tarzda söylemiş olduğu bir kıta örneğidir:

''Aşka baglandı gönül benden çeküp el neyleyim
Benden çün razı olur bendinden azad olmasın
Sormazam esrar-ı aşkun müşkilünden zahide
Çünki şakird olmamış bu fende üstad olmasın''

Şahidi  (1470 – 1550)


Şahidi'nin asıl adı 'İbrahim' olup, Muğla'da doğdu. İlk olarak babası Hudayi'den eğitim alan Şahidi, İstanbul Fatih Medresesi ve Bursa Yıldırım Han Medresesi'nde ilim tahsil etti. İlim öğreniminden sonra, Muğla'da Şeyh Bedreddin'e intisap etti ve ondan tefsir öğrendi. Sonra Denizli Mevlevi şeyhi Fani Dede (ö.1504)'ye bağlandı ve Mevlana soyundan Paşa Çelebi'ye mürit oldu. Bir süre sonra, kendi isteği ile Sultan Divani (ö. 1530)'ye bağlandı. Onu asıl Mevleviliğe bağlayan Sultan Divani oldu. Sultan Divani'nin vefatından sonra, Muğla'ya gelerek, babasının tekkesine şeyh oldu ve vefatına kadar bu görevde kaldı. Mevlevi büyüklerinden dikkati çeken bir zat olan Şuhudi, 40 yılı aşkın Muğla Mevlevihanesi'nde şeyhlik yaptı.

Şahidi'nin 2 oğlu vardır. Hüsameddin adındaki oğlu, Farsça kaideleri bildiren manzum Tuhfe-i Hüsami'si ile tanındı. Şahidi, Şuhudi adındaki diğer oğlunu, şeyhi Sultan Divani'ye götürdü. Her yıl Afyon'a gidip, şeyhinin türbesini ziyaret etti. 1550 yılında yine Afyon'a şeyhini ziyaret için gittiği bir sırada, burada vefat etti ve şeyhinin yanına gömüldü. Şahidi'nin Afyon'daki mezarı Sultan Divani'nin ön tarafında ve Abapuş-ı Veli'nin sırasında İlyas Çelebi'nin sağ tarafında idi. Sonradan buraya Sultan Divani soyundan Baki Çelebi gömülmüştür. Şahidi'nin şu manzumesinin;
''Gedayem Şahidi-i Mevleviyem
Diyar-ı Menteşe'de Muğlaviyem
Bihamdillah ki merd-i maneviyem
Ki gavvas-ı bihar-ı Mesnevi'yem
Şahidi'ye her kim iderse dua
İde mahşerde şefaat Mustafa
Merhum u mağfur u Rabbü'l-Gafur
Hasbetenli'llah Şahidi ruhuna fatiha''
yazılı olduğu mezar taşı ya Afyon'daki mezarın tasfiyesinden sonra Muğla'ya getirilmiş ya da Şahidi'ye hürmeten Muğla'da hazırlanmıştır.

Aşık Çelebi'ye göre, mahlasını davada yaptığı şahitlik üzerine alan, mevleviyane, aşıkane şiirleri olan Şahidi Dede, Farsça ve Türkçe eserler vermiştir. Şahidi'nin, Türkçe, Farsça divanları vardır. Şahidi'nin Türkçe Divan'ında, 2 kaside, 1 terciibent, 3 muhammes, 2 tahmis, 1 müstezad, 84 gazel, 4 kıta, 1 rübai, 7 beyit ve hece vezniyle yazdığı 1 şiiri vardır. Esrar Dede ve Semahane-i Edeb'de Farsça mürettep Divan'ının olduğu kayıtlıdır. Şahidi hakkında çalışmaları olan Mustafa Çıpan ve Numan Külekçi onun Farsça Divanının herhangi bir nüshasının tespit edilemediğini, böyle  bir  eserinin  varlığının kesinleşmediğini ifade ederler.

Şahidi'nin 1536 yılında yazdığı Gülşen-i Vahdet adlı kitabı, 457 beyitlik Türkçe tasavvufi bir eserdir. Bu kitapta tasavvuf sembollerle anlatılmıştır.

Şahidi Dede, 1544 yılında yazmış olduğu Gülşen-i Tevhid adlı Farsça eserinde, Mesnevi'nin her cildinden seçtiği 100'er beyti, 5'er beyitle şerh etmiştir. Yani şair, seçtiği 600 beyti üç bin beyitle şerh etmiş olup, bu eser Mesnevi'den  600,  Şahidi'nin kendisi tarafından da üç bin beyit yazılarak meydana getirilmiştir. Eser, Mesnevi vezninde ve Mesnevi tarzındadır. Bu kitapta, Yusuf Sineçak (ö. 1546)'ın Cezire-i Mesnevisi'nin tesiri görülür. Gülşen-i Esrar, Farsça olarak yazılmış, babasının, kendisinin ve şeyhi Mehmet Çelebi  (ö. 1530)'nin hayatı ve Mevleviliğin bazı hususiyetlerinin anlatıldığı bir eserdir. Ancak Şahidi Dede'nin bu eseri kayıptır. Eserde Afyon, Bursa, Kütahya, Denizli ve bu illerin insanları hakkında bilgiler vardır.

Tuhfe-i Şahidi, Farsça'dan Türkçe'ye manzum lügattır ve Şahidi tarafından 1515 tarihinde kaleme alınmıştır. Büyük bir şöhrete sahip olan bu lügate, Sünbülzade Vehbi (ö. 1809) başta olmak üzere, pek çok kişi nazire ve şerh yazmıştır. 452 beyitten oluşan bu sözlükte, 1400 kelimenin Türkçe karşılıkları, hatta bazen de Arapça karşılıkları verilmiştir. Tezkiresi'ne, bu manzum lügatten örnekler kaydeden Aşık Çelebi'ye göre Tuhfe-i  Şahidi, devrinde çok meşhur olmuş, herkes tarafından okunmuştur.

Farsça olarak kaleme aldığı Gülistan Şerhi, Şeyh Sadi'nin eseri Gülistan'a yazılmış şerhtir. Sohbetname, Arapça olarak yazılmıştır ve mürşit ile mürid arasındaki sohbet adabını anlatır.

Şahidi, Divan'ından, Tuhfe-i  Şahidi ve Gülşen-i Tevhid  adlı eserlerinden anlaşıldığı üzere, usta bir şairdir. Şiirlerinde şairin aruzu düzgün kullanması, dile hakimiyeti, divan şiirinin kelime, mazmun ve hayal dünyasını yansıtması, Farsça'ya vukufu iyiydi. Divan'ında Mevlevilik unsurlarının ustaca yansıtıldığı mevleviyane şiirleri bulunan şairin, arif bir zat ve usta bir şair olduğunda bütün kaynaklar birleşirler. Aşağıdaki gazel onundur:
''Mesnevi'dür daima vird-i zeban-ı Mevlevi
Def ü nay ile sema vü raks-ı şan-ı Mevlevi
Mülk-i ışkun Mevlevi sultanıdur tac u külah
Pes neden oldı işaret taylesan-ı Mevlevi
Mevlevi hurşid-i la-şarki vü la-garbi-durur
Guyiya huffaşlardur münkiran-ı Mevlevi
Halk muşan Mevleviler bülbülan-ı bag-ı ışk
Guş-ı muşa kande irer ah ü figan-ı Mevlevi
Mevlevi şeh-bazı arşidür şikarı kebk-i Kuds
Kulle-i kuh-ı hüviyyet aşiyan-ı Mevlevi
İy mariz-i cehl ü gaflet gel gel istersen cevab
Derdüne şerbet-dürür şaki beyan-ı Mevlevi
Virme dil kevn ü mekana ol la-mekan bi-nişan
Şahidi çün la-mekan oldı mekan-ı Mevlevi''

Şuhudi  (? - 1591)


Şahidi'nin oğlu olan Şuhudi, babasına hizmet etmiş ve ilk tahsilini ondan görmüştür. Onunla birlikte Afyon'a Sultan Divani (ö. 1530)'ye gitti ve orada 40 gün kaldı. Babasının vefatından sonra 43 yıl Muğla Mevlevihanesi'nde şeyhlik yaptı. Şuhudi Dede'nin mezarı, Sakıb Dede'nin de Tezkiresi'nde belirttiği gibi, Muğla'da Mevlevi Zaviyesi'nin kurulmasına vesile olan Seyyid Kemaleddin Efendi (ö. 1430?)'nin ayak ucundadır. Bu kabirler bugün Muğla Şahidi Camisinde bulunmaktadır.

Ali Enver Tezkiresi'nde, Şuhudi Dede'nin hal ve olgunluk bakımından babası Şahidi'ye benzediğini, aralarındaki farkın yalnızca isimlerindeki gibi çok az olduğuna dikkat çeker. Esrar Dede, Şahidi'nin, Gülşen-i  İrfan adlı eserini, oğlu Şuhudi'ye hitaben yazdığını belirtir. Ancak Şahidi hakkında çalışmaları olan Mustafa Çıpan ve Numan Külekçi bu eserin herhangi bir nüshasını tespit edemediklerini bildirirler.

Mutasavvıf bir şair olduğu bilinen Şuhudi Dede, şiirlerini daha çok tasavvufi fikirlerini yaymak için kullandı. Tezkirelerde yer alan aşıkane ve rindane şiirlerinde, şairin aruza ve dile hakim olduğu görülür. Şiirlerinde genellikle tasavvufi görüşlerini anlatmıştır. Aşağıdaki aşıkane-rindane şiir ona aittir:
''Dehan-ı fikr-i dilde gonce-i gülzarı canumdur
Hayal-i serv-kaddün haylinden hatır-nişanumdur
Firak-ı la'l-i nabunla bela bezminde ey saki
Demadem eşk-i gülgunum şerab-ı ergavanumdur''

Gubari (18.asır)


Muğla civarında Ula kasabasından olan Gubari, kadılar sınıfındandır. Aşağıdaki aşıkane-rindane beyitler onun şiirine örnektir:
''Zerrece bulmayu ben sende nişan-ı deheni
Gonca dil-teng olup çak ider uş pireheni
Gül-ruhun şevkıyle lale şehid oldu meger
K'ol ciger-i suhtenin kana boyandı kefeni''


Serii Hasan Çelebi  (? – 1607)

Mustafa Efendi'den mülazım olmuştur. Bu mahlası yazı yazmadaki sürati neticesinde almıştır. 1607 yılında vefat etmiş ve İstanbul'da Edirnekapı civarına defnolunmuştur. Aşıkane-rindane şiirleriyle meşhurdur. Şairin divanı elde bulunmamakta, sadece tezkirelerde aşağıdaki beyitleri yer almaktadır:

Fakr-ı Cem'de görinen tac sanurlar amma
Öpdi başına kodı camı sunuldukda ana
Basmaz yire ayagın degül üstine habab
Çıkarupdur ayagı üzre kabarcuk mey-i nab
Gören ol mah-veşün camesin alaca sanur
Bunı bilmez güneşe baksa göz alacalanur
Kanlu dagum göz göz oldı buse ihsan it disem
Penbe yapışdur gözüne dir gülüp ol gonce-fem
Ne mümkindir benümle ey sanem hem-hane olmak sen
Meger bir sen kalasın deyr-i alemde hemnn bir ben
Ne dem çeksem artar gözümün cilası
Şarab aldı guya koruk tutiyası (İsen, 1990).

Hüsameddin  (? – 1617)

Şahidi'nin oğludur. Babası ve kardeşi gibi mutasavvıf bir şair olan Hüsameddin, şiiri tasavvufi görüşlerini ifade etmek için kullanmıştır. 1585 yılında yazdığı Tuhfe-i  Hüsami'nin bir nüshası Ankara Milli Kütüphane'dedir (Yz. Res. A (A) 4884 /1). Hüsameddin hakkında sahip olduğumuz en sağlam bilgilerden birisi de, onun vefatından on yıl sonra 1626 yılında dostları tarafından Ula ilçesinde yaptırılan türbesini kapısının üzerindeki kitabede bulunan şu mısralardır:

Bina-yı arş-ı iştibaha sarf-i malile
Ehibba etdiler Hamza Efendi hazretin tayin
Mükâfatın ide Firdevs-i A'la'da Mevla
Civar-ı hazret-i sultan-ı Kevneyn ile hur-i iyn
Muhakkak kutb-i 'alem gavs-i azamdı asrında
Aceb mi aşiyan-ı murg-ı ruhı olsa 'illiyyin
Edüb bir savt hatifden didi tarihçun Kesbi
Yapıldı  Türbe  Halen  oldı  asude  Husameddin''

Rahimi  (1796 – 1863)

Mehmet Zekai Efendi'nin babasıdır. Şiir yazmada yeteneklidir. Mezarı Muğla'da Eski Şehir Mezarlığı'ndadır. Muğla Kurşunlu Camisi'nin 1853 yılında tamirine bir tarih söylemiştir. Bu tarihin son beyti aşağıdadır:

''Rahimi tarihin remz et bu nev-tamir-i zibanın
Ne dilber eyledi  Hamdi  bu ziba cami'i tamir''

Yusuf Ziyaeddin (d. 1836 – ö. 1909)

Koca Mustafa Efendi'nin oğludur. Ulema sınıfından Hacı Ömer ve Hacı Veliyüddin  Efendi'lerden icazet almıştır. Mevlevi olup, şairlikte ustadır. Bir hayli şiiri bulunmakta ve hiciv yazmada mahareti ile tanınmaktadır. Pek çok kitabe ve mezar taşında manzumesi bulunmaktadır.


Mehmet Nuri  (1845 – 1911)

Muğla müftüsü Mehmet Saadeddin Efendi'nin oğludur. Muğla Nüfus Müdürlüğü'nden istifa ederek, ailesi ile birlikte Muğla Yatağan'daki Ahi Köy, Kavruk Çiftliği'nde ziraatle meşgul olmuştur. Şiir yazmadaki mahareti, ifadelerindeki inceliği ile dikkat çekmiş olup, pek çok manzum eseri bulunmaktadır. Aşağıdaki beyit onundur:

Geldi güller güldü yüzler gül gibi
Neş'e verdi miri Asım mül gibi

Bu beyti Nuri Efendi, Muğla Köyceğizli Asım Bey'e yazdığı mektubun baş tarafına koymuştur. Ayrıca pek çok kabir taşında manzumeleri bulunmaktadır. Basılmamış, kendi el yazısıyla yazmış olduğu manzum eserleri bulunmaktadır.


Hafız Mehmet Esad  (1887 – 1918)

Muğlalı Ali Rıza Efendi'nin oğludur. Şiirlerinde güzel manalar olan Hafız Mehmet Esad, musiki ilminde de yeteneklidir. Muğla'daki mevlitlerde "Vefatü'n-Nebi" ve "Vefat-ı Amine" manzumeleri okumuştur. Vefatü'n-Nebi'nin baş kısmı şöyledir:

Ey bu gün dünya ile mağrur olan
Gafil en sonra ölüm vardır uyan
Div-i mevtin pençesinden ademe
Kurtuluş kabil değil bak aleme
Zehr-i mevti ol tabib-i sermedi
Nazlı Peygamber bile nuş eyledi
Vefat-ı Amine'nin baş kısmı şu şekilde başlar:
Bildiler ki doğdu bedr-i Mustafa
Cümle 'alem nur ile buldu safa
Doğdu anda o hurşid-i kerem
Bastığı demde şu dünyaya kadem
Ümmetini istedi Hak’tan heman
Titredi dehşetle etraf-ı cihan

Hafız Mehmet Esad Efendi'nin Vefatü'n-Nebi ve Vefat-ı Amine'den başka, Muğla Tarihçesi ve muhtelif konulara dair piyesleri vardır.

Hacı Mehmet Zekai  (1849 – 1932)

Muğla Kurşunlu Cami Medresesi müderrisi Hacı Mehmet Rahimi'nin oğludur. 1878 yılında Saadettin Efendi'den icazet alarak, uzun zaman Kurşunlu Cami Medresesi müderrisliğinde bulunmuştur. 1904 yılında Muğla Müftülüğüne tayin edilmiş, 1913'de yaş haddinden emekli olmuştur. 1915 yılında tekrar müftülüğe tayin edilmişse de, ihtiyarlığı sebebiyle görevinden ayrılmıştır. Bu arada
mesnevihanlık da yapan Mehmet Zekai Efendi, Arapça ve Farsça’ya hakimdi. Bazı şiirlerinde "Emin", bazılarında "Zekai" mahlasını kullanmıştır. "İthafü'l-Ahlaf fi Tefsiri Sureti'l-Kaf" isimli Arapça yazılmış tasavvufi ve felsefi bir tefsiri, manzum Mevlidü'n-Nebi'si, Divan'ı, mantık ve kelam ilmi ile ilgili notları, medh ve hicv olarak söylenmiş birçok beyitleri vardır. Bu eserler basılmamıştır. Mezarı Muğla'da Eski Şehir Mezarlığı'ndadır. Aşıkane-rindane tarzda yazılan "Ey bülbül" redifli şu gazel onundur:

Bülbüle Hitap
Nedir şeydaca derdli derdli bu efganın ey bülbül
Acep bir gonce-i terruya mı nalanın ey bülbül
Safif-i nale-i dil-suz ile gülzarı ağlattın
Sirişkinden suvarmak mı güle cevlanın ey bülbül
Şeb-i yeldayı hasretle dimağın telhkam elbet
Visal-i fecr için mi her seher elhanın ey bülbül
Neva-yi ateşinin gülde tesir m'eylemez yoksa
Çeker mi kendini naze gül-i handanın ey bülbül
Senin de kendi halince bilinmez dertlerin varmış
Derun-ı derd-nakin için nedir dermanın ey bülbül
Hezaran işvesiyle gonceler hande eder ahın
Kesilmez yine etraf-i güle devranın ey bülbül
Rubab-ı nevhadar-var bu huruş-ı dil-hıraşında
Bugün bir gülşen-i rana senin külhanın ey bülbül
Sen ağlarsın gül için gülyağın ağyar sarfeyler
Firak-ı yar ile her an bu mudur şanın ey bülbül
Zekai-var meclub-ı gül ü mül olduğun zahir
Bu envar-ı taaşşuk ile meftur canın ey bülbül

ŞİİRİ BULUNMAYIP ŞAİR OLDUKLARI BİLİNEN KİŞİLER

Hızır Şah, Musannifek Bekir, Hacı Hamzaoğlu Mehmet, Ali Murtaza ve İbrahim Edhem.

Hızır Şah Abdüllatifoğlu  (d. ? – ö. 1449)

İsminin sonunda 'Menteşevi' denilmekle beraber, bugün Muğla'nın Datça ilçesinin Hızır Şah köyünde doğmuştur. Balat (bugünkü Milet ve civarı) kadısı Mevlana Abdüllatif'in oğludur. On beş yıl Mısır'da tahsil görmüştür. Derviş Mehmet adında bir oğlu vardır. Hızır Şah'ın, Metni Tecrid'e şerhi, Şerh-i Mevakıf'a ve  Telvih'e  talikatı ve  Mollazade'ye haşiyesi vardır.  (Eroğlu,  1937;Özcan, 1989).


Musannifek Bekir  (d.? – öl. ?)

Muğla Kavaklıdere'ye bağlı, Mevsele köyünden Ahmet Efendi'nin oğludur. Zamanının okur-yazar kesimindendir. Kaside-i Bürde ve hocası Mahmut Efendi'nin beyan ilmine ait  "Alaka"  adlı eserine 1736 yıllarında yazdığı matbu şerhi vardır. (Eroğlu, 1937).

Hacı Hamzaoğlu Mehmet  (? – 1865)

İstanbul'da Vidinli Mustafa Efendi'den icazet alarak, Muğla'da müderrislik yapmıştır. Oğluna nasihatlerini manzum olarak dile getirdiği, manzum bir eseri vardır. 1865'te vefat etmiş olup, Kurşunlu Cami yanındaki mezarlığa defnedilmişse de, buradaki mezarlar nakledildiğinden şimdilik mezar yeri belli değildir. (Eroğlu, 1937).

Ali Murtaza  (1839 – 1900)

Anadolu'nun çeşitli yerlerinde ve Muğla'da kadılık yapmıştır. Nesir ve şiirle meşgul olmuştur. Ebüssena Mahmut'un ilm-i hadisten telif eseri, "Kitabü'l-Mutemed Muhtasarı Müsned-i Ebu Hanife"yi  Türkçe'ye tercüme etmiştir. (Eroğlu, 1937).

İbrahim Edhem  (1842 – 1940)

Kurşunlu Cami Medresesi'nde, müderris Hacı Mehmet Rahimi'nin oğlu, müftü Mehmet Emin Zekai Efendi'nin öğrencisidir. Yine Muğla Medresesinde mantık, fıkıh ve hat dersleri vermiştir. Şiirleri, kendi el yazısıyla yazdığı icazetnameleri ve kitabeleri ile meşhur olmuştur. Şiirleri, oğulları Ali ve Osman Efendi'lerde bulunmaktadır. (Eroğlu, 1937).

MEZARTAŞI  VE  KİTABELERDEKİ  MANZUMELERDE MAHLASINA RASTLANAN ŞAİRLER

Mezar taşı ve kitabelerdeki manzumelerde mahlasına rastlanan şairler: Yusuf Ziyaeddin Efendi, Rahimi, Süreyya, Kesbi, Nazmi, Raşid, Kameti, Faiz, Tahir, Kırımi, Ragıb, Safvet, Nuri.

Şairlikleri konusunda elde bilgi bulunmamakla beraber, Muğla'da mezartaşı ve kitabelerde manzumeleri bulunan şairlerdir. Bunlardan Nazmi, Raşid ve Kırımi'nin şiirleri, Bodrum Kalesi'ndeki mezar taşı ve kitabelerde; Safvet’in  şiiri, Marmaris Sarıana Türbesi'nde; Kesbi'nin şiirleri Ula'da Hüsameddin Efendi Türbesi'nde; Tahir'in şiiri, Muğla Karabağlar Yaylası Keyf Oturağı  Camisi’nde; Faiz'in şiiri, Muğla Ulu Cami sol taraf kitabesinde; Ragıb'ın şiiri, Muğla Şeyh Cami sol taraf kitabesinde; Kameti'nin şiiri Selimiye Aziz Ağalar Camisi’nde; Nuri’nin şiiri Eski Şehir Mezarlığı’nda bulunmaktadır

***
Osmanlı nüfuzunun başladığı 1390 yıllarından itibaren, daha önce yörede hakim unsur olan Menteşe Beyliği'nin de yerleştiği kültürel geleneğin takipçisi faaliyetler, yörenin tarihi-kültürel zenginliğini oluşturmuştur. Bunlardan, edebi geleneğin yöredeki varlığının temelinde tasavvufi hareketliliğin yattığı görülmüştür. Özellikle Şahidi gibi Mevlevi geleneğinde de önemli bir yeri olan bir şahsiyetin merkez olduğu edebi faaliyetler, yörenin edebiyat kültürünün son derece verimli olmasını sağlamıştır. Yöreye hakim olan Mevlevi kültürünün ve bu doğrultuda yazılan tasavvufi şiirlerin yanı sıra aşıkane-rindane şiirler söyleyen şairler de yetişmiştir. Sonuç olarak; 15. yüzyıldan 20. yüzyılın ortasına kadar, 29 şairin yetiştiği Muğla ve yöresinde, merkezden uzaklığına rağmen, kayda değer edebi eserler verilmiştir.

KAYNAKÇA

• Namık Açıkgöz, Muğla Yöresi Mezartaşı ve Kitabeleri, Osmanlı'nın 700. Yılında Muğla Sempozyumu, 1999, 6-7 Mayıs, sözlü
• Namık Açıkgöz. (2002), Muğla'da Eski Yazı Akrostişli Bir Mezar Taşı Şiiri, Muğla Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Muğla, s.8
• Namık Açıkgöz. (1982). Riyazi Muhammed Efendi, Riyazü'ş-Şu'ara, AÜ, DTCF.
• Beytur, M. B. (1967). Gülşen-i Tevhid (Tercüme), İstanbul
• Çıpan, M. (1986). Muğlalı Şahidi Dede, Hayatı-Şahsiyeti-Eserleri, Konya
• Ergun, S. N. Türk Şairleri, Tarihsiz, C.2.
• Zekai Eroğlu,  Muğla Tarihi, İzmir, 1937
• Genç, İ. (2000). Esrar Dede Tezkire-i Şu'ara-yı Mevleviyye, AKM Yay., Ankara
• Meredith-Owens, G.M. (1971). Aşık Çelebi, Meşairü'ş-Şu'ara, London
• Ali Rıza Hakses, Muğla ve Menteşe Büyükleri, basılmamış,  (1940-1941), s.42
• Husrevan,  Muhammed  Hüseyin  /  Rıza  Eşref-zade,  Gülşen-i  Tevhid,  Meşhed (1372 / 1993).
• Hüseyin, E. (1998), Ulalı Hüsameddin Efendi, Gurerü'l-Kavaid, İzmir
• İsen, M. Latifi Tezkiresi, Ankara, 1999 Latifi, Tezkire-i Şu'ara , İstanbul (1314)
• İsen, M. (1997). “Osmanlılarda Şehir ve Kültür”, Ötelerden Bir Ses, Ankara
• İsen, M. (1990). Sehi, Heşt-Behişt, Ankara
• İsen, M. (1989). "Şairler ve Şehirler", Milli Eğitim Dergisi, Ankara, s.88.
• Kutluk, İ. (1989). Kınalı-zade Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-Şu'ara, Ankara, C.1.
• Numan Külekçi, Gülşen-i Vahdet, Ankara, 1996
• Özcan, A. (1989). Mecdi Mehmet Efendi, Hadaiku'ş-Şakaik, İstanbul C.1.
• Şimşekler,  N.  (1998).  Şahidi  İbrahim  Dede'nin  Gülşen-i  Esrar'ı,  (Tenkidli Metin-Tahlil),  Basılmamış  Doktora  Tezi,  Selçuk  Üniversitesi,  Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya XVII+177.
• Tahir, B. M. (1972). Osmanlı Müellifleri, İstanbul, , C.2
• Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, C.1

Alıntı
Nilgün Açık Önkaş
Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Bahar 2011, Sayı 26