Alıntı yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2019 Cumartesi

Muğla'da Mevlevilik

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin tasavvuf anlayışına dayanan Mevlevilik, bir sûfî geleneği olarak 14. yüzyılın başından itibaren sistematik bir şekilde hayata geçmeye başladıktan sonra, başta Konya olmak üzere, İstanbul, Bursa, Afyonkarahisar, Kütahya ve Manisa gibi, Anadolu ve Balkanlar'ın muhtelif şehirlerinde oluşan mevlevihanelerle , klasik kültürün önemli kurucu, koruyucu ve nakledici kurumlarından biri olmuştur. Bu geniş coğrafyaya yayılmış bulunan Mevlevî geleneğinin, yüzyıllarca aktif olduğu şehirlerden birisi de Muğla'dır.

1262 yılında Türk siyasî nüfuzunun etkin olarak görüldüğü Muğla yöresinde, Mevlevî geleneğinin bilinen ilk ismi H. 885/ M. 1480 yılında 90 yaşlarında vefat eden Sâlih Hüdayî Dede'dir. Sâlih Hüdâyî Dede, ilk tahsilini Emir Sultan'ın kız kardeşinin oğlu olup Muğla'ya yerleşen Seyyid Kemâleddin'den almış, daha sonra Mevleviliğe intisab ederek muhtemelen 1450'li yıllarda, Fatih Sultan Mehmed'in inâyetiyle Muğla Mevlevihanesi'ni kurmuş ve burada Mesnevi okutmuştur. Buna göre, Muğla Mevlevihanesi, İstanbul Galata Mevlevihanesi (tesisi 1491)'nden de önce Anadolu'da ilk tesis olunan dergâhlardan birisidir.

Muğla Mevlevihanesi kurucusu olarak görülebilecek olan Hüdâyî Dede, 1480 yılında vefat edince, dergâh haziresinde medfun bulunan Seyyid Kemâleddin'in ayak ucuna defnedilmiştir. Kabri, hâlâ ziyâretçilere açıktır.

Şâhidî'den önce Muğla Mevlevî geleneği ile ilgili fazla bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Fakat babası Hüdâyî Dede'nin Mesnevi okuttuğu ve oğluna Farsça öğrettiği; Şâhidî'nin tefsir okuyup feyz aldığı ve Vakıf köyü imamının Mevlevî Fenâyî olduğu bilgilerinden hareketle, bu sûfî geleneğinin, Şâhidî'den önce de yörede mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Muğla Mevlevî geleneğinin en önemli ismi, Salih Hüdâyî Dede'nin oğlu Şâhidî'dir ve bu dergah, asıl ününü Şâhidî ile kazanmıştır.

Hayatı ve Mevleviliğe İntisabı

Muğla Mevlevihanesi'ne ve “Muğla” adına ün kazandıran Şâhidî, H. 873/ M. 1468 yılında doğmuştur. İlk tahsilini babasından alan Şâhidî'nin adı İbrahim'dir. Edebiyat tarihlerinde, “Muğlalı Şâhidî” veya “İbrahim Şâhidî” olarak zikredilen Şâhidî, Tuhfe-i Şâhidî adlı eserinde,

Gedâyem Şâhidî-i Mevlevîyem
Diyâr-ı Menteşe'de Muğlevîyem


diyerek memleketi hakkında en açık bilgiyi verir.

Şâhidî, Babasının Hüdayî olduğunu, Divan'ındaki,

Şâhidiyem Mevlevî-i ârifem gelsün bana
İsteyen sırr-ı Hudâyı ben Hüdâyî-zâdeyem


beytinde de açıkça ifâde eder.

Başta Farsça tedrisi olmak üzere ilk tahsilini babasından alan Şâhidî, 18 yaşına gelince İstanbul'da Fatih Medresesi'ne, daha sonra da Bursa'da Yıldırım Han Medresesine devam eden Şâhidî'nin, bu medresede yaşayıp yıllar sonra 76 yaşındayken 1544 yılında yazdığı Gülşen-i Esrar adlı eserinde anlattığı şu olay, onu tasavvufa yönlendirir:

“Bir gün, Seyyid Hüseynî'nin Kenzü'r-Rümûz'unu okurken, bir softa ona, 'Bu nedir?' diye sorar. O da eser için, 'Dünyayı terk etmeyi, dünya nimetlerine ehemmiyet vermemeyi telkin ediyor.' der. Bunun üzerine softanın, 'Bu kadar zahmetten sonra, demek dünyayı terk edeceğim ha! Bana mevki, mal, mülk, evlat gerek' demesi, Şâhidî'ye çok dokunur. Zavallı softa da onun yanından ayrılıp, odasına geçince, vebaya yakalanarak ölür. Bu olay, Şâhidî için dönüm noktası olur; öğrenimini tamamlamadan Muğla'ya döner ve annesine, artık medresede okumayacağını, derviş olmak istediğini söyler. Bu sırada Muğla'da iki şeyh vardır. Bunlardan Şeyh Vefâ'nın halifesi olan Şeyh Hayreddin'in ne şeyhlikle ve ne de dervişlikle ilgisi vardı. Tekkesi bile yoktur. Oysa, Şeyh Bedreddin, tekke sahibidir ve şehzādelerle beylerin saygısına mazhar olmuştur. Şâhidî annesinin de isteğine uyarak, Vefâî şeyhi Bedreddin'e bağlanır, ondan tefsir okur.”

Şâhidî'nin anlattığı bu olay, onu tasavvufa yönlendirirken, gene Gülşen-i Esrar'ında anlattığı ikinci bir olay, Şâhidî'nin Mevleviliğe intisabını ve dolayısıyla Muğla Mevleviliğinin gelişip genişlemesi açısından önemlidir. Kendi ifadesine göre, Şâhidî'yi Mevleviliğe yönlendiren olay şöyle gelişmiştir: “Şâhidî'nin, köy köy dolaştığı zamanlarda, Kozluk köyünde, bir Cuma günü abdest alırken, garip bir hale düşer, kendinden geçer. Orada bulunan bir meczup kendisine, 'Abdest alırken göğe bakmadın mı? Bütün melekler başının üstündeydi” der. Bu söz, Şâhidî'yi çok etkiler. Cuma namazından sonra, minbere çıkıp vaaza başlar. Vaazı bitirip kürsüden inerken, herkes elini öpmeye koşar. Bu arada, dinleyiciler arasında bulunan bir Mevlevî dervişi, 'Sende bu kadar bilgi varken, neden başında Mevlevî külâhı yok?' der. Şâhidî de, 'Bir pir bulsam, derhal Mevlevî külâhı giyerim” cevabını verir. Böylece, bu dervişle birlikte, Vakıf adlı köyde imamlık yapan ve Fenâyî (ö. h. 925/m. 1519) mahlasını kullanan Mevlevî dervişiyle beraber, Lazkiye (Denizli)'deki Mevlevi şeyhi Fânî Dede (ö. h. 910/m.1504)'ye giderler. Şâhidî, Fânî Dede'nin huzuruna varışını Gülşen-i Esrar'ında şöyle anlatır.

Resîdem ân şeb ân-câ çün Süreyyâ
Meğer yek Mevlenihâne bûd ân-câ
Ki Fânî bud şeyheş Mesnevî-dân
Ki Şeydâyî bûdestî kûçek-i ân
Çü ber-mî-dâşt Şeydâyî külâhî
Me-râ bordend Fânî vü Fenâyî


(O gece, oraya Süreyya yıldızı gibi vardım. Meğer orası bir Mevlevihane idi. Ki oranın şeyhi, mesnevî bilen Fânî idi. Şeydâyî ise onun köçeği idi. Şeydâyî külahını kaldırınca, Fânî ve Fenâyî beni götürdüler.)

Bu olaydan sonra Şâhidî, Vefâî geleneğinden ayrılıp Mevlevî olduğunu, Gülşen-i Esrar'ındaki şu beyitle dile getirir:

Vefâî bûdeem mevlâ'î geştem
Ki bîst u çâr sâle bûde ân-dem


Beyitten de anlaşılacağı üzere, Şâhidî, Mevlevî olduğunda 24 yaşındadır ve yıl da 1494'tür. Buradan, Muğla Mevlevî geleneğinin 1500'lü yıllarda yeniden bir açılım kazanmaya ve genişlemeye başladığı anlaşılmaktadır.

Şâhidî, Gülşen-i Esrar'ında anlattığına göre, daha sonra, Hz. Mevlana soyundan gelen Paşa Çelebi'ye mürid olur ve Paşa Çelebi'nin oğlu Emir Âdil'e hocalık eder. Bu arada Süleyman Şah'ın ikinci kuşak torunu olan Dîvâne Mehmed Çelebi'nin cezbesine kapılmıştır. Şahidî bunu Gülşen-i Esrar'ında ayrıntılı bir şekilde anlatır: “Muğla'da iken, bir gece, Muhammed Çelebi kendisine, 'Kalk Şâhidî, bize âşıksan beni bulmak istiyorsan, harâbâtî ol!' der. O da Baba Acem isimli bir âlimle yola koyulur. Önce Bursa'ya ve oradan da Kütahya'ya varırlar. Bu sırada Mehmed Çelebi, Paşa Çelebi'nin konuğudur. Emir Âdil, Şâhidî'nin geldiğini görünce, annesine 'Hocam geldi.' diye haber yollar. Şâhidî'nin oturacak olduğu halı, Mehmed Çelebi'nin yanına serilir. Şâhidî oda kapısında Mehmed Çelebi'yi görünce, kendinden geçerek ağlamaya başlar. Mehmed Çelebi, 'Gel, bu halıyı senin için serdiler!' dediğinde, onun yanına oturur. Herkes, 'Aziz, hoş geldin' dediği halde, kendisi heyecandan bir şey söyleyemez. Onunla yalnız kalmayı arzu ettiğini belirtir. Biraz sonra, mecliste bulunanlar gidince, yalnız kalırlar.”

Denizli, Afyonkarahisar ve Kütahya üzerinden Konya'daki Mevlevihane ile ilişki kuran Şâhidî, Dîvâne Mehmed Çelebi ve onun muhiti vasıtasıyla, Mevlevî birikimini Muğla Mevlevihanesine aktarmış ve burada Mevlevî birikimini ayrıca işlemiştir.

Eserleriyle Mevleviliğe Katkıları

İlk heyecanlarını Divan'ındaki şiirlerine yansıttığı tahmin edilen Şâhidî'nin ilk doğrudan Mevlevî eseri, h. 921/h. 1515 yılında yazdığı Tuhfe-i Şâhidî adlı Farsça-Türkçe manzum sözlüğüdür. Şâhidî'nin bu eseri, Mesnevî'nin anlaşılmasına yardımcı olmak üzere yazılan bir sözlüktür. Ezberlenmeye müsait olmak üzere manzum olarak yazılan bu eserde 1400 Farsça kelimenin daha çok Türkçe, az da olsa bazılarının da Arapça karşılığı verilmiştir.

Şâhidî, tasavvufî-lirik şiirlerini bir araya getirdiği ve Mevlevilikle dolaylı olarak ilgili olan Divan'ından başka işe Tuhfe ile başlaması son derece isabetli ve pedagojik açıdan da tutarlı bir eğitim-öğretim yolu olmuştur. Çünkü Mevlevihanesinde okutacağı Mesnevî'nin anlaşılması ve etkili olması için, böyle bir sözlük gereklidir. Çocukluğunda okuduğu Tuhfe-i Hüsâmî'ye nazire olarak yazdığı eseri, Hüsâmî'den sonra durağanlaşan manzum sözlükçülük geleneğini tekrar dinamik hâle getirmiş, böylece Şâhidî'ye ve Muğla Mevleviliğine dünya çapında ün kazandırmıştır. Çünkü bu eser, hem şerh hem de tanzir edilerek etkisini 20. yüzyıla kadar sürdürmüştür.

Tuhfe-i Şâhidî, Muğla Mevlevi geleneğinin ilk derli toplu ve doğrudan Mevlevilikle ilgili ilk eser olmasıyla, yöre ve genel edebî kültür tarihinde dikkati çeker.

Mesnevi etütlerine bir sözlükle başlayan Şâhidî, gene Mevlevilikle ilgili olmak üzere ikinci eseri olan Gülşen-i Tevhid adlı Mesnevi şerhini h.937/m. 1530 yılında yazar. Yusuf-ı Sine-çâk'in Cezire-i Mesnevî adlı Mesnevî şerhi takip edilerek seçme beyitlerin şerhi anlayışıyla oluşturulan bu eserinde Şâhidî, Mesnevî'nin her cildinden seçtiği 100 beyti, beşer Farsça beyitle şerh etmiştir. Şâhidî'nin bu eserini 62 yaşında yazdığı anlaşılmaktadır. Yıllarca Mesnevî okutan ve şerh eden Şâhidî'nin, bunca yıllık birikimi ile böyle bir eser yazması, normaldir. Çünkü Mesnevî gibi bir esere şerh yazmak yılların birikimini gerektirmektedir.

Midhat Bahari Beytur'un 1967 yılında Türkçe'ye tercüme ederek yayımladığı bu eserinde Şâhidî, Gülşen-i Tevhid'ine, Mesnevi'nin, olay anlatan veya örnek getiren beyitlerini değil, anlam ve hikmet yoğunluğu olan beyitlerini alıp şerh etmiştir. Bu tavrıyla Şâhidî, Mesnevî'yi, Mesnevi'den sonraki 250-300 yıllık bir birikimle yorumlayıp yeniden üretmiştir. Meselâ, Mesnevî'nin 1426. beyti olan,

Sûfî ibnü'l-vakt başed der-misâl
Lîk sâfî, fâriğest ez-vakt ü hâl

“Sûfî, vaktin evlâdıdır sözü, bir misal olarak söylenir. Fakat sâfî olan sûfî vakitten de hâlden de geçmiştir” beytini, Şâhidî, 5 beyitle şöyle şerh etmiştir:

“Âgâh ol da, sen bu hâli iste: Mevlevî ol, abdal denilen velîlere âşık ol. Bu hâle âgâh olmak istiyorsan, çılgın bir âşık olan Şâhidî'ye gel. Ey sâdık dost! Eğer bana dost olursan, benim bu sırlarıma vâkıf olursun. Ben bu acayip hâli istemekteyim. Yalnız istemek değil, belki de bu çalışmamla, bu isteğimle o hâldeyim. Dilberin visâlini istiyorum, her isteyenlerden daha ziyâde istiyorum.” (Beytur, s.121)

Şâhidî'nin, doğrudan Mevlevî terimleriyle oluşturmadığı, ancak, tasavvufî remizlerle oluşturduğu eseri olan Gülşen-i Vahdet adlı kitabıyla da, genelde tasavvuf, özelde de Mevlevî birikimine katkıda olduğu görülür. Şâhidî, Türkçe olan bu eserini h. 943/m. 1536 yılında, 68 yaşındayken yazmıştır. Gülşen-i Vahdet, saç, yüz, sakal, ben, göz, baş ve ağız gibi insanın yüz unsurlarının kişileştirilerek yer aldığı 457 (Çıpan'a göre 491 beyit) beyitlik bir hikâyedir. Bu unsurların ilişkileri ve diyalogları sonucunda vahdet fikrine erişmeleriyle, Şâhidî tasavvufun vahdet-i vücut anlayışına katkıda bulunur. Eser, Feridüddin-i Attar'ın Mantıku't-Tayr ve Şebüsteri'nin Gülşen-i Raz adlı eserlerinden etkilenmiş olarak görülse de, kullanılan unsurlar, olay örgüsü ve işleme bakımından yerel ve orijinaldir. Şâhidî, Gülşen-i Tevhid adlı Mesnevî şerhinden sonra, birikimini orijinal bir şekilde yansıtacak olgunluğa eriştikten sonra böyle bir eser telif etmiştir, Bu kitap, Numan Külekçi tarafından 1996 yılında Ankara'da Akçağ Yayınlarınca yayımlanmıştır.

Ömrünün son demlerinde, hatıratını yazmak amacıyla Şâhidî'nin kaleme aldığı eseri ise, gerek kendisi ve gerekse Mevlevî şahsiyetlerle ilgili bilgiler ihtiva eden Gülşen-i Esrar adlı kitabıdır. Bu eser h. 951/ m. 1544 yılında, Farsça ve manzum olarak yazılmıştır. Muğla Mevlevîliğinin gelişim ve açılım tarihi açısından çok önemli olan bu eserini yazdığında Şâhidî 76 yaşındadır ve 6 yıl sonra 1550 yılında 82 yaşında Hakk'a yürüyecektir.

Ailesi ve Çocukları

Kaynaklarda, onun iki çocuğundan söz edilmekte, bunlardan bir tanesi olan Hüsameddin Efendi, h. 993/m. 1585'de yazdığı Farsça kuralları içeren Tuhfe-i Hüsami adlı risalesinde şöyle diyor:

Kilk-i sıhhat ile bunu yazdı Hüsam bin Şâhidî
Okuyan tahsil-i fürs idüp murādına ire
Didiler gökde melāik şevk ile tarih ile
Şâhidî-zâde Hüsāmį yadigārını göre


Şâhidî'nin diğer oğlu olan Şuhûdî ise, babası ölünce 40 yılı aşkın Mevlevihâne'de şeyhlik yapmış ve h. 1000/m.1591de Muğla'da vefat etmiştir.


15 Nisan 2019 Pazartesi

Menteşe adı üzerine

İlimizin Menteşe adını alması,1284 yılında yapılan Tralles (Aydın Güzelhisar) Savaşından sonradır. Bu savaşın galibi olarak Aydın Menderes Ovasından Karya içlerine doğru ilerleyen Menteşe Bey, Roma ve Bizans ahalisinin Karya’yı terk etmiş olduğunu görür. Bölgenin eski insanlarından yaşlılar, hastalar ve sakatlar Karya’dan ayrılamamışlardır. Bazı “Keşiş”ler ve “Papaz”lar ise, Hıristiyan kimliklerini terk edip bölgeden ayrılmak istememişlerdir. Eski nüfusun azalan temsilcileri olarak onlar da Karya’dan Menteşe’ye kalan nüfusun içinde yer alırlar. Bölgenin büyük oranla nüfustan boşalmış olduğunu gören Menteşe Bey Kütahya ve dolaylarında büyük cemaatleriyle hüküm sürmekte olan Germiyan Bey’e Ulak çıkarır. Karya’nın yeni nüfusla iskanı için Germiyan Bey’den yeni Cemaatler ister. Germiyan Bey Menteşe Bey’in bu talebini uygun görür. Emrindeki cemaat, boy ve tirleri yeni fethedilen Karya bölgesine göndermeye başlar. Kütahya ve dolaylarından kalkıp, nüfusu boşalmış olan Karya topraklarına gelen cemaatlar Karya’nın yeni beyi ve emiri olan Menteşe Bey’in egemenliği altında birleşilir.

Söke ve Çine kapılarından Karya bölgesine girmeye başlayan Germiyan boyları böylece Gökbel Dağlarıyla Dalaman Çayı arasında kalan coğrafyanın Menteşe bölgesi olarak tarihsel tescilini yapmış olurlar. Menteşe bir şehrin değil, bir bölgenin adıdır. Gökbel Dağlarıyla Dalaman Çayı arasında kalan coğrafya parçasının simgesidir. Büyükşehir yapılanmasında Menteşe adının coğrafi sınırlarına ve gereklerine uyum gösterilmemiştir. Böylece çok daha geniş bir alanın adı olarak bilinen Menteşe, Muğla Merkez İlçenin sınırları içine çekilmiştir. Osmanlı Mebusan Meclisinin 1877, 1908 ,1912, 1914 ve 1919 seçimlerine Menteşe olarak milletvekili veren ilimiz 23 Nisan 1920 Meclisine de Menteşe olarak Milletvekili göndermiştir.

30 Mart 2014 tarihinde yapılan yerel seçimler sonrası Muğla ilinin büyükşehir olmasıyla, 6360 sayılı Büyükşehir Yasası gereği, Menteşe adının merkez ilçe konumundaki Muğla'ya verilmesi tarihi uygunluk ve yerindelik süreci kesintiye uğratmıştır. Menteşe ilçe merkezi Asar (Hisar) dağı eteklerinden, Karadağ, Kızıldağ ve Hamursuz dağı (en tepe noktasında Hamursuz Dede’nin yatırı bulunmaktadır) ile çevrelenmiş ovaya doğru yayılan, 102 bin nüfusu olan Menteşe ilçesinin 66 mahallesi bulunmaktadır.

Ünal Türkeş

4 Haziran 2015 Perşembe

Eskimeyen Yüzler

Sen asıl onları bulmaya bak.
Eğer artık konuşamıyorsan Bari onları dinle
Dinlemek elinden gelmezse, düşün onları
Eğer artık onları da görmüyorsan
Gördüklerini anımsamaya çalış
Çok onlar

(Sun Axelsson
İsveçli Şair
Dünyadan adlı şiirinden)

Geçmişi yaratanlar, geleceği hazırlayanlardır. İşte bu bilinçle, hızla değişim gösteren günümüz dünyasında, kendimizi, içinde yaşadığımız toplumu daha etraflı ve doğru anlayabilmek, kapsamlı bir toplumsal perspektif kazanmak adına,geçmişe yaptığımız yolculuklardan birisini sîzlerle paylaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Onlar akıp giden zamana tanıklık yaptılar. İşte onlardan birisi, Abidin Kayı ile birlikte yaptığımız yolcululuğu, bir dönemin anlatımını, onun kişisel yaşamı üzerinden, kendi sözleriyle aktarıyoruz.

ABİDİN KAYI

"Ben 1913 yılının Mayıs ayında Kastamonu'nun Daday kazasında babam orada hükümet tabibiyken doğmuşum.

Tahminen 1928-1930 yılları arasında bir tarihte babamın Muğla'ya Sağlık Müdürü olarak gelmesiyle Muğla ile olan münasebetimiz başlar. Babam aşağı yukarı 8 seneden fazla Muğla'da Sağlık Müdürlüğü yapmıştır.

Babam çok ciddi ve otoriter bir insandır. 6 kardeşiz. Aramızda birer ikişer yaş fark vardır. Dolayısıyla babamdan çekiniriz. Babam bize "Benim iki yüzüm var; dışarıdaki güler yüzüm ,evdeki ise ciddi yüzüm. Eve girerken dışarıdaki yüzümü bırakır eve farklı yüzle gelirim" derdi.

Muğla'dan evvel Zonguldak'ta idik.

Daha evvel de Artvin'deydik. Artvin'den Zonguldak'a tayin olduk.

Zonguldak'ta orta mektebe giderken yeni harflerin kabul edildiği yıl Muğla'ya tayinimiz çıktı. Orta mektebi Muğla'da tamamladım.

Ardından Fen okulunu, daha sonra Beşiktaş'taki Yıldız Teknik Okulu mühendislik bölümünü bitirdim. Sonra 1935 yılında Muğla Nafıa Müdürlüğüne teknik eleman olarak tayin edildim. Nafıa Müdürlüğünde iki branş vardır. Biri yapılar branşı, diğeri şose köprüler branşı. Beni Bakanlık şose köprüler branşına tayin etti.

1935-1949 yılları arasında 12 sene Nafıa Müdürlüğünde görev yaptım. 1937 senesinde eşimle Muğla'da evlendik. İki çocuğumuz oldu. Biri kız, birisi erkektir.

Çalışanlar arasında bölümlere ayrılma olmasına rağmen birbirimize yardım ederdik.

Küçüklükten beri tabiata baktığım zaman tabiatı değiştiren şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bunun mühendislik kuvveti olduğunu düşündüm. Dünyayı dünya yapan mühendislerdir. Örneğin; Muğla'nın ihtiyacı nedir? Mesken. Bunu kim yapacak? Mühendisler yapacak. Mühendis olmayı kendim arzu ettim, kendim tayin ettim. Aile içinde beni bu mesleğe yönlendiren olmadı.

Baba Abidin olarak babamın benzeriyim. Biraz da otoriter ve sinirliyimdir. Müdürken memurlarımı sinirliliğimden dolayı üzmüşümdür. Durup dururken değil; ama muhakkak sinirlendiren bir şeyler olmuştur. Ama çevremde hep müspet hisler bırakmışımdır. Ve memurlarımın hakkını ve hukukunu da korumuşumdur.

Babam İstanköylü'dür. İstanköy'de okurken İstanköy'de idadi okulu yokmuş, Sakız adasına gitmişler. O zamanlar Sakız adası Osmanlı idaresindeymiş. İdadiyi orada okumuş. Sonra İstanbul'a gelmiş; tıbbiyeye girmiş; doktor olmuş. Yani demem o ki babamın babasının adı Abidin'miş; onun için benim adımı Abidin koymuş.

Anne tarafım Tuna boylarından. Rus'un bıçağından, kılıcından kaçmışlar. Normal bir muhaceret değil; kaçmışlar. Ruslar Ayastefanos'a kadar gelmişler. Önlerine çıkan Türkleri zorlamışlar. Mesela benim dedemin (annemin babası) soyadı Öztuna'dır.

Babamın eski Türk boyları ve Türkler hakkında çok geniş bilgisi vardı. Tabii biliyorsunuz Osmanlı İmparatorluğunu kuran Kayı boyudur. Yine Gökçe aşiretleri vardır; biliyorsunuz. Babam evvela bizim soyadımızı Gökçe koydu. Sonra bir şey olmuş bilmiyorum. Soyadı kanunu çıktığı zaman Muğla'daydık. Sonra babam Gökçe soyadını bırakmış. Babam Osmanlı tarihine meraklı. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda belli başlı, hatta kurucusu olan Kayı aşiretinin adını almış.

Kayı boyuyla herhangi bir tarihsel bağlantımız yok. Sadece Kayı boyuna karşı duyulan bir sevginin ve saygının eseri.

Muğla Nafıa Müdürlüğünde çalıştığım zamanlar Türkiye'nin en fakir en çaresiz olduğu dönemlerdir. Savaştan çıkmış hasta olduğu dönemde Atatürk gibi reisicumhur idaresinde elde yok avuçta yok karınca kararınca ne yapılması gerekiyorsa yapılmıştır o dönemlerde. Biliyorsunuz Amerika'dan imkanlar sağlanmıştır; Menderes zamanında. Bu imkanlarla büyük projelere imza atılmıştır. Fakat ondan evvelki yıllarda öyle büyük projeler yok. Muğla'yı düşünelim. Benim hizmet yaptığım 12 yıl içerisinde arz edeceğim, iftiharla söyleyebileceğim büyük bir proje yok. Neler var, o zamanlar için büyük olan. O zamanlar için mesela bugünkü değil eski Muğla Denizli yolunun açılması. Saburhane'den kayalıklardan Yılanlı gediğine çıkın sonra aşağı inin Akçay'a kadar bu yolları sınıra kadar (il sınırı) biz açtık. Nasıl açtık. Böyle büyük para tahsisi yok. Tahsis şudur o dönemlerde. O dönemde köy yollarında ve aynı zamanda devlet yollarında çalışılması için bir kanun vardı. Bu kanuna göre açıldı. Bu kanun neydi? Bu kanun her vatandaşa yalnız köylülere değil, yılda 8 gün yollarda meccanen çalışmak mecburiyeti getirmişti. Bu mecburiyetle yollara bu şekilde ameleler tahsis edebiliyordunuz. Yollar amele gücüyle açılabiliyordu. 8 gün karşılığı para öderseniz, çalışmaktan muaf tutuluyordunuz. Amele yevmiyesi kaç liradır tespit edilir Belediyece; bu sekizle çarpılır, bu rakam yol parası olur. Bu yol parasını ödeyenler yola gitmez, ödemeyenler yola gider. Şimdi ben şehirlerden olanların yol parasını ödeyemeyip yolda çalıştığını görmedim. Çalışanlar hep köylülerdi. Çünkü o zamanlar köylüler yol parasını ödeyemedikleri için bunu bedenen karşılıyorlardı. Buda köylülere bir hayli pahalıya mal oluyordu. Nasıl pahalıya mal oluyordu? Köylü listeleri yapılıyordu. Bu köylülere filan tarihte filan yerde olacaksınız deniyordu. O köyün muhtarı başında olmak üzere, daha önce şantiye kurulurdu, köylüler yanınıza geliyordu. Yaklaşık 40 kişi. Biz iş yerini hazırlamışızdır; güzergah tayin etmişizdir. Biliyoruz ki 30- 40 kişi gelecek; şu kazıktan şu kazığa kadar şu kadar kişi diye tespitler yapıyoruz. Ve çalışmalarının bitiminden sonra köylülere mükellefiyetin bittiğine dair teskere verirdik. Köylüler yiyeceklerini, içeceklerini yanlarında getirirler; biz bunlara yalnız çadır veririz. Tabii bize yukarıdan bir aylık iş vereceksiniz diyorlardı. Biz yapacağı mesafeyi tespit ediyor; mükellefiyetin şudur ister iki günde bitir teskereyi al git diyorduk. Tabi ki sekiz gün içerisinde de bitiremiyordu. Adam sekiz günlük erzak getirmiş yanında. Tabii erzak bitiyordu. Erzağı bitenler kendi aralarından bir kişiyi seçerler, seçilen kişi eşekle erzakları alır getirir ve işlerine devam ederler.

Bunlar Vali Recai Güreli zamanında oluyor. Recai Güreli Allah rahmet eylesin, başkaları ne der bilmiyorum, onun kadar çalışkan bir insan görmedim. Bu işleri yapmasının tek nedeni, adamın yerinde duramaması. Normalde ne yapar vali? Para gelmedi mi, bu işi yapamam der geçer. O zamanlar para yok, bir şey yok. Elinde sadece yol mükellefiyetin var. Bunu kullanıyorsunuz. Başka imkanınız yok. Yolunuz da yok. Yolu olmayan bir memleketiz.

Mesela siz hatırlamazsınız. Kurşunlu cami merkezi bir camidir. Bu camide bir topçu bataryası dururdu, o yıllarda. Ve Kurşunlu cami ile valilik arasında terkedilmiş bir mezarlık vardı. Bomboştu, hiçbir şey yoktu.Ve orada askerler talim yapardı. Savaştan çıkmış memleket, askerleri terhis edemezsin . Peki bu orduyu nerede barındıracaksın? Kışla yok bir şey yok. Camiye koymuştur. Ben biliyorum bir çok cami ve mescit bu şekildeydi. Sonra kışlalar yapıldı. Şu an oralar park biliyorsunuz. Kışlalar yapıldıkça hemen tahliye edildi camiler. Ve tekrar ibadete açıldı buralar. Biz o kadar yoksulduk yani.

Tabii Muğla Denizli yolunun dışında da pek çok şey yapıldı. Mesela Marmaris Datça yolu. Belli başlı bir iştir. 87 km'dir. Yine mükellef amelelerle yapılmıştır, Recai Bey zamanında. İzmir'in isim yapmış, çok çalışkan Kazım Dirik adında bir valisi var o zamanlar. Kazım Dirik İzmir Valisi iken Recai Beyde jandarma yüzbaşısıymış. Kazım Dirik'ten çok şeyler öğrenmiş. Kazım Dirik'le beraberken kaymakamlığa geçmiş, ardından Muğla Valisi olmuş. Geldiğinde elinde okul projeleri vardı. Bunlar nasıl projelerdi anlatayım. Bugün Ula'nın girişinde sağ tarafta ilk yapılan okul, Recai Bey'in planına göre yapılmıştır. O plan iki katlıdır ama o zamanki imkanlara göre bir kat olarak yapılmıştır. Bu okul U şeklindedir ve tam ortasında bir salon vardır; bunu da ilave ederseniz tam E şeklinde olur. O ortadaki salon müsamere salonudur. Diğer kalan yerlerde sınıflardır. Bu birinci okuldur.

İkincisi Köyceğiz'de yapılmıştır. Köyceğiz'e girerken sağ kolda yapılmıştır. Ve de üçüncüsü Marmaris'e girerken sol tarafta iki katlı bir okul vardır; ilkokuldur. Orası da Recai Beyin planına göre yapılmıştır. İşte bunlar o zamanların kalbur üstü eserleridir, binalarıdır. Bu okul çalışmalarında bizzat ben de vardım.

Beni bir gün Recai Bey çağırdı. Dedi ki " Abidin, Köyceğiz ilkokulunun duvarlarını bitirdik." Benim bundan haberim yok tabi ki. Kaymakama talimat vermiş; köylerden kum, taş getirilmiş, kireç yakılmış. Yığma inşaatı yapılmış, betonarmeyle bir alakası yok. Şimdi üstü kapanacak onun, beton dökülecek. Vali dedi ki " Üstünü sen kapatıver". Koca okul, gözünüzün önüne getirin okulu. "Peki beyefendi, bunun demirini, çimentosunu nereden temin edeceğim", dedim. Dedi ki “ Kökçülerin Osman Efendi var. Onun saat kulesinin karşı tarafında dükkanı vardır. Ona benden selam söyle, ihtiyacın kadar demir çimentoyu ondan alıver." " Peki kereste" dedim." Biz onları köylülere biçtirdik. Onlar 70 yerde hazır." Dedi.

Ondan sonra ben gittim Osman Efendi'ye böyle şöyle şeyler yapacağız; Valinin emri, sana selamı var. Bana istediğim kadar demir, çimento vereceksin. Hay hay dedi.

Aldım, Köyceğiz'e gittim. Merak ettim bu okulun temeli nasıldır diye. Bunun üstüne bir betonarme yapacağız; yük binecek, bu ağırlığa tahammül edecek mi, edemeyecek mi?, bunu anlamam lazım
dedim. Tuttum yapılan inşaatın köşesini ameleye kazdırdım. Bir baktım temel su içinde. Ve temel taşlarının içinde harç kalmamış. Sonra ne yapayım dedim; koca okulun temelini hem dıştan hem içten çember altına almak suretiyle kalıpları çakıldı, betonu döküldü. Tabii böyle, bu şekilde tamamlandı. O şartlar altında bundan daha iyisi yapılamazdı.

Recai Bey yalnız yollara değil her konuya el atmıştır.

Mesela hayvancılık. Damızlık hayvanlar getirmiştir. İnek neslinin ıslahı için özel olarak halkı teşvik etmiştir. Bu şekilde sığırcılığa büyük hizmet etmiştir. Cins hayvan yetiştirmek ve daha fazla verim almak için hemen o zamanlar ağırlığını koymuştur. Yani tasavvur halde değildir, fiiliyata geçmiştir.

İkincisi tavukçuluk. Dünyaca tanınmış tavuk yumurtaları, tavukları getirmiştir. Köylere kümesler yaptırmıştır. Bu kümeslerde yeni nesil tavuklar yetiştirilmeye başlanmıştır. Mesela bir hatıramı anlatayım. Vali Bey gittikten sonra o kümesler terk edildi. Bir harita yüzbaşısı bu kümeslerden birini yazıhane olarak kullandı. Bu kümesler büyük bir oda büyüklüğünde. Çadırda kalmaktansa burası daha iyidir diye düşünmüş orada harita çalışmalarını yapmıştır. Yani o kadar büyük kümeslerdir. Vali Bey her köye kümes yapımını mecbur etmiştir. Tavuk neslini ıslah etmiştir.

Arıcılığa el atmıştır. Biliyorsunuz eskiden kovanlar genişçe bir ağacın içinin oyulmasıyla yapılırdı. Bir tarafına kapak yaparlar, diğer tarafı kapalıdır. Arı onun içerisine bal yapar. En iptidai şekildedir. Bugün hala kullanılmakta olan fenni arı kovanlarını yaptırmıştır. Ve her köye icbar etmiştir.

Mesela turizm konusunda. Datça'ya gitmiştir. Biliyorsunuz Datça'nın bir burnu vardır. O burunda biz bina yaptık. Bu neydi biliyor musunuz, oteldi. Otel olarak yaptık. Bakın o zamanlar Vali Bey buraların turizme açılabileceğini ve otele ihtiyaç olduğu fikrini benimsemiş ve oraya otel yaptırmıştır. O zamanlar bugünü görebilmiştir.

Cumhuriyet Meydanını biz yaptık. Biz burada dokuz tane teknik elemandık. Bu meydanın yapılması da yine Recai Beyin emridir. Recai Bey Muğla'ya gelmeden önce Muğla'nın bir imar planı vardı. Ama bu plan çok ilkeldi. Yani ana fikri yoktu. Yani planın kabili tatbik olması lazım. Biz evvela uygulamaya o meydanı koyduk. Şu an Marmaris'e giden kol üzeri bütünüyle mezarlıktı. Bu mezarlığın arasında şöyle üç metre genişliğinde bir yol vardı. Bu yoldan Fethiye istikametine ve yayla istikametine giderdiniz. Bu yol böyle bir yoldu; mezarlıkların içinden geçen. Recai Bey kendi imar planına göre ilan etti; bu yolu açacağız diye. Kazıkları çaktık. Bu yol açıldığı takdirde sınırlarının nereler olacağı tespiti yapıldı.

Vali Bey halka hitaben filan tarihe kadar herkes mezarını nakletsin dedi. Pek çok insan buna ihtimal vermedi ve kimse mezarını kaldırmadı. O gün geldi ameleler kondu. İnsanlar bu işin şakası olmadığını anladı ve mezarlarını naklettiler. Ve o şekilde o cadde açıldı.

Esasında meydanın yapılması belediye hizmeti olması gerekirdi. Ama belediyenin elemanı yok, imkanları yoktu. Bunların hepsini o zamanlar Nafıa Müdürlüğü yapmıştır. O dönemde Belediye
Başkanı İskender Alper'di. Bu şekilde imar planına göre meydan yapıldı. Heykeli yine Vali Bey bizzat meşgul olarak kaidesi ve heykelinin projesi ilgililerle temas kurulup, kararlaştırılarak yaptırılmıştır. Ve heykelin kaidesinin taşları Bodrum Kalesinden gelmiştir. Bodrum Kalesi içinde bir ocak açılmıştır. Özel bir taştır o. O taşlar cilalanmak suretiyle kaide oluşturulmuştur.

Bugünkü meydanda okul olarak kullanılan bina Halk Evi olarak inşa edilmiştir. Başlangıçta iki katlıdır. Sonradan bir kat ilave edilmiştir. O zamanların dev tesisleri bunlar. Muğla Hükümet Konağı o zamanlara göre dev tesis. Hakikaten Recai Bey eldeki mevcut imkanları genişleterek, risk alarak bunları yapmıştır.

Muğla'dayken bir ara geçici görevle Siirt-Bitlis yolunda çalıştım. Bu paralı amelelerle mütahitlerle yapılan bir işti.Oradaki görevim yapılmakta olan yolun kontrol mühendisliğini yapmaktı. Hem yeni açılacak yolun etüdünü yapmak hem de yapılan yolun kontrolünü yapmaktı.

Muğla'dan İzmit'e tayin oldum. İzmit'teyken bir ara geçici görevle Mersin Karayolları 5. Bölge Müdürlüğüne tayin ettiler. Narlı Haydarlı diye bir yol vardı. İskenderun'dan Erzurum'a giden ana bir yoldu. Nato yolu olarak ta adlandırılıyordu. Amerikalılar bize imkan sağlıyorlardı, bu yolun yapılması için. Eğer Erzurum'da bir cephe açılsaydı, oraya İskenderun'dan erzak, cephane yollanması amacıyla yapılan bir yoldu.

Çokta ehemmiyet veriyorlardı. Bu 40 kilometrelik yolun üzerindeki sanat yapılarını ; yani köprülerini, merkezlerini ben yaptım.

Sonra esas görev yerim İzmit'e döndüm. İzmit'ten Kırşehir'e 1953-54 yılları arasında bir tarihte Bayındırlık Müdürü olarak tayin edildim. Kırşehir'de bir sene kaldım kalmadım Kırşehir vilayetken kaza oldu. Kırşehir kaza olduktan sonra bu sefer müdür olarak Muğla'ya geldim. O zamanki Muğla Valisi Esat Kaya Ayman'dı. Aşağı yukarı Muğla'da 4 sene müdürlük yaptım.

O zamanlar asli maaş diye tabir edilirdi. Benim asli maaşım 70 liraydı. 60 lira da ek kadro yollardı bakanlık. Ben onun 2/3'ünü alırdım. Menderes başbakan olduktan sonra Amerikalılardan yardım alındı, müthiş yol inşaatlarına başlandı. Bakanlığın işleri fevkalade arttı. İhaleler arttı. Mütahitler bu durum karşısında Bayındırlık Bakanlığında çalışan mühendislere el attı. Maaşlarının iki mislini teklif ederlerdi. Kendi bünyelerinde çalıştırmaya başladılar. Bakanlık eleman bulamaz hale geldi. Bakanlık elindeki elemanları tutmak için bir kararnameyle yevmiye sistemini getirdi. Arzuladığımız takdirde kadrodan yevmiyeye geçebilecektik. Tabiatıyla herkes yevmiyeye geçti. Bende o zamanların parasıyla günlük 68 lira yevmiyeye geçtim. Bakanlık yevmiyemizi yardım olarak Özel İdareye gönderiyordu; Özel İdare bütçesine bu parayı gelir olarak kaydediyor, parayı alabilmek içinde daimi encümenden karar alınması gerekiyordu. Sistem bu şekildeydi.

Daha önce kendisiyle çalıştığım Mersin Karayolları 5. Bölge Müdürü, Denizliliydi. Denizli'den milletvekili olmuş aynı şekilde Kırşehir'de birlikte çalıştığım vali muavini, şarktan sonra Denizli valisi olmuş. Beni Denizli'ye müdür olarak istediklerini belirttiler. Tayin emrimi Ankara'dan kendim aldım ve böylece Denizli'deki müdürlük hayatım başladı.Ondan sonra 27 Mayıs ihtilalinden sonra Kars'a tayin edildim. Kars'a gitmeden, Aydın'a tayin oldum. Aydın'da 4 yıl kaldım. Aydın'dan sonra tekrar Denizli'ye tayin edilip, 1972 yılında oradan emekli oldum.

Emekli olduktan sonra Aydın'a gittim. İçimde niye Aydın'a geldim, niye Muğla'ya gitmedim diye bir dürtü başladı. Oğlum Muğla'da evlendi, kızımda Muğla'da evlendi. Bu arada kızım da oğlum da niye Aydın'da oturuyorsunuz, niye Muğla'ya gelmiyorsunuz diye sorarlardı. Eşim Muğlalı olmasına rağmen çok zor getirdim Muğla'ya. Ben Muğlalı değilim ama Muğla'da doğmuş büyümüş birisi kadar Muğlalıyım.

Mesela Muğla ile ilgili olarak yaylayı unutamıyorum, irimlerini (yayla yolları) unutamıyorum. Yaylada her şey tabiiydi, bakıyorsunuz asırlık çınarlar var, onlar her gün sulanırdı. Gölgelerine hasır sererler, üzerlerine minder atılır. Mesela Mehmet Ağa vardı; buranın eski zenginlerinden. Pijama yok, pijama yerine entari giyerdi. Atı vardı, atıyla yaylaya gelir ve tekrar atıyla Muğla'ya dönerdi. Yaşlılar gelir oturur. Okkalı kahveleri gelir, sapsız fincanlarında. Yaşlılar sabahın erken saatlerinde hem kahvelerini içerler hem de sohbet ederlerdi. Gençler ayrı yerde otururlar; onların yeri ayrıdır. 8-10 kişi birleşir büryan yaparlar, büryanı tuğlayla örülmüş bir kuyuda yaparlar. İçine ateş yakarlar. İyice yanmasını ve kızmasını beklerler ateşin. Bir oğlak olur, başka şey yenmez, başka bir şeyle yapılmaz, Ama oğlaklar karaağaçların yaprağıyla beslenmiştir. Oğlak kesilir; bir çatal var ayaklarına takıyorlar; kuyunun üzerinde bir demir var. Kuyunun dibine büyük bir güveç koyuyorlar; güvecin içine pirinç koyuyorlar. Oğlağı da ayaklarındaki çengelle kuyunun üstündeki demirden sallandırıyorlar. Saçtan bir kapakla kuyunun üstünü kapıyorlar; kapağın kenarlarını çamurla sıvıyorlar. Pişiyor; oğlağın suyu ve yağı o güvecin içine akıyor ve pirinç o yağ ve suyla pişiyor. O zamanlar Keyfoturağında ve Ayvalı kahvelerinde yapılanlar meşhurdu. Oğlak çıktığında gençler hemen böbreklerine saldırırlardı, Kim kapacak bakalım diye aralarında böyle eğlenmek için bir yarış vardı, Tabii böbreği sıcak oğlaktan alabilmekte bir meseleydi. Büryanla birlikte rakı içilir. İçilince tabii neşeleri de artar, şarkılar türküler söylenir, oyunlar oynanır. Gençler bir tarafta eğlenirken, yaşlılar oturur kahvelerini içer entarileriyle minderlerinde otururlardı. Yaylada daha çok Keyfoturağında pehlivan güreşleri yapılırdı. Bizim orta mektepte Nuri Hocamız vardı; tabiat hocasıydı. O güreşlere çok meraklıydı ve güreşlerde hakemlik yapardı.

Muğlalı şimdi bilmiyorum tabii ki o zamanlar tasarrufa çok riayet ederlerdi. Yaylada herkesin bir yurdu vardı. Hatta yurdu olmayana pek kızda vermezlerdi. Zenginin de fakirin de yurdu vardı. Zenginin ki 8- 10 dönüm, fakirin ki 1 dönüm civarlarındaydı. Hemen hemen yurdu olamayan insan pek nadirdi Muğla'da. Ve her yurdun bir bahçesi vardı. Herkes kendi imkanına göre ürün yetiştirirdi. Muğlalılar biraz kendi kabuğuna çekilmiş insanlardır. Çevresiyle pek meşgul olmazlar. Yani eski Muğlalılardan bahsediyorum. Ticarette atılgan sayılmazlar. Daima kendilerini sağlama alırlar. Muğla'da çok şey değişti muhakkak. Giyimden bahsedeyim. Kadınlar bugünkü gibi muntazam giyinirlerdi; ama o zamanlar hepsinde başörtüsü vardı. Bu başörtüleri hep siyah olurdu. Bunlara bürüntü denirdi. Dışarıdan gelenler bu durumu garip karşılar, baştan aşağısı medeni, başı bu şekilde diye şaşırırlardı, Burüntüsüz sokağa çıkmazlardı. Yayla Muğla'daki tasarruf anlayışının bir neticesi, tasarruf etmeye mecburdular. Çünkü Muğla'nın fazla geliri yoktu.

Yaylada kışa hazırlık amacıyla domates salçası yapılır, börülce kurutulur, yani lüzum olabilecek erzağını orada yapar, hayvan yetiştirir. Ekseriyetle küçükbaş hayvanlar. Yaylada karaağaçlar meşhurdu. Bu ağaçların yapraklarıyla beslenen hayvanların etleri çok leziz olurdu. Yayladan merkeze göç zamanı geldiğinde bu hayvanlar kesilir ve kavurma yapılırdı. Merkeze dönerken bunları küpe deperler ve yanlarında getirirler. Yanında getirdiklerini bir dahaki göç zamanına kadar idareyle kullanırlar, o kavurmalar yaza kadar idare ettirilirdi. Eve taze et girmezdi, bu kavurmalar yenirdi. Mesela kışın pırasa pişecek küpten bir kaşık kavurma alınır içine konurdu. Mesela tarhana çorbası yapacak yine lezzet versin diye kavurmadan bir kaşık koyarlardı. Ve pek et yemezlerdi Muğlalılar. Babama sorarlardı, rahatsız olanlar, "Ya doktor hiç sen et perhizi vermiyorsun", babam da "Muğlalılar zaten et perhizi yapıyorlar" derdi onlara. Bu bahsettiğim zamanlar tütün pek revaçta değildi. Sonradan değer gördü ve dikimi yaygınlaştı.

Onur Alp ERSOY
Halk Bilimci

Muğla Kır Sarnıçları

Yolunuz Muğla taraflarına düştüğünde, yol kenarlarında, kubbeli küçük yapılar göreceksiniz. Bunlar sarnıçtır. Issız dağ başlarında, yol kenarlarında ve ova diplerinde, yıllarca susuzluğun sığınağı olmuştur bu sarnıçlar. Bazen insanlara, bazen besi hayvanlarına, bazen de bitkilere umut olmuştur. Kimileyin, kaplumbağaların ve yılanların uğrak yeridir bu sarnıçlar.

Fethiye'den Bafa Gölü'ne, Bodrum'dan Denizli-Tavas'a kadar uzanan bir coğrafyada yaygındır sarnıçlar. Sanki bu coğrafyanın dağ başlarındaki yalnız bekçisi gibidirler.

Sarnıçlarda, daire şekilli istinat duvarı üzerini örten kubbe, taşların ters gerilim tekniğine dantel gibi işlenip göre örülmesiyle ayakta durur ve tam tepesinde kilit taşı yer alır. İstinat duvarları 40-50 santim, ancak bir taş kalınlığında olan kubbe ise l5-20 santim kalınlığındadır. Kubbe, yerden yüksekliği bir-bir buçuk metre yüksekliğe kadar yükselen istinat duvarının 25-30 santim içinden başlar. Kapı kısımlarında ve alınlığında, yekpare kesilmiş mermerler veya büyük taşlar yer almaktadır.

Kubbe veya tonozun, istinat duvarından 25-30 santim kadar içte kalmasının ve istinat duvarının dış kısmının, biraz yüksek olmasının sebebi, kubbeye düşen yağmur sularının, duvarla kubbenin birleştiği yerdeki dolgu menfezlerinden sarnıcın içine akmasıdır. Son dönemlerde yapılan sarnıçlarda, dolgu menfezleri toprak seviyesindedir ve bu yüzden, sarnıca, yağmur suyu ile birlikte, toprak da dolmakta; böylece bir süre sonra sarnıç kullanılmaz hale gelmektedir.

Sarnıca, kapıdan yağmur suyu ile birlikte suyun girmesini ve sulanmaya gelen hayvanların sarnıca düşmesini önlemek üzere 40-50 santim yükseklikte engel duvarı örülür. Böyle bir duvarı olmayan sarnıçların toprakla dolma riski büyüktür.

Sarnıçlar, genellikle dere taşıyla yapılmışlardır. Orijinallerinde, örme taşların üstünde sıva yoktur ve bu halleriyle, yalın bir güzellik sergilemektedirler. Ancak son zamanlarda, ne yazık ki, güzel ve temiz görünmesi uğruna, üzerlerinin sıvandığı ve hatta kireçle badana edilerek tek tipleştirme faciası yaşadıkları görülmektedir.

Bazı sarnıçlar, kubbe yerine kiremitli veya tenekeli çatıyla örülmüştür ve konik şekillidir. Bodrum yöresinde ise bazı sarnıçların kubbeli ve çatılı değil, tonozlu olması dikkati çeker.

Pek çoğu 5 metre çapında bir daire boyutundadır ve içleri, 2-3 metre derinliktedir. Yağmur suları sarnıcın içine, yer seviyesindeki dolum deliklerinden girer. Zemin duvarları önceleri yağlı çamurla ve kireç-kum harcıyla, sonraları ise çimento harcıyla kaplandığından, dolan su, uzun süre burada durmaktadır. İçeriye merdivenle inilir ve kovalarla çıkarılan su, sarnıcın önündeki ağaç veya kayadan oyma yalaklara doldurularak, hayvanlara verilirdi. Pek çoğunun yanında büyük birer ağaç olmasından, çobanların hayvanları bu ağacın gölgesinde dinlendirdikleri anlaşılmaktadır. Bazı köylerde ve bağ-bahçelerde, şahıs malı olarak kullanılan 2-3 metre çapında, bahçe sulama amaçlı küçük sarnıçlar bulunmaktadır. Küçük sarnıçlar genellikle Bodrum Yalıçiftlik taraflarında yer almaktadır.

Şahıs malı sarnıçlar dışındaki sarnıçların ortak kullanım özelliği dikkati çeker. Pek çok hayır sahibi, ortak kullanım amacıyla sarnıç yaptırmıştır.

Yöredeki sarnıçlardan bazılarında eski yazılı Türkçe kitabeler vardır. Okunan kitabelerden, bugüne kalan sarnıçların en eskisi, Güvercinlik-Bodrum arası, ikinci kilometrede, yolun deniz tarafında bulunmakta ve bu sarnıcın, miladi 1766 yılından kalma olduğu, kitabesinde yazılıdır. Hasbüna'llah ve ni'me'l-vekil ni'me'l-Mevla ve ni'me'n-nasir-Sahibü'l hayrat ve'l-hasenat El-Hacc Abdullah el-Muğlavi- Sene 1180 (Miladi 1766)

Halkın inancına göre, sarnıcın tarihi, Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos seferini gerçekleştirdiği 1522 yılına kadar gider. Rivayetlere göre, bölgenin toprağının son derece geçirgen olması dolayısıyla, yaz aylarında düzenlenen seferde, su sıkıntısı çekmemek için çare aranmış ve Mimarbaşı Sinan, Kanuni'ye kubbeli sarnıç yapılmasını; böylece haznede su toplanmasını ve kubbenin güneşi engelleyerek suyun buharlaşmasının önüne geçileceğini söylemiştir. Bunun üzerine Kanuni, seferden önce, güzergah üzerinde bu sarnıçların yapılmasını emretmiş ve sarnıçlar yapılmıştır. Halkın inancı böyle. Fakat yöredeki kubbeli sarnıçların çok daha eskilere gittiği tahmin edilmektedir.

Sadece sanat tarihi ve mimari açıdan değil, sarnıçlar bugün de (genellikle yol kenarlarında bulunan sarnıçlar), eski devirlerdeki ulaşım yollarının belirlenmesine yardımcı olduklarından, tarihi coğrafya açısından da önemlidir.

Milas-Bodrum Havaalanı sapağındaki sarnıcın kubbesi, 1999 yılındaki yol yapım çalışmaları esnasında ağır iş makinelerinin yol açtığı titreşimden yıkılmış, sadece istinat duvarı kalmıştır. Bodrum-Torba kavşağındaki sarnıç, yolun genişletilmesi dolayısıyla, neredeyse yolla bitişmiştir ve her ağır vasıta geçişinde, yıkılma korkusuyla tir tir titremektedir,

Pek çoğu yol kenarlarında ve dağ başlarında olmakla beraber, Bodrum ve Yalıkavak yerleşimlerinin içinde de sarnıçlar bulunmakta, bunlardan bazıları bahçe sulama amacıyla kullanılmakta, bazıları da sanat amaçlı olarak fonksiyon değiştirerek kullanılmaktadır. Bazı köylerde ise, az da olsa, hala sulama amaçlı olarak kullanıldığı görülmektedir.

Artık şehirlerde ve köylerde, evlere şebeke suyu bağlandığı için, yerleşim merkezlerindeki sarnıçlar kullanım dışı kalmıştır ama dağ başlarındaki sarnıçlar, çobanlarla, hayvanlarla ve börtü-böcekle beraber yalnızlığın ağır hüznünün türküsünü söylüyorlar. Onlar yemyeşil çam ağaçlarının arasında, yoğun bir şiirsellikle, kaderlerine terk edilmelerinin içli ağıtının son perdesinde, sessiz çığlıklarını atıyorlar ve sanat tarihinde bir satırlık da olsa yer almayı bekliyorlar sabırla...

Prof. Dr. Namık Açıkgöz
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:1, Sayfa: 19-20
Nisan 2005

Kocahan’da Geçen Çocukluğum

Kocahan, 1890'lı yıllardan 1965 yılına kadar, Muğla kent merkezinde işlevini sürdürmüş tarihi bir handır.

Kaynaklara göre; Köse Kadızade Hacı Kadı Süleyman Efendi'nin belediye başkanlığı sırasında yapıldığı bilinmektedir. Yağcılar Hanı ve kıraathanenin de yapılışları aynı döneme rastlar. Muğla'nın belli ailelerine ait hisseli bir taşınmaz konumda olan Kocahan yıkılana dek rahmetli dedem ve son dönemlerde babam tarafından bu ailelerden toptan kiralanmış ve ihtiyaç sahiplerine işyeri, depo ve büro gibi kullanılan bölümleri ayrı ayrı kira karşılığı pazarlanmıştır. 1965 yılında Muğla Belediyesinin yeni imar uygulama politikaları gereği bu han yıkılarak tamamen yok olup gitmiştir.

Kocahan'ın geçmişte bulunduğu alanı her görüşümde çocukluğum, o dönemde gördüklerim ve yaşadıklarım aklıma gelir, duygusallaşırım.

Eski Sümerbank (ilk bina) cephesinde bulunan geniş, ahşap kepenkli giriş kapısının solunda çift cepheli büyük bir kahvehane, sağında son dönemlerde berber Muhittin Şahman'ın dükkanı, yanında iki üç basamakla çıkılan Hidayet Amca'nın terzihanesi ve bunun önünde iki bakır tası bulunan çeşme. Bu çeşmenin taslarını ailem halen büyük bir titizlikle evinde korumaktadır. Çeşme ve tas deyince aklıma hemen bizlere uzun yıllar hizmet eden ve Kocahan'la adeta Muğla'da bütünleşen Adil Dede geldi (Nam-ı diğer Deli Adil).

Adil Dede, tüm hanı yöneten bir çalışanımızdı. Çok çabuk sinirlenir, hanla ilgili konularda bizleri bile dinlemezdi. Onun bu yapısını bilen Muğlalılar bazen kızdırmak için çeşmenin taslarını oynarlar ve kaçarlardı. O da sinirlenerek peşlerinden koştururdu. Bazen de kızdığı insanları hana sokmazdı. Herhalde deli unvanını da buradan almış olsa gerek.

Hanın ana avlusuna girdiğimizde sol tarafta büyük bir çınar (kavak) ağacı vardı. Bu çınarın altına bahar ve yaz günlerinde kahvehanenin ve hemen yanındaki küçük köfteci dükkanının (sonradan berber dükkanı oldu) masaları atılır ve oturulurdu.

Rahmetli dedem öğle vakti hana gelir, burada oturur, beni çağırır ve harçlığımı verirdi. Bazen de Adil Dede'yi yanına alır ve kendisinden işler konusunda bilgi alırdı.

Çınar ağacının kalın dallarının birinin üstünde bir leylek yuvası vardı. Her yıl bir leylek, mevsiminde buraya gelir ve kalırdı. Han sahipleri tarafından "Hacı" adı takılan bu leyleği Adil Dede kendi eliyle beslerdi. Bir gelişinde kırılan bacağı da bizzat kendisi tarafından tedavi edilmişti. Büyük dayımız Halil İbrahim (Çavuş) Madanoğlu'nun çınar ağacının arka tarafında bulunan demirci dükkanı bir çok insanın uğrak yeri konumundaydı. Orada dövülen demirin çıkardığı sesler adeta hanın işlerliği ve canlılığına renk katardı. Demirci dükkanının yan arka kısmında bulunan tamirhaneler ve önünde duran otobüs, kamyon ve diğer araçlar hanın o dönemdeki görkemliliğinin bir ölçüsüydü. Daha önceleri ise, ''Doğru Yolda'' adlı otobüs firmamızın Aydın İzmir seferleri ise bu handan yapılıyordu.

Tamirhaneler ve araçların park alanının bitimindeki Bolulu Mustafa Amcanın lokantası ve bahçesi, hanın çıkış kapısı sınırını belirliyordu. Çıkış kapısı kemerli bir yapıydı. Burada şekerci Hüseyin Urul dururdu. Şekerci Hüseyin o dönemde şeker yapan ve bütün gıda maddelerini satan amcamızdı. Hanın çıkışı olan kemerli kapının iç kısmında ticaret yapardı. Kendisi de Adil Dede örneği çabuk sinirlenen bir insandı. Handan çıkış yapanlar bazen onun mallarına dokunur ve bazen de alırlardı. Hüseyin Amcanın tüm günü mal satmaktan çok, bu tür insanlarla uğraşmak ve onlara kızmakla geçerdi.

Hanın ana avlusunun sağ tarafında merdivenlerle çıkılan yüksek, dar ve uzun bir açık koridor vardı. Bu koridorun bitişiğinde boylu boyunca bir sıra iş yerleri bulunmaktaydı. Bunlardan ilki Ali Bambul'un terzihanesiydi. Ali Amca, Muğla'nın yetiştirdiği bu konudaki ender ustalardandır. Rahmetli babam, yaz dönemlerinde beni Ali Amcanın yanına çırak olarak verirdi. Bugün düğmemi ve söküğümü dikiyorsam bunu Ali Amcaya borçluyumdur. Ve halen kendisine saygı duyarım. Onun yanında ki yer ise babamın çalışma bürosuydu. (Daha sonra Nuri Eren ile ortak işyerine dönüştü) Bazen sıkıldığımda burada otururdum. Babamın bürosuna bitişik olan yerde Ali Rıza Kökçü nakliyatçılık yapardı. Koridordan daha ileri gittiğimizde bize ait bir depo vardı. Adil Dede buraya eski ve sahipsiz eşyalar ile hurdaları koyardı. Onun bitişiği olan son dükkanda Cemil Pirinçcioğlu'nun terzihanesiydi. Cemil Amca sigarası sürekli ağzında olan gözlüklü, zayıf ve esmer bir adamdı. Bu terzihanenin bitiminde bulunan ahşap kapı ve merdivenlerden hanın yatakhane kısmına çıkılırdı. Yatakhane kısmında yan yana sıralanmış odalar ve önünde ise kapalı dar bir ahşap koridor vardı. Bazen yorulduğumda öğlenleri buraya çıkar yatardım.

Hanın çıkış kapısının sağ tarafındaki sınırını ise Muğla'nın ilk eczacılarından olan Ethem Serim'in eczanesi ile Mustafa Yalvaç'ın (Yalabık) pastanesi beliriyordu. Bunların cepheleri hanın ana avlusuna değil, çıkışındaki sokağa bakıyordu.

O yaşlarda, eksiği, doğrusu ve yanlışıyla Kocahan'ı burada anlatmaya çalıştım. Ancak günümüzde bir doğru var ki; bugün Kocahan'ın oturduğu alandaki mekan ve fiziki kapasiteye baktığımda geçmişteki hanınkinin çok altında olduğunu görüyorum ve bazen üzülüyorum.

13 Mart 2015 Cuma

Ünal Türkeş'in kalemiden kısa bir Muğla tarihi

Muğla tarihi M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanır. İlk çağlarda bu bölgeye Karia'lılar yerleştiği için 'Karia' adı verilmiş. İlin bilinen tarihi ise Hititler ile başlar. Hititler bu bölgeye 'Lugga' derlermiş.

İmparatorluğun parçalanmasından sonra Frigler egemen olmuş, daha sonra Lydialılar bölgeyi ele geçirmişler, bu arada Dorlar ve Ionlar da yöreye göç etmişler. Bölge M.Ö. 546 yılında Perslerin, M.Ö. 334 yılında (Halikarnassos/Bodrum ve civarı) Makedonya Kralı Büyük İskender’in, M.Ö. 189'da Bergama Krallığının, M.Ö. 133 de Roma İmparatorluğu'nun, Roma'nın ikiye bölünmesiyle de, Doğu Roma İmparatorluğu'nun hakimiyetine girmiş. Türklerin eline geçmesi Uç Beylerden Menteşe Bey tarafından 1284'de gerçekleşmiş.

Bölge 1391 yılında, Yıldırım Beyazıt, tarafından Osmanlı topraklarına katılmış, 1402'de Timur'un hakimiyetine geçmiş, Timur bu yöreyi tekrar Menteşe Beyliği'ne vermiş, daha sonra 1425'te 2. Murat zamanında, Menteşe Bölgesi tümüyle Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliğine geçmiş. Menteşe oğulları zamanında Yunanistan, Muğla kıyıları ve adalarına çıkmış, Rodos adasını bir süre egemenlikleri altına almışlar. Bu dönemde Rodos adasına yerleşen Sait Jean şövalyeleri Osmanlılar ve Menteşeoğulları ile savaşmışlar, Bodrum kalesini de bir süre ellerinde tutmuşlardır. Ancak 1522'de Kanuni Sultan Süleyman tarafından hem Rodos adası hem de Bodrum Kalesi Osmanlı İmparatorluğu’na katılmış. Muğla ilinin merkezi Menteşe Beyliği zamanında Milas'tı; Muğla, Osmanlı İmparatorluğu döneminde merkez olmuş.

“Muğla” adının nereden geldiği konusunda çeşitli söylentiler bulunur. En yaygın söylentiye göre ilin adı, Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ın komutanlarından Muğlu Bey'in adından gelmekte. Büyük olasılıkla burayı Muğlu Bey fethettiği için bu komutanın adı verilmiş, "Muğlu" zamanla Muğla'ya dönüşmüş. 1889 Aydın Vilayet salnamesinde rastlanan "Mobella" adı ise kentin orta çağdaki adıdır.

Kurtuluş savaşı sırasında, Muğla ve yöresini 11 Mayıs 1919 tarihinden itibaren işgale başlayan İtalya, Menderes'in güneyinde filizlenen ulusal güçlerle pazarlık ve anlaşma yapmak zorunda kalmış. İtalya, Yörük Ali Efe'nin Muğla'dan, Demirci Mehmet Efe'nin de Nazilli'den yönlendirdikleri ulusal direniş çalışmaları karşısında silahlı bir çatışmayı göze alamamış. İşgal üzerine tüm Anadolu'da mitinglerin düzenlenip direnme örgütlerinin kurulması için İzmir'den gelen telgrafa, Muğlalılar Kocahan Mitingi'ni düzenleyerek cevap vermiş. Aldığı kararların ardından Vatan Müdafaa Cemiyeti, Serdengeçtiler Müfrezesi, Muğla Kuvayi Milliyesi gibi direniş komiteleri kurulmuş. 1920'de Ankara'da açılan 1. Dönem BMM'nde 6 milletvekiliyle ulusal mücadelede üzerine düşeni layıkıyla yapan Muğlalı, oluşturduğu direniş gruplarında yer alan gönüllerini Yunanlılara karşı Aydın cephesine göndermiş. Ege'de 57. Tümenden kalanlarla birleşen gönüllüler, Aydın çarpışmalarında düşmana ağır kayıplar verdirmişler.

Ege illeri arasında Muğla işgal sırasında en fazla şehit veren il olmuş. İç durumun karışıklığı, Yunanlılar ve işgal ettiği yörelerde ekonomik egemenlik kurma düşüncesine dayanan İtalyan politikasını Muğla halkı işgal süresince kurnazca değerlendirmiş, iki ateş arasında kalmaktan kurtulmuş. Anadolu'daki durumun kötüye gittiğini anlayan İtalya, 2. İnönü Zaferi kazanıldıktan sonra ülkesindeki iç siyasal dalgalanmalarını öne sürerek 5 Temmuz 1921'de Muğla'dan ayrılmış. Muğla özgürlüğüne böylece kavuşmuş.

TÜRK EGEMENLİĞİ ÖNCESİ MUĞLA

Antik Karya Bölgesinin en eski yerleşim alanlarından olan Muğla, sırasıyla Karya, Mısır, İskit, Asur, Dor, Met, Pers, Makedon, Roma ve Bizans egemenliğinde kalmıştır. 1284 tarihinde Türk egemenliğine girmiş olan Muğla ilinin antik adı, çeşitli bulgu ve kaynaklarda “Mobella, Mobolia, Moğola” olarak geçmektedir.

M.Ö. 3400 tarihinde bölgeye gelen kavmin başında “Kar” adında bir önder bulunmakta idi. Bu sebeple bölge “Karya” olarak anılmaya başlanmıştır. Karya kuzeyden Lidya, batıdan Frigya ve güneyden Likya ile çevrilidir. Bu sınırlar kuzeyde Söke, Aydın ve Nazilli’nin üstünden başlar, güneyde Dalaman Çayı’nın döküldüğü yerde biter. Bu sınırlar bölgemizin bugünkü sınırlarına çok yakındır. Karya’nın toplu yerleşim merkezleri Muğla ve Milas’tır.

Bu çağda Karya bölgesi, Ege Denizi’nden gelen Yunan sömürge dalgalarına sahne olur. Birinci sömürge dalgası sonunda Datça üst ve alt Knidoslarla Bodrum yerleşim birimleri oluşur. İkinci sömürge dalgasının yaratmış olduğu bir şehir yoktur. Üçüncü sömürge dalgası sonunda meydana gelen yerleşim merkezleri şunlardır: Dalaman (Daldala), Fethiye (Telmessos, Tlos, Xhantos-Kınık, Patara-Minare, Tlos-Eşen) Stratoneika-Eskihisar, Nakrasa-Karakuyu ve Akassos-Bozüyük.

M.Ö. 1800-1200 yıllarında Milas ile Karya'nın adalar komşuları Rodos ve İstanköy’de Miken ve Hitit buluş alanlarına rastlanır.

M.Ö. 334’te Anadolu’ya geçen Büyük İskender, Karya’ya Bodrum-Gümüşlük kapısından girmiştir. Büyük İskender'in Karya'ya girişinde, Karya Satrapı Ada, kardeşi Piksodaros'un isyanı üzerine Alinda'ya çekilmiş bulunmaktaydı. Ada, Alinda'da iken topraklarına giren Büyük İskender’e Alinda’nın anahtarlarını gönderdi. İskender’den kendisini “anası” olarak kabul etmesini istedi. İskender, Ada’nın bu isteğini kabul etti; Ada’yı hem analığa, hem de Karya Satraplığı’na tekrar getirdi.

Ada, Karya Satrabı Hecatomnus’un beş çocuğundan biridir. Ada’nın kendinden başka, Mausolos, Hidrieus, Piksodaros ve Artemisia adlarında dört kardeşi daha vardır. Mausolos kız kardeşi II. Artemisia, Hidrieus ise diğer kız kardeşi Ada ile evlidir.

İskender’in güvenini kazanan Ada’nın Karya Satraplığı uzun sürmedi. İskender’in Lykia’ya çekilmesi üzerine, kardeşi Piksodaros Ada’ya isyan ederek onu öldürdü, kendisi Karya Satrabı oldu (M.Ö. 333). İskender, Piksodaros’un ölümünden sonra haznedarı Philotas’ı Karya Satraplığı’na getirdi ancak İskender’in ölümünden sonra Karya karışıklık içine düştü. Karya’da Selevkos ve Bergama egemenliğine kadar sürecek karanlık devir başladı.

Karanlık dönemden sonra Karya, Bergama ve Roma egemenliğine girdi. (M.Ö. 133) M.S. 395’te Büyük Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldı. Karya bu ayrımda Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nda kaldı.

TÜRK GÖÇLERİ

7. yüzyıldan beri İslam dünyasının ilgisini çekmeye başlayan Anadolu, 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Selçuklu İmparatorluğu’nun hakimiyetine girdi. Selçuklu döneminde bölgemizin Türk ve İslam cemaatlerine yaylak ve otlak durumuna geldiğini Paul Vittek’in 1944 yılında Türk Tarih Kurumunca basılan, “Garbi Küçük Asya Tarihine Ait Tetkik'' kitabından öğrenmekteyiz. Vittek, bölgede kurulan Menteşe Beyliği'nden çok önce, yöreye Türkmen boylarının yerleştiğini söyler. Henüz sahillere inmemiş olan bu boyların, sahilleri gören yaylalara yoğun şekilde geldiklerini ve bu yaylalarda geniş otlaklara sahip olduklarını kaydeder.

Kütahya'dan Muğla'ya gelen ilk Oğuz boyları şunlardır: Horzum, Yahşibey, Kızılcakeçili, Balyabolu, Alayuntlu, Ekerer, Hamza, Emirali, Bart ve Köyceğiz cemaatleri. Bu cemaatlere ''Menteşe Kayıları'' denir. Sayı ve dağılım bakımından Konya ve Ankara Kayıları'na oranla daha topludurlar. Beçin merkez olmak üzere, kuzeyde Çine ve Selçuk, güneyde Köyceğiz'e kadar tirler halinde yayılmışlardır. Menteşe Kayıları önceleri Konya Kayıları gibi yarı göçebe yaşarlarken, Kanuni fermanları ve yasalarıyla göçebelikten yerleşik tarım toplumu haline gelmeye başlarlar. Menteşe Kayıları Kütahya göçlerinden ve Karya fethinden önce, Isparta ve Denizli bölgesine yerleşen ve sayıları İbn-i Said’e atfen Ebu’l Feda tarafından 200 bin çadır kaydedilen eski uç Türkmenidirler. Yöremize Moğol istilası sonunda geldikleri kaydedilir. Bunların doğuda kalan boylarına “Türkmen”, kendilerine “Yörük” denir.

Menteşe Kayılarının toplu yerleşimleri şu merkezlerde olmuştur:

Nasuh ve Musa tirleri (Veled-i Mustafa) Beçin,
Mustafa tiri (Veled-i İbrahim) Milas,
Hızır tiri (Veled-i Aydoğdu) Beçin,
Halil tiri Beçin-Acısu,
Demirci İbrahim tiri Eskihisar,
Mustafa tiri (Veled-i Hasan Fakıh) Beçin,
Resul tiri (Veled-i Davut) Beçin,
Mehmet tiri Bozüyük,
Hazma tiri (Veled-i Bayezid) Çine,
İsabalı tiri (Veled-i İvaz) Balat-Çine,
Halil tiri, Mandalyat,
Kara Üveys Zaim tiri, Köyceğiz

Bu cemaatler kolonizatör Türk dervişlerinin emrindedir. Özellikle 14. ve 15. yüzyıllarda bu dervişler, aşiretler arasında çok itibara eriştiler. Bu nedenle göçebe aristokrasisi ile cemaatler de bunların adlarıyla anılır oldular. Muğla’nın bugünkü mahallelerine adlarını veren Emirbeyazıt, Hacı Rüstem, Kara İmam, Şeyh Bedrettin ve Muslihittin gibi.

Bölgemize Kütahya dolaylarından gelen ilk İslam-Türk nüfusa, Menteşe Beyliği'nin son yıllarında Timur'dan katkılar gelir. 1402 Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusunu yendikten sonra Batı Anadolu ‘ya gelen Timur, kış aylarını Ayasuluk’ta (Selçuk) geçirir. Menteşe dağlık bölgesinin içlerine talan için gönderilen Timur’un çavuşlarından yer yer geri dönmeyenler olur. Bize, bu kaynaşmanın ipuçlarını Türk diyalektoloji araştırmaları vermektedir. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, 1960’lı yıllarda Muğla dolaylarında yapmış olduğu dil araştırmalarında Nogayca’dan izler bulmuştur. Nogayca, Moğol dil kökenine dahildir.

Benzer gözlemi Prof. Dr. Rebii Barkın yapmıştır. Afganistan Kabil Üniversitesinde, 1950’li yıllarda öğretim üyesi olarak çalışan Barkın, Türkmence, Nogayca ve Azerice konuşulan coğrafya parçalarını yakından görme ve tanıma olanağı bulmuştur. Prof. Dr. Rebii Barkın, 1954 yılında Muğla’dan milletvekili adayıdır. Aynı yılın bahar aylarında, Muğla’nın ilk eczacılarından Ethem Serim ile merkeze bağlı Akkaya (Dirgeme) Köyü’ne giderler. Girdikleri kahvede oturanların fizyonomilerinden etkilenen Barkın, kendi kendine mırıldanır: “Ben bunları yakın geçmişte Orta Asya steplerinde bırakmıştım, ne zaman buralara gelmişler?” Sıra konuşmalara gelince Barkın’ın hayreti biraz daha artar, Ethem Serim’e dönerek şunları söyler: “Muğla’da Nogayca’nın varlığı kesin, Timur’un Ayasuluk’ta geçirdiği dönemin hatıraları bunlar.”

Muğla, Karaman Beyliği’nin Osmanlı’ya katılması ile beraber Karaman’dan sürülen Türkmen boylarının da yeni yerleşim bölgelerinden biri durumuna gelir. Bugün Muğla’da “Karaman” adını taşıyan pek çok aile vardır.

Konya'nın Mevlana ailesi, Menteşe'ye özel ilgi duyar. Yeni fethedilen ''uçların'' Hanefi mezhebi ve Mevlevi itikadı etrafında kümelenmeleri, Mevlana ailesinin egemen politikalarıdır. 1300'lü yıllarda Mevlana soyundan Arif Çelebi Menteşe'ye gelir. Menteşe Beyi Mesut Bey'in oturduğu Milas'ta uzun süre kalır. Bu süre sonunda Mesut Bey Arif Çelebi'nin müridi olur. Paul Vittek, adı geçen eserinde bu geziden söz ederken şu yorumda bulunur: ''Uç'a yapılan bu seyahatlerin sebebini kavramak kolaydır. Bunun manası, büyük mikyasta fütühhatlar ile önem kazanmış olan hükümdar ailelerini Mevlana ailesi için kazanmak…''

Muğla'nın yaşadığı önemli nüfus dalgalanmalarının bir kaynağı da Kaletavas'tır. Özellikle Menteşe mir'i topraklarını Padişah adına yönetmeye başlayan Tavaslıoğullarının hüküm sürdüğü 18. ve 19. yüzyıllarda Muğla merkeze ve bağlı beldelere yoğun Kaletavas göçleri olmuştur. Abbak Süleyman Ağa, Kahyaoğulları, Sucuzadeler, Kaleliler, Özalpler, Özdemirler, Bekir Erdemler, Gümüşler, Keleşler-Selçukiler Muğla'nın ticari, sosyal ve kültür yapısında etkisi görülen Kaletavaslılardır. Yeni gelen Kaletavaslı ailelerin bir bölümü, bölgemize, Tavaslıoğullarının kaza ayanlıklarını yapmak üzere gönderilmişlerdir. Kaletavaslı Hacı Abbak Ağa'nın etrafına aldığı kalabalık bir cemaat topluluğu ile 18. yüzyılın başlarında Yerkesiği kazasına geldikleri ve bu gelen nüfusun Yerkesiği nüfusunun yarısını oluşturduğu bilinmektedir.

Muğla'yı etkileyen nüfus göçleri Konya göçleridir. Bugün, Muğla merkezin yerleşik nüfusunu oluşturan eski ailelerden bazıları ''Konyalılar'' olarak bilinir. Konyalılar Medresesi, Konyalılar Mezarlığı, ''Konyalı Hocalar'' lakabı Muğla ve bağlı beldelerin ünlenmiş ailelerini anımsatır.
Muğla folklorunun ve basınının öncüsü Hacı Kadızade Hafız Sabri Bey, Menteşe Kuva-i Milliyesi kurucularından Yerkesikli Ömer Ağa ve Hacı Yahya ile Ahiköy Kuva-i Milliye kurucusu Yatağanlı Fehmi Ağa sülaleleri Konya çıkışlı ailelerdendir.
Muğla’nın I. Dönem (1920-1923) milletvekilleri arasında olan Saadettin Özsan ile Adnan Menderes hükümetlerinin Tekel ve İşletmeler Bakanı olan Nuri Özsan, Konyalı “Müftüler” ailesindendir. Muğla’nın eski belediye başkanı Latif Sepil, Muğla’nın bir başka Konyalı ailesine mensuptur. Muğla’nın eski belediye başkanlarından Haluk Özsoy da Yerkesik beldesine yerleşmiş olan Konyalı ailesinin çocuğudur.
Paris Tıp Fakültesi mezunlarından Dr. Fevzi Koçer’in mensup olduğu “Koyunşeyhler” de Muğla’ya Konya’dan gelen aileler arasındadır.
Merkeze bağlı Yeşilyurt beldesinin bir mahallesine adı verilen Hacı Ali, Konya çıkışlı olup kendine bağlı ailelerle Yeşilyurt’a (Pisi) yerleşen cemaat liderleri arasındadır.

Muğla’nın nüfusunda önemli etkisi ve payı olan Hasan Kadılar ailesi, Fatih Sultan Mehmet’in Muğla kethüdasıdır. Bu aileyi izleyen Zorbazlar, Hacı Osman Ağalar (Şevketler, Şerif Efendiler, Mehmet Ağalar, Hacı Memiş Ağalar), Dr. Muhsin Ertuğlu’nun bağlı olduğu Kabaklılar, Muğla nüfusunun önemli çekirdeklerini oluşturur. Manisa ayanı Karaosmanoğlu ailesinin yıkılan saltanatından bölgemize bir kol gelerek, içinde Muğla eski belediye başkanlarından Naci Karaosmanoğlu’nun da bulunduğu bir ailenin Muğla’da büyümesine neden olur.

Muğla nüfusunu etkileyen bir başka göç dalgasını, Celali isyanları döneminde bölgemize sürgüne gönderilen sipahi aileleri oluşturur. Bu ailelerden en önemlisi Ula’ya yerleşmiştir. Ula dilinde bu aile, “İspahalar” adını almıştır.

17. yüzyılın ikinci yarısında Menteşe bölgesine sürgüne gönderilen bir başka sipahi, Ese Paşa’dır. Ese Paşa, beraberinde Kırım Türklerinden bazı boyları ilimize getirmiştir. Muğla Merkeze bağlı Yerkesik beldesinin köylerinde bu göçün izleri vardır.

Bu nüfus hareketlerinin yanı sıra Bilecik, Bursa ve Kütahya dolaylarından gelen Karakeçili, Bayındır, Baydur ve Kötekli cemaatleri ile Muğla nüfusunun yapısı zenginleşmiştir. Bilecik dolaylarından Ula, Uyur, Gölcük ve Sandras bölgelerine gelen Karakeçililerden, Prof. Dr. Feyyaz Gölcüklü’yü yetiştiren Ula’nın ve Muğla’nın geniş ailesi Gölcüklüler, Ula’nın ünlü saray muallimi Palabıyık Mehmet Efendi soyu ile Prof. Dr. Ali Rıza Özbek’in bağlı bulunduğu, Muğla’nın okumuş ailesi Hacı Hamzalar meydana gelmiştir.
Bursa Uludağ’ın Bayındır ve Baydur cemaatlerinden, Yerkesik beldesinin okumuş ailesi Ahmet Efendiler oluşmuştur.
Kütahya dolaylarından gelen Türk ailesinden, Yeşilyurt beldesinin Türk Ömer Efendiler ailesi meydana gelmiştir. Aynı beldede, Konya Bozkır’dan gelen ailelerin de önemli payı vardır. Kütahya’nın Kötekli cemaatinden de, Üniversite bölgesindeki Kötekli (Hacıaraplar) Köyü kurulmuştur.
“Giresun” soyadını taşıyan ailenin atası, Giresun’dan gelip Terzibaşıoğlu ailesine damat olmuştur.
Dehri Hoca Mehmet Hilmi Efendi ve Balcılar ailesi Akşehir’den gelmedir.
Muğla’nın son dönem yetiştirdiği Paşalardan Mehmet Harput’un dedesi, Harput’tan asker olarak gelmiş ve Bağlamacılar ailesine damat olarak Muğla’da kalmıştır.
Muğla’nın okumuş ailesi Baydurlar, Samsun-Vezirköprü’den Muğla’ya subay olarak gelen ve Karahafızoğulları’na damat olan Tüfekçibaşı Hüseyin Ağa’nın soyudur.

Muğla’da Anadolu dışından gelen aileler de bulunmaktadır.
Halepli Cabbarilerden Derviş Sadettin Efendi, 1838’de Muğla’ya gelerek Aktarlar ailesinin banisi olmuştur.
Mısır-İskenderiye’den gelen bir kol, Muğla’nın alaylı eczacısı Arap Hacı Mehmet Ali Efendi soyunu oluşturmuştur.
Tunus’tan gelen bir kol, Hacıyanıklar ailesinin atasıdır.
Bağdat’tan gelenler aynı adla anılırlar.
Şamlı subay Hacı Hüseyin Efendi’nin soyu “Şamlılar” olarak bilinir.
Mukaveletçi Ömer Efendiler ile Şevketler’in ninesi Mora’dan gelmedir.

Rumeli bozgunuyla Muğla’ya gelen aileler, Serezliler, Filibeliler, Dramalılar, Selanikliler, Arnavutlar, Bosnalılar olarak bilinirler.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan ile yapılan Mübadele (değişim) sonucu, Selanik ve yöresinden gelip Muğla’ya yerleşen yeni hemşehrilerimiz özellikle müzik alanında yaptıkları atılımlarla, yerel kültürümüzün bir kesitine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kendileri, Atatürk’ün hemşehrisi olmaktan ayrıca gurur duyarlar.

19. yüzyılın Kafkas bozgununda Anadolu’ya kaçan ailelerden bir bölümü, Köyceğiz Ovası’na yerleşerek Döğüşbelen Köyü’nü kurmuşlardır.

Giritli Ali Molla, Girit kırımından kaçarak 1313’te (1897) Muğla’ya gelmiş ve Pisi bölgesine yerleşmiştir.

Mağribli (Arabistan) Şeyh Ali oğlu Hafız Hacı Ömer Efendi, “Camkıran” lakabıyla bilinmekte olup, Şeyh Camii’nde uzun yıllar imam-hatiplik yapmıştır.

Muğla’nın eski ailelerinden Şeyh Aliler ile Cezayirlilerin de Kuzey Afrika’dan (Fas-Tunus-Cezayir) Muğla’ya geldikleri bilinmektedir.

Yalnız erkek nüfusun sayımının yapıldığı 1831 Nüfus Sayımı’na göre, Menteşe sancağının toplam nüfusu, 52.000 dolaylarındadır. Bu nüfusun 50.000’e yakını İslam, 2.000’den çoğu Hrıstiyandır. Hrıstiyan nüfusun, 2.294’ü Rum, 52’si Ermeni, 36’sı Yahudidir. Muğla Merkez Rumluğu’nun çıkardığı en önemli şahsiyet, 19. yüzyılın II. Yarısı ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış olan Sir Basil Zaharof’tur. Zaharof, dünya silah ticaretini Londra’da elinde toplamıştır. Bodrum Rumluğu’nun çıkardığı en önemli şahsiyet, hukukçu Pulluoğlu İstimat Zihni Özdamar’dır. Özdamar, Papa I. Eftim Erenerol ile Kayseri-Zincidere’de I. Türk-Ortodoks Kurultayı’nı toplamış ve bu kurultaydan Ulusal Kurtuluş Savaşı’na destek kararı çıkartmıştır. Kayseri’de yayınladığı Sada-i Hak Gazetesi ile ulusal kurtuluşu savunmuştur. Muğla Yahudi cemaatinin en önemli şahsiyeti Bodrumlu Prof. Dr. Avram Galanti’dir. Kendisi Jön Türk’tür. Atatürk’ün davasına sonuna kadar bağlıdır.

17. yüzyılın ikinci yarısında Menteşe’nin nüfusu 29 kazada toplanmıştır. Bu kazalar şunlardır: Muğla, Yerkesiği, Ula, Gökabat, Gereme, Bozoyük, Eskihisar, Mesevli, Makri, Üzümlü, Eşen, Pırnaz, Perakende, Beçin, Çine, Agritos, Düver, Saravalos, Sarıç, Dadia, Darahia, Feslikan, Karaova, Keranes, Davas, Köyceğiz, Mazın, Göküyük, Mandelyat.

TÜRK EGEMENLİĞİNDE MUĞLA

Menteşe Beyliği Dönemi

1220 yıllarından beri devam eden Moğol istilası, Türk cemaatlerini ve muharip kitlelerini Mavera-ün-nehir’den Küçük Asya’ya (Anadolu’ya) doğru hareket ettiriyordu.

Anadolu’da kurulmuş olan Selçuklu Devleti, doğudan gelen Moğol istilaları ile alttan alta oyuldu. 1260’lı yıllardan itibaren Menteşe’nin eski sahibi Bizanslılar, Karya ülkesine yeni gelmeye başlayan İslam-Türk unsurlarla tanışmaya başladılar. Özellikle Denizli-Fethiye arasında uzayan geniş yaylak ve otlaklar, Menteşe Bey’den önce gelip, yöreyi yurt edinen gezgin Türkmen obaları ile doldu, taştı.

Menteşe Bey, 1284 yılında Aydın-Güzelhisar’da Taralleis Savaşı olarak bilinen gaza olayı ile Karya topraklarına girdi.

Menteşe Bey Karya’nın içlerine uzandıkça, Bizans nüfusunun önemli bölümünün kıyılara ya da adalara kaçtığını gördü. Karşılaştığı Bizans nüfusunu Türkleştirip İslamlaştırdıktan sonra, Batı Anadolu’nun en büyük oymak reisi Germiyan Bey’e mektup yazdı. Yeni fethedilen ve nüfustan büyük ölçüde eksilen Karya topraklarına Germiyan boylarından cemaatler istedi.

Bu isteği uygun bulan Germiyan Bey, yeni fethedilen Karya topraklarına çok sayıda tirler ve cemaatler göndermeye başladı. Böylece, yörenin ilk nüfusu Germiyan Türklerinden oluştu. Karya adı bırakıldı; yöreye fatihinin adı olan “Menteşe” verildi.

Menteşe Beyliği, Osmanlılar tarafından ilk zapt tarihi olan 1290’lara kadar müreffeh ve sakin yaşadı. Kuzey limanı Balat’tan ve güney limanı Gökova’dan Menteşe dışına buğday, safran, susam, bal, balmumu, palamut, zibebe, şap, maroken, deri, halı, köle ve cariye ihraç etti. Frenk tüccarların gemileri Balat ve Gökova limanlarından Rodos ve Kıbrıs gibi adalara, güneyde Mısır’a, batıda Avrupa ülkelerine bu ihraç ürünlerini götürdüler. Buna karşılık aynı limanlardan Menteşe’ye, devrin önemli ithalat maddelerinden kumaş, sabun, kalay, kurşun v.b. mallar getirilerek, hem Menteşe’nin ihtiyaçları karşılandı hem de daha iç bölgelere giden deve kervanları ile, ticaretin alanı Anadolu’nun diğer illerine doğru taştı.

Menteşe, diğer Türkmen beylikleri içinde birden gelişen Osmanlı Beyliği karşısında fazla dayanamazdı. Bütün Türk beyliklerini tek çatı altında toplama politikası güden ve giderek cihan imparatorluğuna yönelen Osmanlı Devleti, Yıldırım Bayezid zamanında Menteşe Beyliği’ni Osmanlı topraklarına kattı. Son Menteşe Beyi Mehmet Bey, beyliğini terk ederek Sinop Beyi’ne sığındı. Bu sıralarda doğudan Anadolu’ya gelmekte olan ve Osmanlıyı bitirme politikası güden Moğol İmparatoru Timur, Osmanlının fethettiği topraklardan kaçan tüm Türk beylerinin sığınma merkezi durumuna geldi. Mehmet Bey de Timur’a giderek O’na sığındı. 1402 Çubuk Savaşı’nda Timur’un yanında oldu; Menteşe’den gelen eski askerlerini Timur’un yanına çekti. Savaşı kazanan Timur’dan icazet alan Mehmet Bey, tekrar Menteşe’ye gelerek beyliğin başına geçti.

Menteşe, Timur’un Çubuk Zaferi’nden sonra 22 yıl daha bağımsız kaldı; 1424 yılında Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murat tarafından kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı.
Osmanlı Dönemi

1424’te Menteşe’nin Osmanlı sancağı oluşunu izleyen yıllarda, ilimizi Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman ziyaret etti. Rodos adasını almak üzere 16 Haziran 1522 tarihinde İstanbul’dan yüz bin kişilik ordu ile Menteşe iline hareket eden Kanuni, 23 Temmuz 1522 günü Muğla’ya geldi. Karabağ’da otağ kurdu.

Muğla’nın ileri gelenleri ile yaptığı konuşmada, kendisine takdim edilen kişilerin ve tarif edilen yerlerin “Kara İmam, Kara Mehmet, Kara Molla, Kara Hafız, Karabağlar, Karaçayır, Karadağ ve Karaağaç” olarak sıralandığını duyunca eşrafın sözünü keserek, “Karaları bırakın, bu ilin adı bundan böyle Ganibağ olsun” dedi. Böylece şehrimiz ve yaylamız Karabağlar, Sultan methiyesini kazanmış oldu.

28 Temmuz 1522’de Rodos’a ulaşan Kanuni, aynı yılın Ekim ayında Rodos’u aldı. Dönüş yolunda da aynı güzergahı takip etti. 8 Kasım 1522 günü Muğla’ya geldi, 1 gün mola verip otağ kurdu. O güne kadar alınamayan Bodrum Kalesi’nin fethini Palas Mustafa Paşa’ya emretti. Tamamlanan bu fetih ile beraber ilimizin bugünkü sınırları çizildi.

Kanuni’nin Muğla’dan ayrılmasını izleyen yıllarda, ilimiz Celali isyanlarının bir bölümüyle hayli meşgul oldu.

Muğla’da, 16. yüzyılın ikinci yarısıyla 17. yüzyılın başlarında “suhte”ler ayaklandı. Suhteler, lise düzeyinde öğrenim gören öğrencilerdir. Yüksek icazet veren İstanbul “Sahn” Medreselerine gitmek için, başarılı suhteler üç yıllık danişmentlik eğitiminden geçer. Suhtelerin itirazları ve isyanı uygulamada bu kuralın dışına çıkıldığı ve yolsuzluklar yapıldığı noktasındadır.

Sultan III. Murat’ın tahta geçişinin ilk yılında (1576) Muğla’da, Kara Sadık adındaki suhte başbuğu, kayıtsız-şartsız ve sanki hükümran olarak dolaşmaktadır. Bu isyana halkın desteği vardır. Bu nedenle kadılar, müderrisler, müftüler, imamlar, hatipler, suhtelerle iyi geçinmektedir.

Suhte isyanlarının giderek genişlediğini ve halktan destek gördüğünü fark eden Padişah, 1582 yılında yayınladığı Nişan-ı Hümayun ile “Liva-i Menteşe Sancağı beyine ve liva-i mazburda vaki olan kadılara” yumuşatıcı bir takım esaslar önerir; suhte cürümleri affedilir. Ehli örf ve kadılara da suhtelerin itiraz ettikleri yolsuzluklara karışmamaları emri verilir.

İlimizi 17. yüzyılın ikinci yarısında ziyaret eden Evliya Çelebi, 1670’ler Muğla’sında Karabağlar’a hayran kalır. “Benzeri ancak Malatya’da Aspuz ve Konya’da Meram bağları vardır.” diyerek Karabağlar’ın zengin ağaç ve meyve dokusuna işaret eden Çelebi, Muğla’nın insanlarını temiz, okumuş, bilgili kimseler olarak tanımlar.

O yıllarda Muğla, medreselerin bol olduğu İmparatorluk sancaklarındandır. Ev düvenlerinde dokunan giyimlik bezler, sadakor gömleklikler, ipek çarşaflar, keçe hırkalar, harmaniyeler ve başlıklar, dış satıma da sunulan üretim malları arasındadır.

Osmanlının mir’i toprakları arasındaki Menteşe Sancağı, 1740’lardan itibaren yörenin nüfuzlu ailelerine kiraya verilmeye başlandı. Bu aileler mir’i toprakların kiralanacağı günlerde İstanbul’da Saray’a gittiler; açık arttırma ile kiraya çıkan toprakları, zaman zaman birbirlerini dışlayarak kiraladılar. Adlarına “mütesellim” denilen bu aileler, kira süreleri devam ederken Menteşe Sancağı’nın adli, idari, mali ve askeri işlerinin tümünü kendi ayanları, hazinedarları, kadıları ve müftüleriyle yönettiler.

1864 İdari Islahatı’na kadar süren yaklaşık yüz yıllık sürede, Köyceğizli Hasan Çavuşoğulları, Milaslı Abdülaziz Ağaoğulları ve Kaleli Tavaslıoğulları Menteşe Sancağı’nın hükümranı oldular.

KURTULUŞ SAVAŞINDA MUĞLA


İtalya’nın Menteşe’yi İşgali

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu yenik devletler arasında sayıldı. Yenik devlet olarak imzaladığı Sevr anlaşmasıyla, İmparatorluk toprakları galip Avrupa devletlerinin fiili istilasına uğradı. Bu anlaşmaya göre Menteşe, İtalya’nın işgaline uğradı. (11.05.1919)

İtalya’nın Menteşe’deki işgalinde, Yunanistan’ın silahlı mezalimi görülmez. İtalya, Menteşe’ye “Hululü Muslihane Politikası (ılımlı, barışçıl politika)” güderek çıkarma yaptı.

İtalyan işgali üzerine Muğla’da kuvvacı filizlenme başladı. Muğla’ya çıktığından beri İtalya, Muğla kuvvacıları ile iyi geçinmeye çalıştı. Yunanistan’ın 15 Mayıs 1919 günü İzmir’e silahlı çatışmayla çıkması ve bu çatışmada gazeteci Hasan Tahsin’in şehit edilmesi üzerine aynı günün akşamı, direniş cephesini kurma kararını alan Muğla kuvvacıları Muğla Belediye Salonu’nda toplandılar. Muğla Belediye Başkanı Zorbazzade Ragıp Beyi, Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin başına geçirdiler. Tam bağımsızlığa giden Ulusal Mücadele’nin Muğla’daki sıçrama noktasını yaratan seçkin öncüler şunlardır: Zorbazzade Ragıp Bey (Belediye Başkanı), Dr. Cemil Şerif Baydur (Hastane Operatörü), Hacıkadızade Hafız Sabri Bey-Aksoy (Muğla Sandık Emini), Zorbazzade Emin Kamili Bey-Ereörnek (Çiftçi), Sinanzade M.Cemal Bey-Artuç (Dava Vekili), Serezlizade Memiş Efendi-Serez (Belediye Meclisi Üyesi), Selimzade İsmail Efendi-Ünal (Molla-İmam), Mestan Efendi (Kereste Tüccarı), Serficeli Reşit Bey (Mutasarrıf Hilmi Bey kardeşi), Bozüyüklü Hacı Süleyman Efendi (İl Genel Meclisi Üyesi), Mehmet Cemal Karamuğla (Orman Mühendisi), Dr. Hüseyin Avni Ercan-Topaloğlu (Hastane Doktoru), İskender Alper (Mekteb-i Hukuk öğrencisi), İbrahim Bey (Muğla Jandarma Mülazımı), Gölcüklüzade Şevket Bey (Çiftçi), Tokuçzade Ömer Azmi Bey (İstatistik memuru), Türidizade Kamil Bey-Türer (Tüccar), Karamollazade Ethem Efendi-Karaturhan, Ayaydın (Çiftçi), Osman Bey (Eczacı), Şekerzade H.İbrahim Efendi (Usta, Taşeron), Mehmet Bey (Muğla Hapishane Müdürü).

Bu Cemiyet önce Muğla Kuva-i Milliye Komitesi adını alır. Anadolu ve Rumeli Müdaafa-i Hukuk Cemiyeti’ni oluşturur. Cumhuriyet’in ilk partisi, Halk Fırkası’nın temeli bu cemiyettir. Bu cemiyete, Ragıp Bey’den sonra Hazma Bey, Ağır Ceza Reisi Erzurumlu Gemalmazoğlu Cemal Bey ara ara başkanlık yapmışlarsa da, Cemiyet’in fırkaya dönüşümündeki son başkanı, Zorbazzade Ragıp Bey’dir. 21 kişilik ilk listeye ilerleyen yıllarda Muğla’nın seçkin evlatları üye olmuşlardır.

Bu Cemiyetin silahlı milis çetesini şu efeler oluşturmuştur: Ejderhaoğlu Muhammet Efe, Topaloğlu Mehmet efe, Topaloğlu Ahmet Efe, Hacıgeçioğlu Hüseyin Efe, Damgalıoğlu Tahir Efe, Gıvılattı H.İbrahim Efe, Sakaloğlu Efe, Tahsildar Feyzullah Efe, Aşçı Abdurrahmanoğlu Mehmet Rıfkı Efe, Aşçı Abdurrahmanoğlu Mehmet Emin Efe, Mutasarrıf Hilmi oğlu Rüştü Efe, Çavuş İbrahim Efe, Hacıiligoğlu Mehmet Efe, Helvacıların M.Ali Efe, Düverekli Cücümün Ali Efe, Çakıcı Mehmet Efe, Kısa Hasanoğlu Ali Rıza Efe, Kirişçi Yörük Mehmet Efe.

Bu milisler Erbeyli Baskını’nı gerçekleştirecek olan Muğla Serdengeçtiler Müfrezesi’nin çekirdeğini oluştururlar.

Menteşe ilinin tüm kazaları Ragıp Bey’i izleyerek Müdafaa-i Vatan cemiyetlerini kurdular.

Aynı tarihlerde, Menderes cephesinde Yunan işgaline karşı Milli Aydın Alayı’nı kurmuş olan Yörük Ali Efe, Muğla’ya geldi. Muğla Kuva-i Milliyecileri ile beraber Çine’ye, Aydın’a giderek, Kurtuluş Savaşı’nın düzenli ordudan önceki gerilla savaşlarını yapmış oldu. Muğla, Kurtuluş Savaşı öncesindeki toparlanmasında il içinde üç kongre yaparken, il dışındaki iki kongreye de delegeleri ile katıldı.

Kongre Hareketleri

1 Haziran 1919 Kongresi : Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti ile Muğla’nın ileri gelenleri, Menteşe Mutasarrıfı Serficeli Hilmi Bey’in başkanlığında toplanırlar. Toplantı yeri, Şeyh Camii’nin avlusundaki kütüphanedir. “Memleketin selameti hakkında bir fikir edinmek ve icabı halinde Yunan işgaline karşı milli ve mahalli teşebbüsata dair İtalya hükümetinin nokta-i nazarını anlamak” maksadıyla bir araya gelen Dava Vekili Fevzi, Muğla Sandık Emini Hacı Kadızade Hafız Sabri, İl Genel Meclisi Üyesi Datçalı Nurullah ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası Muğla Reisi Müftüzade Sadettin Efendiler bu kongrenin murahhas üyeleridir.

5 Haziran 1919 Kongresi : 120 kişinin Muğla Belediye Salonu’nda yaptığı kongre, Mutasarrıf Serficeli Hilmi Bey’in başkanlığında müzakerelere başlar. Bu kongrede, olası Yunan işgaline karşı İtalya ile aranan ittifak tedbirleri oylanarak kabul edilir. İzmir’in işgalinin ertesi günü, Muğla Belediye Başkanı Ragıp Bey’in başkanlığında gizli olarak kurulan Menteşeliler Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin gizliliği kaldırılır. Muğla Kuvvacılarının bu cemiyetin öncülüğünde toplanması ve çalışması kararlaştırılır.

8 Ağustos 1919-I. Nazilli Kongresi : Aydın ili adına Nazilli, Denizli ve Muğla delegelerinin katılımlarıyla toplanan kongrede, illerin Kuva-i Milliye örgütlenmesine bir sistem kazandırılır. Muğla livası, Güneybatı Anadolu cephesinin “deposu” olarak görevlendirilir. Muğla Kuva-i Milliyesinin; 1-Maliye, 2-İnşaat, 3-İstihbarat, 4-Gönüllü Silah ve Asker Toplama, 5-Fedakaran ve Muhacirine Yardım, 6-Ulaştırma, 7-Alım-satım, 8-Sağlık şubesi halinde etkin ve yaygın bir çalışma yapması kararlaştırılır.

I. Nazilli Kongresi’nde Muğla’yı, Hacı Kadızade Hafız Sabri Aksoy, Müftüzade Sadettin Özsan ile Muğla Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Hüsnü Bey temsil ettiler.

19 Eylül 1919-II. Nazilli Kongresi : Bu kongrede, Harekat-ı Milliye, Redd-i İlhak Aydın ve Havalisi Heyeti Merkeziyyesi kurulur. Karara göre bu “heyet-i merkeziyye”, Aydın, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur ve Antalya livaları ile bu livalara bağlı ilçe ve bucaklar Kuva-i Milliye komitelerinin yollayacakları birer üyeden oluşacaktır. Bu delegeler sürekli Nazilli’de kalacaklar ve ayda 50 lirayı geçmemek üzere aylık alacaklardır.

II. Nazilli Kongresi’ne katılan Menteşe livası ilçeler delegeleri şunlardır:

Muğla : Müftüzade Sadettin Bey
Bodrum : Dede Rıfkı oğlu Fuat Bey,
Fethiye : Eski komiser Arif Bey,
Köyceğiz : Necmettin Aydınalay,
Marmaris : Hafız Mehmet Efendi,
Milas : Eski subay Emin Bey.

20-31 Ekim 1919-Sivas İçin Muğla Kongresi: Bu kongrede, Muğla’nın Sivas’a ve Mustafa Kemal’e kesin bağlılık kararı alınır. Kararların bir nüshası Nazilli’deki Heyet-i Merkeziyye’ye, bir nüshası da Alaşehir ve havalisi komutanı Ömer Lütfi Bey’e, Sivas’ta bulunan M. Kemal Paşa’ya da ulaştırılması ricası ile gönderilir. Muğla’nın bu telgrafına M. Kemal Paşa’dan övgü dolu bir cevap gelir. M. Kemal Paşa, Muğla’dan yeni görüş ve öneriler beklediklerini söyler.

Nazilli Heyet-i Merkeziyyesi’nce Muğla’dan Sivas Kongresi delegeliğine seçilen Serficeli Mutasarrıf Hilmi Bey, eski Genç mutasarrıfıdır. M. Kemal Paşa’yı Genç’ten tanımaktadır. İhtimal ki; M. Kemal Paşa, çok yakın arkadaşı olan Serficeli Hilmi Bey’in Sivas Kongresi delegeliğine seçilmesini mutlulukla karşılamış ve Muğla’ya vermiş olduğu övgü dolu cevap telini yazarken bu mutluluğunu da dile getirmek istemiştir.

Kongre delegeleri şunlardır :

Muğla : Hafız Sabri Bey, Zorbazzade Emin Kamil Bey,
Milas : Hafız Emin Bey, Doktor Servet Bey,
Bodrum : Avukat Ahmet Toker, Dede Rıfkı oğlu Fuat Bey,
Fethiye : Karamollazade Ethem Efendi,
Marmaris : Dede Rıfkı Efendi.
Muğla Kurtuluş Savaşı’na Nasıl Yansıdı

Müzaharet Bölükleri Kuruldu

Haziran 1920’de Denizli’den Muğla’ya atanan Mutasarrıf Müştak Bey, jandarmanın başına getirdiği Cavit Aker’e 1500 kişilik müzaharet bölükleri kurdurdu. Kumaş ve postallarını Rodos’dan satın alıp giydirdiği bu askerlerin 100’er kişilik bölükler halinde Batı Cephesi’ne sevk etti.
Muğla, Malgaç Baskını’na Katıldı

Yörük Ali Efe’nin Ulusal Mücadele’ye kazandırılması, 1919 yılının Haziran ayında gerçekleşir. Efe, kendi kızanlarının ve çetesinin gücünü bu mücadele için yeterli bulmaz. Bu nedenle Menteşe Kuva-i Milliye Komitesi başkanı Hamza Hayati Bey’i arar, bulur, emrine girer. Onun büyük yardımını görür. İleride Milli Aydın Alayı’na komutanlık yapacak Necmettin Aydınalay, İdris Karazeybek, Bakırköylü Teğmen Kadri Bey gibi önemli kuvvacılarla Hazma Bey vasıtasıyla tanışır. Onlardan mücadelesine büyük destekler alır. Yörük Ali Efe Aydın Sultanhisar-Atça taraflarında gerçekleştirdiği Malgaç Baskını’na Muğla’nın bu kahraman evlatları ile yönelir. Muğla, Ulusal Mücadelenin ilk halk hareketinde bu evlatları ile yerini alır.
Muğla, Erbeyli Baskını’nı Gerçekleştirdi

1919 yılının 20 Haziranını 21’ine bağlayan gecenin sabahına doğru, Celal Bayar Erbeyli’dedir. Kalmakta olduğu evde yoğun silah sesleri ile uyanır. Kuva-i Milliyeciler Erbeyli İstasyonundaki Yunan bölüğüne baskın yapmaktadırlar.

Bu baskını yapanlar Menteşe Serdengeçtileri’dir. Özelikle Serdengeçtilerin çekirdeğini oluşturan Altımehmetler Çetesi, Erbeyli’de destan yaratmıştır. 4 Ağustos 1973 günü, İstanbul-Caddebostan’daki evinde kendisini ziyaret eden “Kurtuluş Savaşında Muğla” eserinin sahibi Ünal Türkeş’e, Celal Bayar bu anısını duygulu ifadelerle anlatmıştır. Hülyasının hakikat olduğunu Muğlalı Serdengeçtilerin Erbeyli baskını ile anladığını söylemiştir.

Orman mühendisi Muğlalı Mehmet Cemal Karamuğla’nın başkanlığını, Bakırköylü Teğmen Kadri Bey’in başkan yardımcılığını yaptığı, Mehmet Tevfik Kuran, Mehmet Emin Ulusoy, Kirişçi Yörük Mehmet Mertöz, Aşçı Kara Mehmet ile Telgrafçı Sarı Mehmet’ten oluşan Altımehmetler Çetesi ile Muğla, Kurtuluş Savaşı’nın ilk halk hareketlerinden birini yaratmıştır. Bu baskında Yunan bölüğü 40 kayıp vermiştir. Muğla Serdengeçtilerinin kaybı ise 7’dir.
Muğla, Yörük Ali Efe’ye Ev Sahipliği Yapmıştır

Yunana karşı Menderes cephesinde verilen gerilla savaşlarının komutanı Yörük Ali Efe, 24.04.1920’ye kadar Muğla’da kaldı. Bu tarihe kadar yaptığı Menderes Cephesi Gerilla Savaşlarının at, kısrak, silah, erzak ve para ikmalini Muğla’dan yaptı. Muğla Kuva-i Milliye Komitesi başkanı Hamza Hayati Bey, kendisini evladı gibi sevdi. Efe de Hamza Bey’e büyük saygı duydu. Ona “Ammi” diye hitap etti.
Muğla, Sivas’ta Temsil Edildi

Menteşe Mutasarrıfı Serficeli Hilmi Bey, Nazilli Heyet-i Merkeziyyesi’nce seçilen üç kişilik Sivas delegasyonu arasında yer aldı. Hilmi Bey M. Kemal Paşa’yı, Genç Mutasarrıfı iken tanımıştı. Ondaki cevheri ve geleceği görmüş, hissetmişti. M. Kemal Paşa, Sivas’a ulaşan Hilmi Bey’i Menteşe’ye geri göndermedi. O’nu, Pozantı ve Adana Valisi yaptı.
Milletvekili Rıfat Börekçi ile Fetva-i Şerife’ye Karşı Geldi

Padişahın Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yasaklayan ve bu savaşın önderi M.Kemal Paşa ve arkadaşlarını idama mahkum eden 11.04.1920 tarihli fetva-i şerifesine, Ankara karşı fetvayı verdi.
19.04.1920’de yayınlanan Ankara fetvasını Menteşe milletvekili ve Ankara müftüsü Rıfat Börekçi yazdı, yayımladı.
Muğla Kuva-i Milliyesi Kayseri’de Uç Verdi

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer alan Türk Ortodoks Papası I. Eftim Erenerol’un baş yardımcılığını, Bodrumlu hakim İstimat Zihni Özdamar yaptı. Özdamar, Isparta ve Afyon gazetelerine ulusal mücadeleci yazılar yazdı. Kayseri’de çıkardığı Sada-i Hak gazetesinde, ulusal mücadeleyi destekleyen kişilerin ve akımların önünde yer aldı.
Atatürk’ün Etrafında Etkin Muğlalılar Oluştu

Kurtuluş Savaşı’nda Muğla, kongre ve gerilla hareketleriyle yerel direnmede yerini başarıyla alırken, aynı yıllarda Atatürk’ün bizzat yanında bulunan ve onunla Cumhuriyeti kuran çok seçkin evlatlar yetiştirdi. Kurtuluş Savaşı’nın 11. Tümen Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı, Gazeteci Yunus Nadi, Ziraat Mühendisi Zihni Derin, Vali Hilmi Uran, Hukukçu Şükrü Kaya, Veteriner Ahmet Şefik Kolaylı, Prof. Dr. Avram Galanti Bodrumlu, Hakim-Gazeteci İstimat Zihni Özdamar, Yarbay Rifat Ayaydın ve Bodrumlu Hakim Şahımoğlu M. Mümtaz Kaynak gibi seçkin Muğlalılar, Kurtuluş Savaşı süresince ve Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün bizzat yanında yer aldılar.
Muğla, T.B.M.M. Cephesinde Konuşlandı

T.B.M.M. Batı Anadolu’da tek cephe açtı. İtalya işgali altındaki Muğla, bu cephede yerini aldı. Gümülcineli Hoca Esat İleri, (1923-1927 Muğla milletvekili) Ankara’ya kadar giderek durumu bizzat M. Kemal Paşa’ya sormuş; Paşa’dan, “İtalya’ya cephe açılmayacağı” yanıtını almıştır. Muğla, Büyük Ata’sının görüşü ve işareti doğrultusunda Batı cephesinde yerini aldı. Bu cephenin İnönü Zaferleri ile başlayan başarıları, yayılmacı sömürgecileri Anadolu’dan çekilmeye zorlamıştır. Muğla, Kurtuluş Savaşı’nda verdiği 1.444 şehit ile Ege illerinin en çok şehit veren ilidir.
Muğla, Kurtuluş Savaşı Sona Ermeden İşgalden Kurtuldu

T.B.M.M. Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk, 1921 yılının Haziran ayında yaptığı Meclis konuşmasında, İtalya’nın pek yakında işgal bölgelerinden çekileceğini söyledi. Prof. Dr. Mahmut Goloğlu, “Cumhuriyete Doğru” kitabında, Sabahattin Selek de “Anadolu İhtilali” kitabında, bu çekilişin 5 Temmuz 1921 günü olduğunu kaydederek Tengirşenk’in istihbaratını doğruladılar

CUMHURİYET DÖNEMİNDE MUĞLA

Cumhuriyet kurulduğunda Muğla Valisi, Asaf Talat Bey’dir. Belediye Başkanı, 1914 yılından bu yana seçimle gelen ve Kuva-i Milliye’yi Muğla’da kuran Zorbazzade Ragıp Bey’dir.

Cumhuriyetin ilk iki valisi Asaf Talat ve Hüsnü Beyler döneminde, kentin ve ilin ufkunu açacak çalışmalar görülmez.

1928’de Muğla Valisi olan Salih Cemal Bey döneminde, Cumhuriyetin ilk imar faaliyetleri başlar. Vali Konağı, Aydınlı müteahhit Halil Bey’e 52 bin Türk lirasına ihale edilir. Salih Cemal Bey, bugünkü Ziraat Bankası’nın yerindeki Kulüp Binasını, Kurşunlu Camii karşısında yanmış olan Belediye sineması yerindeki Kulüp Sinemasını, Atatürk İlkokulu’nu ve bugünkü Ticaret Lisesi’nin yerindeki Erkek Sanat Enstitüsü’nü yaptırdı. Muğla-Marmaris yolunu ıslah etti; ilimizdeki Tarım-Kredi Kooperatifleri hareketini başlattı.

Salih Cemal Bey’i izleyen Ömer Cevat (Ökmen) Bey döneminde, Salih Cemal Bey zamanında başlayan ve yarım kalan işler tamamlandı. Ömer Cevat Bey, Atatürk İlkokulu’nun bahçesine, kentin ilk Atatürk abidesini açtı. Beş ayak merdivenle çıkılan, zeminden üç metre yükseklikteki abidenin masraflarını Muğlalı Faik Gazezoğlu karşıladı. Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamaları bu abidenin etrafında yapıldı.

Muğla’ya Tokat Valiliğinden gelen ve 01.04.1936’da göreve başlayan Recai Güreli, ilimizden ayrıldığı ve Balıkesir Valiliğine atandığı tarih olan 25.05.1939 yılına kadar Muğla’da büyük işler yaptı: Muğla’nın ilk imar planını hazırlattı.

Bu plana göre Muğla Hükümet Konağı inşaatını başlattı. Muğla Halkevi’ni yaptırıp hizmete açtı. Kurşunlu Camii’nden başlayıp, Cumhuriyet Bulvarınca devam eden ve Orhaniye Mahallesi Devlet Hastanesi çevresinde kümelenen eski mezarlıkları, mezbele durumuna gelen hüda-i nabit halde yetişen kürleri ve çalılıkları imha etti. Hamursuz eteğinde yeni bir mezarlık yaptırdı. Şehir içindeki sokak aralarındaki bütün mezarları yeni mezarlığa nakletti.

Cumhuriyet Alanı’nı yaptırarak bu alanı, Marmaris ve Aydın yönlerine uzayan geniş yollara bağladı. Alanın ortasına, 1937 yılının 29 Ekim töreninde açtığı ve mimar Nusret Sunan’a yaptırdığı Atatürk Anıtını dikti.

Bu anıt, yüzünü, muzaffer ordularına “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” diye hedef gösterdiği Akdeniz’e ve Recai Güreli’nin temelini attığı Hükümet Konağı’na çevirmiştir.
Vali Güreli, Kazancı Şeyh mezarlığını, Kusuoğlu ve İskender bahçelerini kamulaştırarak ve uygun çakıllı toprakla doldurarak bugünkü Şehir Stadı’nı yaptırdı.
Hacıpaşaoğlu Ali Adnan İzmirli’nin işletmeciliğini yaptığı ve 1925 yılında kurulan Muğla Elektrik Fabrikası’nı satın alarak, şehir elektriği şebekesini genişletti.
Açtığı tüm alan, cadde ve bulvarları yaz-kış yeşil dokusunu bozmayan ağaç türleriyle donattı. Şehir koruluğunu kurarak, ailelerin ve gençlerin piknik ihtiyaçlarını giderdi.
İlin bütün köylerine, toplam uzunluğu 1.860 km.’yi bulan ve büyük ölçüde imece yöntemiyle bitirilen köy yolları açtırdı.
60 km.’lik Tavas yolunu, 165 km.’lik Fethiye yolunu, 80 km.’lik Marmaris-Datça yolunu, 15 km.’lik Ula-Çiçekli-Karabörtlen yolunu açtı.
Zamanında Türkiye’nin büyük köprüleri arasında yer alan Namnam ve Dalaman köprülerini yaptırdı.
Datça’nın bugünkü merkezi olan İskele Mahallesi’ni kurdurdu. Buraya turistik otel yaptırdı.
İlin 101 köyüne, köy konağı ve konuk evi yaptırdı.
Kozlukuyu-Akçapınar arasındaki sivrisinek üreme alanı olan bataklığı kuruttu. Bugün, yerli ve yabancı gezginlerin hayranlığını çeken Gökova-Okaliptüslü Yolu hizmete açtı.
İlin belli başlı köylerine örnek genel tuvaletler, çamaşır evleri, sulama yalakları ve köy mezbahaları yaptırdı.
İl merkezinde yaptırdığı büyük Halkevi binasıyla, ilçelerde ve bucaklarda açtırdığı Halkodaları’nda, Muğla gençliğini kültürel ve sosyal alanlarda bilgi ve beceri sahibi yaptı.
Köy gelirlerini arttırmak amacıyla köy zeytinlikleri, elma, erik, kayısı, şeftali bahçeleri kurdurdu.
Hazinenin hammadde kaynaklarında kireç ve kiremit ocakları açtırdı.
İl genelinde kurdurduğu at, boğa, tavuk ve tohum ıslah istasyonlarıyla tüm ilde sağlıklı hayvan ve ürün hamlesini başlattı
Merkezde, Muğla Belediyesi’nin katkılarını alarak, çöp imha ve temizleme faaliyetlerini yönlendirdi.
İnsan ve çevre sağlığına önem verdi; il merkezine yeni su şebekesi, yollara, alanlara yeni çeşmeler yaptırdı.
Sıtma, frengi, verem aşısı kampanyasını başlattı. Böylece sıtmanın ve veremin önünü ilimizde ilk kesen Vali oldu.
Köy muhtarlıklarına hesap düzeni getirdi. Önemli köy gruplarını belirledi. Bu grupları hesap-kitap bilen köy katipleriyle denetledi.
Jandarma telefon hatlarını Seki Yaylası’nın en uç köyüne kadar, yenileterek götürdü. Köylerin haberleşmeleri bu telefonlarla yapıldı.
Şehir Stadı’nı Muğla gençliğine kazandırdıktan sonra, Beden Terbiyesi Muğla İl Başkanlığı’na öğretmen Esat Caner’i, Futbol Ajanlığı’na öğretmen Osman Kasapoğlu’nu, Su Sporları Ajanlığı’na öğretmen Osman Günsan’ı atayarak, Muğla’da amatör sporun ivme kazanmasını sağladı.
Bisiklet, voleybol, basketbol, binicilik, atletizm ve dağ sporlarını faaliyete geçirdi. İlçeler arasında yarışmalar açtı. Göktepe Kayak Merkezi’ni kurdu.
Muğla Yayla Spor Kulübünü, “Muğla Gençlik Spor” olarak yeniden yapılandırdı. Bu kulübe, Ege Bölgesi’nin ünlü futbolcularını transfer etti. Onların Muğla’da kalmaları için kendilerine iş, evlilik olanakları sağladı.
Muğla Gençlik Spor Kulübü, bu yapılanmadan sonra Türkiye Amatör Küme Şampiyonası’nda başarılı maçlar çıkardı. Afyon’da, Bursa Acar İdmanyurdu ile finali oynayan Muğla Gençlik Spor, Muğla’ya Türkiye ikinciliğini getirdi.

Vali Recai Güreli’nin 1939 yılında Balıkesir Valiliğine atanmasından sonra ülke, başlayan II. Dünya Savaşı’nın buhranına girdi. Dünyada olduğu gibi, ülkemizde ve ilimizde de tüm yatırımlar durdu. 1939-1949 yılları arasında, Muğla Valiliğini İbrahim Ethem Akıncı yaptı. Akıncı, Kurtuluş Savaşı’nda Demirci Cephesini kurmuş ve bu cephede üstün hizmetleri geçmiş bir Kuva-i Milliyeci idi. Bugünkü Hükümet Konağı, Vali Akıncı’nın zamanında bitirilerek hizmete açıldı.

Ölüm tarihi 1928 yılına kadar 14 yıl Belediye Başkanlığı yapan Ragıp Bey’den sonra, bir başka Kuvvacı olan Dr. Hüseyin Avni Topaloğlu Belediye başkanı oldu. 1931’de Muğla milletvekili seçilmesi ile göreve bir başka kuvvacı, İskender Alper geldi.

İskender Alper, 1950 yılına kadar sürdürdüğü 19 yıllık Belediye Başkanlığı döneminde, kenti çağdaş belediyecilik anlayışı ile yönetti. Ankara’da Ata’nın etrafında kümelenen Muğlalı seçkinlerle ilgisini hiç kesmedi. Özellikle Vali Recai Güreli ile kurmuş olduğu eşgüdüm sonucunda kentin imarı, yeni alanların ve bulvarların açılımı, kentin yeşillendirilmesi ve ağaçlandırılması çalışmalarında başarılı hizmetler gördü.

1950-1955 yılları arasında seçimle gelen Naci Karaosmanoğlu, beş yıl Belediye başkanlığı yaptı. 1955-1960 yılları arasında Muğla Belediye Başkanlığını Vali Esat Kaya Ayman yüklendi. Naci Karaosmanoğlu, İskender Alper’in başlattığı imar faaliyetlerini sürdürdü. Halkın içinden çıkmayarak, halkın istek ve yönelimini Belediyenin meclis ve encümen toplantılarında çok iyi değerlendirdi.

Muğla, Vali Şerif Tüten’in göreve başladığı 1961 yılından itibaren turizm olgusuyla tanışmaya başladı. Şerif Tüten, dünyaca ünlü bilim adamı Prof. Dr. Bade’yi Muğla’ya davet etti. İlimizin arkeolojik ve turistik değerlerini Bade’nin önüne serdi. Ona turizmin master planlarını yaptırdı. Köyceğiz-Dalyan projesinin öne geçmesi Vali Tüten’in zamanına rastlar.

Muğla, hızlı ve planlı turizm hareketlerine Vali Özer Türk (1971-1975) zamanında kavuşur. Vali Özer Türk’ün öncülüğünde kurulan Aktur, Datça’da 2500, Bodrum’da 700 yataklı siteleriyle ülkenin turizm potansiyeline olumlu katkılar sağladı. Bu siteler, dış turizme de açılarak, ilimize önemli döviz girdilerinin gelmesine neden oldu. Her iki sitenin 10 yıldan bu yana Mavi Bayrak ile ödüllendirilmiş olması, Vali Özer Türk’ün altyapıya önem veren planlama anlayışının sonucudur.

Halen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olarak görev yapmakta olan Kemal Nehrozoğlu, 1981-1984 yılları arasında Muğla Valiliğinde bulundu. Nehrozoğlu döneminde Muğla, halk eğitim çalışmalarını ilin en küçük yerleşim birimlerine kadar götürdü. Okuma-yazma ve beceri kazanma kurslarından binlerce kişi yararlandı.

Nehrozoğlu döneminde Özel İdarelerin verimsiz kalmış yatırımları ele alındı. Örneğin, Muğla Kireç Sanayi ile Köyceğiz Köytaş Fabrikaları yeniden yapılandırıldı. Üretime ve kara geçmeleri için büyük gayret gösterildi. İlimizin geleneksel mimari yapısı, bu dönemde esaslı korumaya alındı. Dünyaca ünlü Muğla hemşehrisi Nail Vahdet Çakırhan’ın geleneksel mimari dalındaki çalışmaları teşvik edildi. Bu teşvikler sonucunda meydana getirilen Çakırhan yapıları, 1983 yılında Ağa Han Ödülü’nü aldı.

1970’li ve 2000’li yıllar arasındaki Belediye başkanları Haluk Özsoy, Erman Şahin, Orhan Çakır ve Dr. Osman Gürün, Muğla’yı güzelleştirme çalışmalarında önemli hizmetler gördüler. Özelikle Erman Şahin döneminde başlayan çevreyi geleneksel yapısı ve mimarisi ile koruma çalışmaları, dönemin Belediye İmar Müdürü Oktay Ekinci’nin de katkısıyla, önemli başarıların alınmasına neden oldu. Bu dönemde yurdun çeşitli bölgelerinde toplanan şehircilik toplantılarında Şahin, Çakır ve Gürün’e Muğla’nın yansıttığı bilinç ve bilgi dolu şehircilik nedeniyle ödüller verildi.

Muğla bugün, ülkeye giren 4 milyar dolarlık turizm girdisinin tek başına dörtte birini karşılamaktadır. Her yıl artan modern tesisleri, bu tesislerin rantabilitesine verilen önem, Şerif Tüten ile Özer Türk’ün geniş ve derin ufuklarında açmış olan turizm realitesi, dünyaca bilinmekte ve fark edilmektedir.

Vali Erol Çakır döneminde (1988-1991) köy yollarının ıslahına önem verildi, yeni köy yollarının açılması sağlandı.

Cumhuriyet döneminin ilk kadın Valisi olarak Muğla’da göreve başlayan Dr. Lale Aytaman (1991-1995), ildeki geleneksel el dokumacılığını teşvik etti. Merkeze bağlı Yeşilyurt Beldesi ile Fethiye’ye bağlı Üzümlü Beldesinde kooperatifler kurdurarak ya da kurulu kooperatifleri maddi finansmanla destekleyerek, Muğla el sanatlarının Türkiye pazarlarında rağbet görmesini ve alıcı bulmasını sağladı.

Vali A.Cemil Serhadlı (1996-1999), ilin sağlıksız ve yetersiz içme suyu problemine el attı. Bu sınıftaki köylerin tümünde Köy Hizmetleri’ni seferber etti.

Vali Lütfi Yiğenoğlu (1999-2001), ilin turizm potansiyelini yeniden planlayarak Muğla’yı yeni turizm hamlelerine yöneltti.

İlimizde ikinci çalışma yılını doldurmak üzere olan Vali Hüseyin Aksoy’un, kıyılardan kırlara ve dağlara çevrilen turizm bakışı, ilimize Fethiye Eren Dağı ile Köyceğiz Sandras Dağı değerlerini yeniden kazandırmış bulunmaktadır. Bu iki turizm cazibe merkezine kazandırılacak yeni tesislerin ve bu tesislerin ardı sıra sürecek ilgi ve desteklerin ilimiz ekonomisini, sosyal yapısını ve kültürel birikimini daha üst düzeylere taşıması beklenmektedir.

ATATÜRK ve MUĞLA

Atatürk ve Muğla’nın Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana olan beraberliği daha önceki sayfalarda verilmiş bulunmaktadır.

Muğla’nın, Sivas için toplanan Ekim 1919 kongresinden M. Kemal Paşa’ya çektiği bağlılık telgrafı ve bu telgrafa Paşa’nın verdiği övgü dolu yanıt, bu beraberliğin ilk halkalarını oluşturur.

M. Kemal Paşa’nın Diyarbakır’da görevli iken tanıdığı Genç Mutasarrıfı Serficeli Hilmi Bey’in, Menteşe Mutasarrıfı olarak bulunduğu 1919’da Sivas’a Kongre üyesi olarak seçilmiş oluşu, bu beraberliğin bir başka halkasını oluşturur.

Atatürk’ün Muğla ile olan bu beraberliğinin Kurtuluş Savaşı süresince, Meclis’te ve cephede bizzat yanında olan Muğla aydınları ve seçkinleriyle takviyesi, zincirin bir başka önemli halkasını oluşturur.

Atatürk, yaşamı boyunca Anadolu’da bazı il ve ilçeleri ziyaret etti. Atatürk, karayoluyla ulaşması o yıllarda mümkün olmayan Fethiye’ye 21.02.1935 Perşembe günü, Marmaris’e ise 23.02.1935 Cumartesi günü Marmaris’e uğrayabilir. Her iki beldenin yöneticileriyle, Fırka sorumlularıyla ve halk ile geniş görüşmeler ve konuşmalar yapmıştır. Doğal ve arızi engeller nedeniyle gidemediği iller arasında yer alan Muğla’yı, 1937 yılında ziyaret etmek ister. Muğla Valisi Recai Güreli’nin davetini kabul eden Büyük Önder için Muğla’da, Belediye Başkanı İskender Alper’in başkanlığında, Osman Kasapoğlu, Esat Caner, Osman Günsan, Neşet Dişçigil, Abidin Çakır, Faik Gazezoğlu ve sarraf Fevzi Altınay’dan oluşan bir Hazırlama-Ağırlama Komitesi kurulur. Bu komite, şimdiki Turizm-Otelcilik Lisesi Uygulama Oteli’nin 2. katını, banyolu, kabul salonlu ve yatak odalı halde “Reisicumhur Dairesi” olarak hazırlar.

Ata’nın “gül kurusu” rengini sevdiği bilindiğinden, yatak takımından tüm mefruşata kadar olan döşemeler bu renkten seçilir. Ata için gümüş yemek takımları, kristal mutfak takımları, sürahiler alınır. Evlerinde halı olan Muğla hemşehrisi, Ata’nın geçeceği yerlere serilmek üzere evinde bulunan halıları Belediye’ye ödünç verir. Bütün bu hazırlıkların maddi finansmanını, dönemin Belediye muhasebecisi olan Mehmet Türdü, Belediye bütçesinden yapmış ve ödemiştir.

Fakat aynı günlerde Çanakkale Boğazı’nda beklenmedik bir olay olur. Şeker çuvalları altında çok miktarda silah kaçıran bir İtalyan şilebine Ata’nın emri ile el konur. II. Dünya Savaşı’nın çanları çalınmaya başlamıştır. İtalya, bu çanları çalan devletlerin en başındadır.

Atatürk, Muğla yolundan geri dönerek Çanakkale’ye intikal eder. Bu gemi daha sonra Türk Donanma Kuvvvetleri’ne teslim edilir. Donanmanın İzmir’i ziyaretinde, o yıllarda İzmir’de olan H. Nuri Öncüer, üç bacalı bu gemiyi “Ata’nın Muğla gezisini engelleyen gemi sen misin?” diyerek, iki defa ziyaret etmiştir. Bu olayın hemen ardından Hatay Olayı baş gösterir. Ata’yı bir yıl sonra ebediyete götürecek olan hastalık da o günlerde kendini iyice göstermeye başlamıştır. Bu önemli siyasal nedenler ve sağlık sorunları sebebiyle, Büyük Atatürk’ün Muğla ziyareti gerçekleşmez.

Muğla Halkevi’nin batı yakası üst katında Atatürk için hazırlanan dairede, 1949 yılı Ağustos ayında Muğla’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kaldı. İsmet İnönü’nün yatak, yorgan ve çarşafları Sevim-Hasan Özsoy için hazırlanan çeyiz takımından alındı. Bu daire, Halkevinin bu bölümünün Kız Meslek Lisesine verileceği 1955’e kadar bütün mefruşatı ve döşemesiyle eski karakterini korumaktaydı.

Gerçekleşmeyen bu ziyaret nedeniyle alınan meze, içki ve yiyecekler Hazırlama-Ağırlama Komisyonu tarafından satın alındı.

Aziz Atatürk’ü karşılama olanağına kavuşamayan Hazırlama-Ağırlama Komitesi üyelerinden Osman Kasapoğlu, Osman Günsan ve Esat Caner, Ünal Türkeş’e verdikleri mülakat yanıtlarında, “Muğla’nın Atatürk’ü karşılayamaması her ne kadar üzüntü kaynağı olmuşsa da, onun ilkelerini, eserlerini, devrimlerini sonuna kadar yüreğinde hisseden Muğla’nın, bu yüce duygusuyla bu üzüntüsünü aştığını” söylemişlerdir.

10 Kasım 1954’te Etnoğrafya Müzesi’nden Anıtkabir’e götürülen Atatürk’ün mezarına Muğla’dan 1 çuval dolusu Muğla toprağı gönderildi. Bu toprak Ankara’ya Kazım Eren tarafından götürüldü. Kazım Eren, sahip oldukları Doğru Yolda firmasına ait bir otobüse Muğlalıları bindirerek Ankara’ya gitti.