Muğla Kent Tarihi Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muğla Kent Tarihi Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2015 Perşembe

28 Kiremitten Oluşan Bir Sembol: Bacalarımız

Kentler ''yabancı'' için daima yeni ve farklı bir dünyaya açılan bir kapı olarak algılanmıştır. Bu kapıdan atılan her adım yabancının merakına, şaşkınlığına ve heyecanına cevap verebilecek özgün ve farklı ayrıntıların zeminini kurcalamaktadır.

Kentlerin gelenek içinde günümüze taşıdığı ayrıntılar (mahalle, sokak, ev vb.) bu coğrafyada kalıcılığın gerçek kanıtlarıdır. Kent mimarisinin temel unsurlarının başında evler gelir. Evler belirli anlayışlar çevresinde mahalleleri oluşturur. Evden mahalleye ve semte yönelen bu sürecin tüm aşamalarında aile değerleri etkili olmuştur. Avlu ve bahçe ailenin günlük işlerini rahat yapmasını sağlamak üzere dış dünyadan ayrılmış olarak yüksek ve kalın duvarlarla çevrilmiştir. Evlerinde 'hayat' adı verilen yine dış dünyayı tümüyle avluda düşünen bir mekân bulunur. İki katlı evlerin ilk giriş katları bahçe duvarının devamı olup penceresiz yapılmıştır ve avluya kuzulu kapıdan girilir. Kaim bahçe duvarıyla çevrili olan evlerin alt katında samanlık, ahır, odunluk, kiler, ambar, mutfak, kış odası; üst katta ise ana oda, iç oda, dış oda ve yaz odası bulunur. Böyle bir doku geleneksel Türk kentlerinin hemen tümüne hâkim olan ve özünde dayanışma ve komşuluğun yer aldığı bir toplumsal değer üzerinde şekillenmiştir.

Halka gelince... Bir kentin gelenekten güç alacak düzeyde olması kent sakinlerinin yaratıcı yetenekleriyle o kente ait olmanın getirdiği duygu ve bilincine bağlıdır.

Muğla sokaklarında gezerken çoğunlukla 3 temel öğenin olduğunu fark edersiniz. Bunlar; kuzulu kapı, mahremiyet kültürü olan avlu duvarı ve yerel halkımızın tasarımı olan bacalarımızdır. Bacalarımız, geleneksel dokuyu oluşturan eski evlerimizde tüten ocağımızın kullanılabilirliğidir. Muğla'ya has olan mimari özelliği ile dünyanın ilgisini yıllar önce çekmeyi başarmıştır.

1981 yılında Muğla valisi Kemal Nehrozoğlu'nun teşviki ile Kültür Müdürlüğü tarafından organize edilen 'Muğla Amblemi' yarışmasında, birbirinden değerli 21 eser katılarak, jüri 2 yarışmacının ürününü birinciliğe uygun görmüştür. Kazananlar; İl İmar Müdür yardımcısı Mimar İsmet Ünal Türk er ve Turgutreis lisesi coğrafya öğretmeni Kamuran Özen'di. Bu iki eserde de ortak yan, Muğla'yı tipik Muğla Bacası ile sembolize etmeleri, başka motif kullanmamış olmalarıydı. İsmet Ünal Türker'in çalışması grafiğe uygun, Kamuran Özen'in çalışması ise resim niteliğindeydi. Yarışmada aynca Ali Haydar Güleryüz (Bodrum Yalıkavak Ortaokul Resim öğretmeni) ikinciliğe ve Mimar İlteriş Tezer eseri de üçüncülüğe, sağlık meslek lisesi 4.sınıf öğrencisi Zarafet Öztop ise mansiyon ödülüne layık görülmüştür. 

Böylece Muğla Bacası, sadece mimari anlamda değil, grafik anlamda da ölümsüzleşmiş oldu. O yıllarda bütün Türkiye, Muğla'yı tipik bacasıyla tanımıştır. İzmir'in saat kulesi, Erzurum'un çifte minaresi, Konya'nın Mevlana Türbesi, Edirne'yi Selimiye Camisi gibi Muğla'dan başka hiçbir yörede görülmeyen bacaları ile tanınmıştır. Muğla bacasını 'sembol' yapan giz, onun sadece ‘başka hiçbir yörede görülemez' bir nitelik taşımış olmasından kaynaklanmamaktadır. Bu baca tipi, aynı zamanda, genel olarak sanatta, özel olarak da mimarlık sanatında halk yaratıcılığının üstün yanını gösteren son derece başarılı bir semboldür. Muğla bacası, 1983 yılında ilin simgesi haline gelmiştir.

Muğla halkı, bu baca tipini sadece göze hoş görünsün diye yapmamıştır. İşin kökeni, bu baca tipinin Muğla ikliminde en iyi iş gören (dumanı çeken) ve yapımı en ucuz (100 yöresel malzeme ile) baca olmasından kaynaklanmaktadır.

Muğla ili, en çok yağış alan yerlerden biri olduğundan baca yapımda, halkı, üzeri kapalı içine yağmur girmeyecek baca yapımına yönlendirmiştir.
Malzeme, yörenin geleneksel çatı örtüsü malzemesi olan oluklu (alaturka) kiremittir. Baca üzerine kiremitle kurulan köprü her yönden esebilecek rüzgâra karşı açık alacak şekilde 4 tarafı açık tasarlanmıştır. Bir Muğla bacası toplam 28 kiremitten oluşmaktadır ve gelenekseldir. Bacanın yapım tekniği dış görüntüsüne nazaran daha basittir. Kare yüzey üzerine kurutan baca şu şekilde yapılır:

• Kare yüzeyin her kenarında ikişer alaturka kiremit.oluk yerleri sırt sırta gelecek şekilde, sırt sırta konarak çatkı yapılır. Çatkının sağlamlığım sağlayabilmek için mala ucu ile çatkı yapan kiremit ucunun, birbirine geçmesini sağlayacak şekilde çentik açılır. İlk aşamada sekiz kiremit kullanılmış olur.

• Tabana dizilen çatkılar üzerine ikişer kiremit, oluk yerleri alta gelecek şekilde dış tarafa konur, ikinci durumda da iklşerden dörtkenara, sekiz kiremit konmuş olur. Böylece her kenarda üçgen çatkılar oluşturulmuş olur.

• Karşılıklı olan üçgenlerin tepe noktalan üzerine bir bütün kiremit konularak köprü yapılır. Diğer karşılıklı duran iki üçgen de, bu köprüye çeyrek kiremitlerle bağlanarak bir haç oluştururlar. Üçüncü durumda bir bütün iki çeyrek kiremit kullanıldığı için toplam üç kiremit daha kullanılmış olur.

• Komşu kenarlardaki üçgenler arasında oluşan boşluğu doldurmak İçin kiremit parçalan ve harç kullanılır. Dördüncü durumda, bir boşluğa yaklaşık bir kiremit parçalan kapatırsa, dört kenarda toplam dört kiremit kullanılmış olur.

• Tepede oluşan haçIn kollan uzantısında, birer kiremit oluk yerleri alta gelecek şekilde, haçın kollanndan 10 cm. çıkıntı yaparak yerleştirilir. Beşinci durumda dört üçgen tepesine dört kiremit kullanılmış olur.

• Kolları uzatılmış haçın merkezinde açıklık katmıştır. Bu açıldığı, bir tam kiremit bir kola paralel gelecek şekilde ortalanıp konulur. Böylece 28 kiremit kullanımıyla baca tamamlanmış olur. 

1981 yılında Muğla amblemi yarışması ile Muğla'nın simgesi olan bacalarımız, Muğla Valiliği ve Muğla belediyesi logolarında da yer almaktadır. Muğla Valiliği ambleminde bacanın yanı sıra deniz, güneş ve zeytin dalı; Muğla belediyesi ambleminde de baca ve çam ağaçlan bulunmaktadır. Muğla Belediyesinin amblemi, 02.09. 2008 yılında belediye meclisinin 132 sayılı karan ile tescillenmiştir.

Muğla bacası, bugüne kadar başarıyla işlevini yerini getirerek Muğla evine ayn bir özellik getirmiştir ve halen kentsel sit alanında kullanılmaya devam etmektedir.

Yazımda bana desteğini esirgemeyen Sayın Seiahattin Sapmaz'a teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Baca bir evin simgesidir. Toplumumuzda "bacası tütmek" bir ailenin varlığının, birliğinin "ocağı sönmek" de ailenin yok oluşunun, yıkılışının, başına bir dert gelmesinin kısa anlatımıdır. Evlerimizdeki ocaklarımızın hep bacalarının tütmesi dileğiyle.

•Muğla evi, Yüksek Mimar Ertuğrul Aladağ
•Devrim Gazetesi, 09.10.l981 tarihli sayısı
•Yaşayan Muğla, Mimar Oktay Ekinci

Mimar, Yeliz Durmaz
Muğla Kent Kültürü Dergisi
Sayı:9 Yıl:7
Nisan 2011

11 Eylül 2015 Cuma

Belediyemiz

Sık yaptığım geziler nedeniyle ülkenin hangi bölgesine ve kentine varsam o bölge ve kent insanının sevgi dolu dilinde Muğla Belediyesini görürüm.

Son çıktığımız Şanlıurfa GAP gezimizde belediyemizin adı, borçsuz bütçesi ve geleneksel kent mimarisine gösterdiği özen nedeniyle sık sık karşımıza çıktı.

Uygar kimliğiyle toplum yapımızın simgesi durumuna gelen Muğla Belediyesinin Cumhuriyet tarihi içindeki kuvvacı kimliği bilinmekteydi. Urfayı şanlı yapan kuvvacı Ali Saip Ursavaş'a dek uzanan bu kimliğimiz nedeniyle yeniden onur duyduk.

Ursavaş, ilimizin Sivas delegesi Mutasarrıf Sercifeli Hilmi Bey'in en yakın arkadaşları arasına girmişti.

Sivas'ın emriyle toplanan Pozantı Kongresinde istilacı güçlere karşı toplanan Mustafa Kemalin delegeleri olarak yanyana beraber olmuşlardı.
                                                             
***

Prof. Dr. Metin Sözen Türkiye'de korumacılık miladının, Erman Şahin başkanlığındaki Muğla Belediyesiyle başladığını yıllar önce söylemiş, dile getirmişti.

Şahini izleyen dönemlerin tümünde Belediyemiz bu ayrıcalığım koruyarak sürdürmeye devam etti.

Korumacılık anlayışının temelinde büyük bir insanlık sevgisi vardı.

İnsanlık sevgisini aşan bir başka sevgi yoktu.

Olmadığını aklından ve yüreğinden şüphesi olmayan herkes ifadeden kaçınmazdı.

Bugünkü başkan Op. Dr. Osman Gürünün korumacılığını yalnız yüz yıllık kent mahallelerinde değil bu mahallelere eklenmiş eski köy yerleşimlerinin gelişen bugünkü statülerinde de izlemek mümkündü.

Geçmişi henüz yakın tarihte başlayan köylerden kent olanaklarına kavuşan yeni mahallelerimiz Belediye Başkanı Op. Dr. Osman Gürün'ün halkı kucaklayan ve sevgi kanatlarını tüm siyasal görüşlerin üstüne gerip açan yapısını çok iyi görmekteydi..,

Muğla Belediye Meclisinin 3 partiden oluşan 25 üyesinin tüm oylamalarda fire vermeyişi, bu olguyu yaratan belediye yönetiminin tarafsız, adil, akıllı ve tutumlu yapısına ve başkanına gösterilebilecek en dikkate değer işaretti.

Belediye kısım müdürlerinin, amirlerinin, şeflerinin belediye meclisinin oy birliğini almış projelere yaklaşımları ise, insan ve kent sevgisinin seçkin bir örneğiydi.

Muğla kentinin imarına, yeşil dokusuıa, geleneksel mimarisine bu derece olgun ve birlik içinde yaklaşabilen belediye yönetimlerinin sayısı Türkiye'de azdır.

Bazı büyük ve önemli kentlerimizin Muğla gibi, uzun yıllardan beri belediyelerini yönetenlerin tezatlarını, açmazlarını ancak müfettiş raporlarından sonra görmek, üzüntü vericiydi.

Muhalefeti olmayan Belediye Meclislerinin genelde akıbetleri buydu. Asıl hüner, muhalefeti olan belediye meclislerini karşı oy almadan yönetebilmekti. Muğla Belediyesinin hüneri bu olguda gizliydi.

Beledi­yemiz, yeni açılan bazı mahalle yollarında sadece parke taşlarını henüz tamamen döşeyememiş olmanın sıkıntısını yaşamaktaydı.

Yine çok şükür ki Muğla Belediyesi açmış olduğu dekarlarca genişliğindeki yeşil alanlara diktiği ağaçların henüz tam büyümeyen gövde, dal ve budaklarını bir an önce görmenin sıkıntısı ve özlemi içindeydi.

Meydana getirilen tüm bu eserlerin temelinde sadece insanlık sevgisi ve kent bilinçi yatmaktaydı.

Bu nedenle hiç kimse Muğla Belediyesinin bilgiye ve alın terine dayanan günlük yönetiminin üstünde kâinatın zerresi kadar bile olsa tek bir karabulut göremezdi.

Bir kurum için bundan büyük mutluluk yaşanabilir miydi?

Böyle olmasaydı, ülkenin güneydoğusundan geri dönen bir Muğla hemşerisine böylesine candan bir Güneydoğu selamı yüklenebilir miydi?

Bir kent için, Muğla için, bu kazançlardan üstün ve bu ödüllerden büyük bir başka insanlık ölçeği acaba bulunabilir miydi?

Bu nedenle saygıdeğer Muğla hemşerisi, benzerleri çoğaldıkça ülkeye daha çok huzur verecek Muğla Belediyesi gibi bir “Beytülmal''e sahip olmanın sonsuz kıvanç ve erinci içinde olmalıydı.

Resimler




Bugünkü belediye binası 1945 yılına kadar Muğla Valilerinin hizmet gördüğü hükümet konağı idi.



Ünal Türkeş
Muğla Kent Kültürü Dergisi
Sayı:9 Yıl:7
Nisan 2011


12 Haziran 2015 Cuma

Karabağlar*

Muğla'nın övünç kaynağı Karabağlar'ı, geçmişten günümüze gözlemek, incelemek ve değerlendirmek gerekiyor. Yayla ne idi, ne oldu, ne oluyor? Bu sorulan tarihsel süreci içinde oluşan değişimlerle açıklamak yerinde olacaktır.

Yayla, asırlar boyu kendi kendine yetmeye çalışan Muğlalı'nın kapalı ekonomik yapısı içinde çok önemli bir yer işgal eder. Yılın yarısı yaylada geçirilirken hem günlük ihtiyaçlar karşılanabilir hem de kışın Muğla'da yenilebilecek kuru sebzeden domates salçasına, kavurmadan tarhanaya, makarnadan sucuğa, pekmeze kadar her şey burada hazırlanırdı.

Her hane kendine yetecek kadar bostan ve sebze tarımı ile birkaç hayvan besleyerek yaşamını sürdürürdü. Yaylanın adından da anlaşılacağı gibi her yurdun bir bağı bulunurdu. Buna bağlı olarak önceki zamanlarda şarapçılık yapıldığı elden edilen bulgulardan anlaşılmaktadır.

Ünlü Türk gezgini ; .Evliya Çelebi 1671 yılında Muğla'ya geldiğinde  Karabağları da görmüştür. Seyahatnamesinde belirttiği gibi iki önemli gözlemi vardır. Bunlar bağlar ve irimlerdir. Yaylanın bin bağdan oluştuğunu yazarken güneş ışınlarının bile sızmadığı irimler ile kesik üzerindeki sulu asmalardan bahsetmeyi de unutmamıştır.

Muğla Türkiye'nin en çok yağış alan yörelerinden biridir. Bir çanağı andıran coğrafi yapısı en düşük kotta bulunan Karabağlar yamaçlardan akıp gelen yağmur sularının göllendiği yer olmaktadır. Atalarımız yaylada geleneksel ve çok iyi çalışan bir su drenaj sistemi kurmuşlardır. Buna göre her yurdun etrafında tarla sınırlarındaki yüksek kesiklerin arasında tarla seviyesinden aşağıda irimler oluşturulmuştur. Bu irimler hem suların tahliyesinde, hem de sular çekildikten sonra yol olarak kullanılmıştır. İrimler daha aşağı seviyede olan ana yollara bağlanmış, sular irimlerden bu yollara aktarılarak çayır göl sahasına yönlendirilmiştir. Yaylanın genel drenaj sistemi bu iken atalarımız yurtlarının etrafına çepçevre şarampoller açmış, bu şarampoller ancak alçak yerdeki irime kesik altına yapılan bir delikle irtibatlandırılmışlır. Güzün Muğla'ya göçerken kapatılan bu delikler ilkbaharda yağmurlardan sonra irimlerdeki sular çekilirken açılmıştır. Bu deliklerin kapakları genelde yol tarafına konan ve deliği kapatacak büyüklükteki düzgün taşlardır. Kesikler içten dışa 5-7 metre kadar genişlikte yol seviyesinden iki/iki buçuk metre yükseklikte toprak yapılardır. Kesikler üzerinde böğürtlen, kuşburnu gibi kabalıklar ile karaağaç, dişbudak, dut, meşe gibi ağaçlar bulunurdu. Bu ağaçları karasulu denen asmalar sarmalardı.

Yıllar boyu atı ve eşeği ile gidip gelen yükünü at arabasıyla taşıyan insanlar, yaylanın doğal yapısını bozmadan, ona uyarak yaşamaya özen göstermişlerdir. Yaylaya uygun ahşap ağırlıklı veya tamamen ahşap tahta damlarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Doğal yapıyı bozmadan onunla uyumlu yayla yaşamı, beyliklerden Osınanlı İmparatorluğuna, oradan da Cumhuriyetin çeyreğinde de devam etmiştir.

Karabağlar'da doğal yapıya bilinen ilk müdahale Karabağlar'daki doğal yapıyı bozucu nitelikteki ilk müdahalelerin 1950'nin ortalarına doğru başladığı görülüyor. Tütünün para eder olmasıyla yayladaki tarım tütüne yönelmiş, büyük toprak sahipleri kendi tarlalarına ilaveten kiraladıkları arazide tütün yapar olmuşlardır. Bu durum yaylada tütün ağalığını ortaya çıkarmıştır. Tütün ağaları çevre köylerden getirdikleri ameleleri çalıştırmışlardır. İlk zamanlarda tahta tütün kcpcnklcrindcn tarla kenarlarına yapılan eğreti yapılarda yaşayan amelelere daha sonra tütün ağaları taş duvarlı amele damları yaptırmışlardır.

A m e I e  damlarıyla yaylanın / doğal yapısını bozucu ilk darbeler vurulmuştur. Genelde ana yol üzerinde yerleri olan tütün ağaları yol kenarındaki kesik ve kabalıkları ortadan kaldırmışlar, yerine taş duvarlı amele damlan yapmışlardır. Taş duvar yapma sadece amele damları ile sınırlı kalmamış, tütün ağaları tarlaların kenarındaki kesik ve kabalıkları kaldırıp taş duvar yapmayı amele damlarından sonraki bölümlerde de sürdürmüşlerdir. İki metre yüksekliğindeki bu taş duvar oluşumu bugün de
gözlenebilmektedir. Tütün ağalarının elinde olmayan yayla kesiminde doğal yapı nispeten 70'li yılların ortalarına kadar siirdiirülebilmiştir.


Tütüncülük yayla yaşamına traktörü de sokmuştur. Traktörün yanı sıra 70'li yılların başında otomobil de yayla yaşamına girmiştir. 70'li yılların ortalarında belediye otobüslerinin yaylaya sefere başlaması ile yollarda dolgu yapılar olmuştur. Otobüs yolunda yapılan müdahaleler otomobilin de yaşama girmesiyle il imlere kadar uzanmıştır.

Anayollar, lıcr yağmur sonrası serilen malzeme ile günden güne yükseltilmiştir. İriııılerde de vatandaşın sadece kendini düşünerek ve bilinçsizce yaptığı müdahaleler genel drenaj sistemini bozmuş, işlemez hale getirmiştir.

Yüzyılın başında, hatta ortasında tarla, irim, anayol şeklinde olan seviyelendirme, bugün anayol, irim, ,tarla şekline dönüşmüştür. Böylece drenaj sistemi felç edilmiş, tarlalar su altında kalır olmuştur.

Doğal yapıya ikinci müdahale 1985 yılında iyi niyetle yapılmaya başlanan kaybolan veya tarlaya katılan irimlerin açılmasına yönelik çalışma, talep edilen her irime yönelince asırlardır doğal yapısını koruyan kesikler ayakta duramaz olmuşlardır. Bu arada yurtları kiralayanların kesikleri tarla tarafından taramalarını, kabalıkları kesip attıklarını da vurgulamak gerekiyor. İrimlerin paletli iş makinesiyle açılması, kesik topraklarının yayılması, kesik üzerindeki ağaçları köksüz bırakmıştır. Buna bağlı olarak drenaj sistemi de altüst olmuştur. Yaylanın doğal yapısını bozan cn büyük etken, yurtların kiralama veya satın almayla el değiştirmesi olmuştur.

9 0'11 yılların başında yayla bir başka oluşuma sahne olmuştur. Toplumun gelir seviyesi yüksek kesimi yaylada yer sahibi olmaya başlamıştır. Bunların biiyük çoğunluğu da, yerlisi olsun olmasın 50'li yıllarda tütün ağalarının yaptırdığı taş duvarları örnek alarak yurtlarının etrafına çepeçevre taş duvarlar yaptırmışlardır. Su drenaj sisteminin tersine dönmesiyle taş duvarlarla çevrili bu tarlalar birer havuz olmuşlardır. Böylece su tahliye kabiliyeti tamamen ortadan kaldırılmıştır. Taş duvar oluşumunda İzmir II Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu da yaylanın özelliğini tam kavrayamamış tütün ağalarının 50’li yıllarda yaptırdığı taş duvarların yaylanın doğal yapısını bozucu etkisini görmemiştir. Bu eksiklik geçen dönem alınan Belediye Meclisi kararıyla giderilmeye çalışılmış, konu Kurula aktarılarak yaylada irim, kesik ve kabalıkların doğal yapısının korunması ve geliştirilmesi için kararaldırılmıştır.

Yaylada bir başka müdahale Derin kuyular
Yaylada su ihtiyacı, her yurtta evin önünde bulunan taş veya beton 6-8 metre derinlikteki kuyulardan sağlanır. Önceki yıllarda tulumba ile çekilen su, tulumba altına yapılan küçük bir havuza aktarılırdı. Görüldüğü gibi atalarımızın bu davranışın altında boşa akacak suyu biriktirme gibi ekonomik, dinlenen suyu tarımda kullanmak gibi bir bilimsel tavır yatmaktadır.

Yayla tarımında su sadece bahçe sulamasında kullanılır, biber patlıcan sulanırdı. Tütün tarımına yönelmeyle tütün de sulanmaya başlanmış, yaylada bostan tarımı azalmış, bağlarda sökülmüştür.

Elektriğin yaylaya girmesi suyun yeraltından çıkarılmasını kolaylaştırmış, kurak dönemin de yaşanması, su kullanımının artması da mevcut kuyu sularım yetersiz kılmaya başlamıştır. Bunun üzerine yer yer derinlere inen borular çakılarak bulunan sular çıkarılmış, hatta bazıları çıkardıkları suyu 3-4 km hat döşeyerek taşımıştır.

Yaylada yeraltında akıp giden sular, dereler yoktur. Yağmur sularının yer altında biriktirdiği küçük mercek tipi gölcükler vardır. Önceki zamanlardaki kuyular bu gölcüklere kadar ulaşan yapılardır. Ancak bugün derinlere inilerek etrafta bulunan keson kuyuları askıda bırakılmakta, bu kuyu sularının çekildiği gözlenmektedir. İki yıl öncesine kadar süren kurak dönemde suyu derinlerden çıkarma önem kazanmış, uygulamalar yaygınlaşmıştır. Kurak dönemle birlikti kesiklerin içten dıştan taranarak daraltılması, yok edilmesiyle yayladaki bitki örtüsündeki azalma bütün çıplaklığıyla ortadadır. Yirmi yıl önce irimden geçerken tarlalar görülmezken bugün çevre yolundan bakılınca Dliğerek görülebilmekledir.
Sonuç
Karabağlarda, önceki zamanlarda canlıya ve doğaya verilen önemi, doğayla uyumlu yaşamanın örneklerini iyi etüt edip günümüzdeki taşa, betona yönelmeyi dizginlemek zorundayız.

Kafamızdaki, kent ve sahil lürii yapılaşmayı yaylaya taşımaya dur diyerek, yaylanın özgün koşullarına uyumlu, doğaya tahribe yönelik olmayan ve doğal dengeleri ortadan kaldırıcı uygulamalardan uzak durmamız gerekiyor, eğer yaylamızın yaşanılır olmasını sürdüreceksek.

Selahattin Sapmaz
Muğla Kent Tarihi Dergisi 
Sayı:2

Yunanistan'a Bedel Yarımada Datça, Temizlik ve Özer Türk

Türk turizminin profesyonel öncüsü Muğla eski valisi Özer Türk'ün sık sık tekrar ettiği ''Datça gerçeği', gelişen yıllar içinde kendini daha iyi göstermeye başladı.

1970'li yılları anımsıyorum. Merkeze o zamanki uzaklığı 140 km.'yi bulan Datça yolunda kervan geçmez, kuş uçmazdı. Muğla turizminin cazibe merkezlerini keşfetme ustalığını çoktan yakalamış olan vali Özer Türk, bu yolun gelecekte nice kervanların geçeceği ve uçakların buralara kalabalık insanlar bırakacağı bir yol olacağı inancından asla vazgeçmedi.

Datça'nın bol oksijenli havasına, yeryüzünün birkaç noktasında rastlanabileceğini söylerdi rahmetli. Yarımada mahsulü meyve ve sebzelerin tadına doyum olmayan lezzete sahip oluşlarını yarımadanın benzersiz güzelliğe sahip iklimine bağlardı. Özellikle Beççe topraklarında ekilen her türlü meyve ve sebzenin "ast" yetiştiğine dikkat çeker, çağla bademi tipik örnek olarak gösterirdi. Güneyi Akdeniz, kuzeyi Ege sularıyla çevrili yanmada koylarının dünyanın en lezzetli deniz ürünleriyle dolu olduğu görüşündeydi. Yanmadanın bu farklı özelliğini tarih boyunca gören ve değerlendiren insanlığın, Knidos gibi bir uygarlık merkezini Datça’ya evrensel bir anıt olarak diktiğine inanırdı. Büyük hülyasının Muğla'daki tezahürü olan Ak-Tur'u insanlığın emrine sunmaya çalışırken, yarımadanın bu özelliklerinin Yunanistan ülkesine başlı başına bedel özellikler olduğunu üstüne basa basa vurgulardı.

Büyük turizm taşanlarıyla Türkiye’nin gündemine oturan vali Özer Türk'ün insana heyecan veren projeleri her kesimden kişinin ve kurumun dikkatini kısa sürede olanca büyüklüğüyle çekti.

Bu dikkatli insanların başında Abdi İpekçi gelir.

Milliyet Gazetesinin Genel Yayın Müdürü ve başyazarı Abdi İpekçi. Vali Özer Türk'ün nefsinde birleşmiş olan üstün yetenekleri görmenin ve bu yetenekleri insanlığa duyurmanın bir gazetecilik borcu olduğunu söylerdi. Kendisiyle yapmış olduğu uzun röportajların lezzeti hala damaklardadır. Bu röportajlarında okurlarına tanıttığı özer Türk. Abdi İpekçi’nin ifadesiyle, hülyaları kadar geniş bir bilgi birikimine ve tasavvurlarının ufuklarında büyüyen parlak bir turizm misyonuna sahipti. Ona "şansölye" lakabım takan Batının da Özer Türk'te gördüğü yetenekler bu hülyaların beslediği ve bu tasavvurların büyüttüğü yeteneklerdi aslında.


Yurdun ve dünyanın sayılı devlet adamlarından, kuruluşlarından, gazetecilerinden, politikacılarından hep aynı yüksek notu almayı becermiş olan Özer Türk, öncülüğünü yaptığı Datça Ak-Tur'la, yarımadanın Yunanistan'a yaklaşan turizm potansiyelinin fitilini ateşleyen büyük yöneticidir.

Bugün Datça yolu onun vurduğu ilk kazmanın ardı sıra helikopterlerin inip kalkabileceği koşullara ulaşmış bulunmakta.

Yine onun başlattığı Körnıcn Yat Limanı Bodrum Datça seferlerini yapan feribotların ve teknelerin döviz akıttıkları bir giriş kapısı durumunda.

Onun uyandırmağa başladığı Knidos uygarlığının antik temelleri ve kaynakları bugün Datça Kaymakamlığının uygulamakta olduğu büyük projelerin başına geçmiş bulunmakla.

I Nazi'nin, Bağlar yüzü'nün,

I UkandlTin. Cumalı'nın, Çeşme'nin. . Yaka'nın. Palamuthükü'nün. Mesudiye ] Havıibükü'nün ve Sındı. Mersincik. Örcncik'in Şubat aymda bile sararmayan sebze bahçelerinden iç pazarlara sevk edilen ürünleri, nerdeyse dış pazarlara ulaşmanın tatlı sancılarım çekmeye başladı.

Tuhfe/adeyk* Girit'ten. Ömer Ihsan Beyle Saraybosna'dan gelen Avrupa havası ve uygarlık düşüncesiyle daha geçtiğimiz yüzyıllarda aydınlanmaya başlayan Datça inşanı Özer Türk'ün Yanmadaya gelinliği ve örnekleri giderek çoğalmaya başlayan turizm örgütlenmesiyle i I i m i 7 sosyal aydınlığının ve kültürel ışıltılarının ön saflarına geçmeye başladı. Ülkenin önemli yazarlarının, çizerlerinin, şairlerinin, gazetecilerinin, bilim adamlarının giderek Datça'ya doğru hı/lanınalan ve katan yaşamlarını Datça Y arı m adasında geçirme kararına varmalarıyla yarımada bugün, ulaşılması zor olan bir kültürel aydınlanmanın da şemsiyesi altına girmiş bulunmakta.

Yunanistan'ı gördük. Antik ve Arkaik düşünceye bıraktığı bilge insanlardan ve onların yaşadığı, konuştuğu, felsefe yaptığı agoralardan başka büyük zenginliği yok. Uçsuz bucaksız kayalıkların ve sararmış ovaların resmi halinde gözümüze giren Yunanistan'ı. Datça, doğal kaynakları, coğrafi güzellikleri, büyük ormanları ve tek başına Knidos Uygarlığıyla sarsmaya hazır. Büyük vali Özer Türk'ün hülyasını ve tasavvurunu daha engin boyutlara çekecek girişimcilerin projeleriyle Datça, ilimizin ve insanlığın huzur içinde yaşamını sürdüreceği bir önasya karası. Tanrının bile uzun yaşamasını islediği insanları Datça Yarımadasında yarattığı ve koruduğu düşünülürse, antik çağın bu köklü inancı egemenliğini günümüzde niçin yaşatmasın?

Bu yarımadanın üstünde hele özer Türk gibi yaratıcı ve yapıcı bir valinin izleri ve eserleri varsa!?

Büyük vali Özer Türk'ün bize öğrettiği turizm gerçeklerinden biri şuydu: "Turizm tuvaletle başlar”
Temizliğin ve çevre bilincinin turizmde bu ifadeden değerli bir başka ifadesi bulunamaz. Kendisine Belçika Kralından ve İspanya Kralından verilmiş olan "Turizm Şansölyeliği" payesinin boşa verilen paye olmadığını yanında çalıştığım yıllar içinde çok iyi anladım.

Kuşadası'nda kurduğu Kuş-Tur, Balıkesir Burhaniye'de kurduğu Ar-Tur’un ardı sıra Muğla'da kurduğu Ak-Tur yaşamının en büyük projesiydi. 2000 yataklı Datça Sitesiyle 750 yataklı Bodrum Sitesini kurma çalışmalarını başlatırken üstünde durduğu ve gerçekleştirdiği ilk altyapı sistemi, arıtma sistemiydi. Sitelerin gerisindeki tepelere pompalanan alık su ve pis katilar, buralardaki istasyonlardan derin deşarj sistemiyle alınıyor ve denizin altına indiriliyordu. Kimyasal çözüme uğrayan ve mikroplarından dezenfekte edilen atıkların bir kilometre uzatılan denizaltı borularıyla açık denizlere ulaşmasını keyifle izleyen Özer Türk, yanında toplanan yardımcılarına ve teknik kurula turizmin amentüsii olarak bilinen deyimini keyifle tekrarlamağa başlardı: “Turizm tuvaletle başlar”.

İşlerim ve görevim nedeniyle çıktığım uzun yurt gezilerinde verilen konaklamalarda ve kaldığım kentlerde ilk anımsadığım söz rahmetli Vali Özer Türk'ün bu sözüdür. Uzun yolculukların ana dinlenme tesislerinde meydana getirilen genel tuvaletlerin Özer Türk'ü doğrular şekilde yurt geneline yayılmış olması insana ayrı mutluluk veriyor. Bazı tuvaletlere verilen ödüllerin gerisindeki sahipler, ülke genelinde - başlatılan çevre ve temizlik bilincinin belli başlı kurumlan. Bu tür kurumların yıldan yıla artan işlevlerinden ülke turizminin kazançlar sağladığı hiç şüphesiz.

Yunanistan'a bedel yarımada Datça, bugün üstünde yükselen büyük turizm üniteleriyle ülkenin en çok ziyaretçi çeken kentlerinin başında geliyor.

Adı bugün Datça'da bir caddeye verilen ve kurduğu Ak-Tur Sitesinin liim mahallelerinde hala yaşıyormuşçasına adı anılan, hatırı sorulan Özer Türk, Türkiye'nin de adından sıkça söz etliği Turizm Monitörü.

Turizmin evrensel değerdeki ana öğelerini çok yıllar önce yerinde gören ve bu ana öğelerin Türkiye'deki başlıca kuruluşlarını ilimizde gerçekleştiren Vali Özer Türk'ün temizliğe olan tutkusu ve bu tutkusunun en büyük payını işgal eden temiz tuvaletler,, ülkemizin sektörel damarlarından biri durumuna gelmiş bulunmakta. Temiz tuvaletler için kurulmuş olan özel derneklerin ödüllü yarışmaları tüm Anadolu'nun ana turizm noktalarında kabul görmüş ve paylaşılmış bulunmakla. Petrol şirketlerinin tümü Anadolu’ya yayılmış olan bağlı istasyonlarının ödüllü yarışmalara katılmasını teşvik eder hale gelmiş. Yurdun her yerinde, özellikle Doğu'ya uzandıkça ilginizi biraz hayret, çokça sevinçle çekmeye başlayan temiz genel tuvaletlerin turisti ne kadar cezbettiği ve turiste ııc kadar güzel anılar yaşattığı, eski deyimle “izahtan vareste” dir.

Temelinde çağdaş yönetici ve büyük turizmci Vali Özer Türk'ün bulunduğu ilimiz turizmi eğer bugün Türk ve dünya insanının altında gururla dolaştığı sayısız mavi bayrağa sahipse, bu bayrakların sayısı her yıl giderek çoğalıyorsa, Yunanistan'a bedel saydığı Datça'yı Türk ve Muğla turizminin gözbebeği yapan Vali Özer Türk, bu öncülüğün ve onurun sahibi olarak sonsuza dek yaşayacak.

Uzun yaşamın sırrını bütün çağlar, antik ve semavi bütün dinler temizliğe bağlamış. Uzun deneyimleriyle, uzak görüşleriyle,- engin sezgileriyle adını uzun yaşayanların dizisine dizdiren rahmetli Özer Türk, yalnız Yunanistan'a bedel Datça'da değil, dünyaya bedel Muğla'da ebedi uykusunu uyurken, adı mutlaka temizlikle dile getirilen tüm oluşumların, gelişimlerin, atılıınların hemen daima önünde. Işıklar içinde yatsın.

Cttal Türken
Muğla Gazeteciler Cemiyeti Başkanı

Kentlerin Öteki Yüzü-1*

KENTLERİMİZE SALDIRIYORLAR!

Bireysel karamsarlıklarımız çoğu kez “kendimize ait durumların ve hallerin” ifadesi olabilir. Ancak toplumsal bir tablodan söz etmeye başladığımızda modem dünyanın bize dayanak olarak sunduğu veriler ve rakamlar var. Yani nesnel olandan yola çıkarak “iyimser ya da karamsar” tablolar oluşturabiliriz.

Yazının başlığı doğal olarak bu anlamda karamsar bir şeyleri paylaşmanın işaretini taşıyor. Kentsel değerleri, bu değerlerin süreklilik çizgisini oluşturan doğa-tarih ve kültür değerlerini yeni bir heyacanla yorumlayıp koruma politikaları geliştirenler açısından bu başlığın paylaşılması gerektiğine inanıyorum. Tartışmasına da..

Bu sorunun yanıtım artık yaygın olarak biliyoruz. Ancak bu paylaşmada oluşturduğumuz düşünce ve duygu ortamı (fikirlerimiz ve hissiyatımız) ağırlıklı olarak genel bir suçluluk sürecinin sonuçlarını taşıyor. Yani ülkemizin doğa-tarih ve kültür değerlerini çok ihmal etlik, tahrip ettik, önemini bilemedik; bundan sonra bu değerlerimizle ortak yeni bir toplumsal yaşam kuralım gibi..

Bu doğru bir değerlendirme kuşkusuz. İçinde özeleştirimizi de taşıyan, yeni birgelecek kurma isteğimizin ve inadımızın ifadesi. Ancak geleceğe yönelik bir çaba olmakla birlikte, “gelecek” adı altında kurulan yeni dünyanın verilerini ve girdilerini içinde taşımıyor. Niyet olarak taşıyor belki, ancak bilinç olarak henüz paylaşamadık.

Aslında İnsanı Koruyoruz!

“Hoppala” demezseniz bir kaç kavramı hızla paylaşıp asıl konuyu tarıtışmayı deneyeceğim. Bildiğiniz gibi günümüz dünyası çok fazla sayıda ve çok hızlı yeni kavramlar üretiyor. Onları izlemek, anlamak neredeyse olanaksız gibi. Üstelik aynı şeyi, farklı kavramlarla açıklamak da çok yaygın.

Örneğin ; “Küresel dünya”, “modern dünya”, “tüketim toplumları”, “küresel emperyalizm”, “küresel ekonomi”, “uluslariistü pazar” gibi kavramlar bir kaç küçük fark dışında aynı kapıya, içinde yaşadığımız dünyanın pazar ilişkilerine açılıyor...

Ekonomik yaşamın, pazarın niteliklerini belirliyor.

Bu, bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü bu ekonomi ve pazar dünyasının temel aktörleri kentlerimizdir. Yani pazar adına olup bilenlerin büyük yüzdesi kentlerimizde olup bitiyor. Kent yöneticileri, kenttaşlar ve yurtseverler olarak en çokbizlcri ilgilendiriyor.

Modern Dünya, herkesin bağlandığı birtüketinı zinciri midir?

Yukarıdaki kavramların bizi ulaştırdığı ilk sonuç şudur. Adı ne olursa olsun kurulmakta olan dünya, sınır tanımayan uluslariistü. hatla ulussuz, yani milli olmayan küresel egemenliği ifade eden bir ekonomik dünyadır.
Yapılan bir araştırma bu dünyanın yaklaşık 700-800 çok büyük şirket tarafından emildiğini gösteriyor. Bu 800 şirketin toplam cirosu, 115 ülkenin yıllık GSMH (Gayri safi milli hasılasından daha büyük. Bu anlamda bu şirketlerin pek çoğunun cirosu Türkiye bütçesinden çok büyük rakamlara ulaşıyor. Yani devletler-üstü şirketler varlığı ile karşı karşıyayız.

Kuşkusuz henüz ulusal ekonomiden söz edebiliriz. Bizim şirketlerimizden, bizim üretimimizden ve ülkemizin toplumsal üretim yeteneğinden... Ancak bu yetenek ve birikimlerin nerelere kaydığını ve bunların kent pazarlarındaki yerlerini de görmek koşuluyla..

Öyleyse yeni dünya düzeninin özellikle ekonomik faaliyetler açısından geliştirdiği ve bizi alıştırdığı yeni oluşumlara kabaea bir göz atalım:

1. Küresel emperyalizm, gündelik ihtiyaçlarımızın sıralamasını değiştiriyor. İhtiyaçları artık zorunluluklarına göre değil, güdülenmemize/ inandırıldığımız yeni yaşama modeline göre sıralıyoruz.
(Örneğin telefon bir haberleşme aracıdır. Günümüzde telefon, özellikle cep telefonu konuşma, yarışma ve sosyal statü belirleme aracı yapılmıştır. Patates ile, paketlenmiş patates jipsini anımsayın.)

2. Küresel emperyalizm, reel bir ekonomik sistemden harami ekonomik sisteme (göstcriınci, statü belirleyen, kişilik vaad edici, baskıcı sisteme) geçmektedir. Ekonomi öğretilerinin belirttiği “ürünün fiziki faydası” neredeyse sorgulanmadan “ürünün statü değeri” satın alınmaktadır ve bu statü değeri reklamlar ve kitle iletişim araçları aracılığı ile iradi olarak ısrarla oluşturulmaktadır.

3. Kitle iletişim araçları bu sistemin işbirlikçileri ve hizmetlileri haline getirilmiştir. Bir yandan iletişim araçları mülkiyeti tekelleşmekte; öte yandan bu tekellerin dev şirketlerle gizi i-açık bütünleşmesi sürmektedir. Bu süreç, imaj bombardımanı altındaki geniş yığınların “doğrıf’yu öğrenebilecekleri açık ve yaygın bilgi iletişimini engellenmektedir.

4. Gelişmişlik ve çağdaşlık verileri, ulusal toplumlar tarafından sindirilmeden, kendi yapısına uygun değişimlere uğramadan birebir kopya edilen kurumlar, biçimler ve giderek kentler ve toplumlar haline getirilmektedir. Örneğin PTT, banka, mağaza gibi kurumlar yakın bir geçmişe kadar Türkiye toplumu için hal-hatır sorulan, iletişim kurulabilen sosyal kuramlardı. Yarattığı geniş işsizlik bir yana, şimdi bunların yerini alan modern (!) kuramlarda kişinin varlığı, sıraya girmek için aldığı “licket/fiş”tcn öte bir anlam taşımıyor. İşyerleri, evler ve kentler insanı dışlayan, sıradanlaştıran ve araçları öne çıkartan bir aynıleşme yaşıyor...

5. Ücretli ve dar gelirli geniş kesimlerden oluşan Türkiye gibi loplumlarda maaş değerlendirilmesi yapılan “ayın ilk günleri” önemli bir toplumsal dinamikti. Ailenin harcama listesini yaptığı, gelir-gider dengesini gözettiği ve gelecek için “tasarruf kalemi” oluşturduğu bu sosyal biitçeleme yönetimi,, yerini “otomatik ödemeli, taksitli” ve “kişisel” banka hesaplarına terk ediyor. Türkiye, tasarruf bir yana, yaratmadığı geleceği, var etmediği ekonomik değerleri harcıyor.

6. Geleneksel ekonomik hayatın değişim aracı olan para yok oluyor. Para yerine kredi kartları/ zincir mağaza ortalığı sarıyor. Bireylerin pazarlık gücü, hesabını denetleme yetisi sıfırlanıyor. Taksit adı altında faizler oluşturuluyor. Arlık özellikle zincir mağazalarda peşin ödeme istenmiyor. Kredi kartları, Türk parasından daha değerli hale getiriliyor. Bütün bunlar, hukuku ve yasası olmayan ilişkiler olarak da başıboş ve egemenlerin belirlediği koşullarla sürüyor. Bu nedenle Türkiye’de kredi karlı faizleri % 120'lere ulaşıyor...

7. Bu düzen sosyal olarak üretici olmayan yeni bir tüketici kitlesi geliştiriyor. 6-14 yaş grubu, çeşitli yöntemlerle doğrudan tüketici haline getiriliyor. Genç kuşakların “ cep harçlığı” kültürü dinamitleniyor, gelirleri ile orantılı olamayan bir harcama dünyası içine itiliyorlar. Eğitimin bir sektör haline getirilmesi ayrıca tartışılabilir ama, cep telefonundan janjanlı, cicili- bicili paketli, kutulu ürünlere,: fast food denilen zincirlerden müzik ürünlerine kadar kadar pek çok alanda bu yaş kümesi doğrudan tüketici. Asıl önemlisi, bu kuşak- “tiretmek değil, tüketmek kutsaldır" nihilizmi içinde büyüyor ve sahipleri de yok!

8. Bu tür küresel emperyalizmin her toplumdaki sosyal verileri ülkemizde de yükseliyor. Eğitim yılı değil belki ama, düzeyi' geriliyor. İşsizlik artıyor, klasik ekonomik ilişkileri temsil eden işyerleri kapanıyor. Uyuşturucu kullanımı, suç oranı artıyor, suç işleme yaşı küçülüyor. Türkiye'de artık iş aramaktan umudunu kesmiş, çalışma yeteneği | olan 14 milyon iradi işsizden söz ediliyor. ı
Ekonomik ilişkilerde artık belirleyici yön, yiizyüze ilişkileri daraltmak pazarlama ve satış faaliyetlerini sanal ortama taşımaktır. Bilgisayar, internet, telefon ve faks gib aygıtların ve sistemlerin görevi de budur. Günümüzde para hem elektronik bir hıza ulaşmıştır, hem de sanallaştırılmıştır. Kredi kartları bir yandan sınıflar arasındaki tüketim hiyerarşisini kaldırıp “tüketimde özgürlük ve eşitlik” sağlarken, diğer yandan kredili-vadeli alışveriş adı altında, yurttaşların henüz üretmedikleri ekonomik değerlerini, kazanmadıkları gelirlerini bir tiir rehin almaktadır. Bireysel anlamda özgürleşen, tüketimde eşitliği yakalayan yurttaşlar, toplumsal anlamda bilinmeyen bir kaosa koşturmaktadırlar.

Nitekim, Türkiye 2004 yılında sadece büyük market, benzin istasyonu ve giyiın- kuşam mağaza zincirlerine, aldıkları ürünlerin ana paraları dışında 10 katrilyon TL faiz ödemiştir. Bu tutar, IMF'den talep edilen borca eşit düzeydedir.

Bu dünyanın ürünü iki plastik kartı iyi tanımamız gerekiyor. Birincisi “kredi kartı”, İkincisi cep telefonlarının “sim kartı”... Her ikisi de “çağdaş gelişmişliğin göstergeleri” ve karşı çıkılması zor üstün teknolojileri nedeniyle kolaylıkları ifade ediyor. Ancak bu kartlar bir kaç olumsuz şeyin de kaynağı ve nedeni. Şimdi rakamların şaşırtıcı diline başvuralım. Böylece gözümüzden ve aklımızdan saklanan “küresel gerçek”in ülkemizdeki gölgelerini görelim. Türkiye'de 2005 yılının Ocak-Şubat ve Mart aylarında kredi kartı kullanımı tablosu:

Kredi kartları ile satın alınan mal ve hizmet toplamı 16.7 katrilyon TL

Bu alışveriş nedeniyle oluşan faiz geliri 6.6 katrilyon TL


Kredi kartı ile yapılan harcamaların sektörlere göre dağılımı ise; Market 3.1 katrilyon
Giyim 1.7 katrilyon
Gıda 0.6 katrilyon
Bilgisayar 1.0 katrilyon
Sağlık 0.6 katrilyon
Hazırkart 1.0 katrilyon (sadece faturasızcep telefon hatları harcaması)
Doğrudan pazarlama 0.7 katrilyon
Araç kira 0.5 katrilyon
Restorant 0.5 katrilyon
Mobilya 0.5 katrilyon
Sigorta 0.5 katrilyon

Görüldüğü gibi, market, giyim, hazırkart ve bilgisayar gibi sektörlere ait “kredi kartı harcamaları” önde koşuyor. Bir yandan bu sektörlerin ne kadar üretici olduklarını ve gelirlerini re el ekonomiye ne kadar döndürdüklerini düşünelim, öte yandan bunların ağırlıklı olarak “zincir mağazalar” halinde örgütlendiklerini de anımsayalım. Yani bu veriler, ülke geneline dağılmış yaygın parckcndccilik sektörünün verileri değil. Dükkan, esnaf, işyeri vb verileri değil. Kentleri var eden çaışı-pazar verileri değil.

Kavga var, hem de ölümüne!

Aslında fark etmesek de ciddi bir kavga var. Her alanda var. Uluslar-iislü lobiler durmuyor, siyaseti ve meclisi etkiliyor, yasalar oluşmuyor. Kavganın özü de şu:

Kentlerimizin d i r 1 i k - d ii z e n 1 i k noktalarından biri olan yaygın perakendeci pazar ilişkileri... Ürctici-kııçük loptancı-esnaf zinciri tehlikede... Modernlik adı altında, yerel yöneticiler bu kavganın özünü anlamadan, kentlerinde büyük törenlerle zincir mağazalar, iş merkezleri açıyor...Bu oluşumlara “kente yatırım” adı altında kolaylıklar sağlıyorlar.

Oysa geleneksel olarak Anadolu kentlerinin sosyal omurgasını, “çarşılar ve arastalar” oluşturur. Küresel emperyalizmin, “modemite" adı altında sunduğu ve halkımızı gerçekten soyduğu ekonomik dinamikleri doğru algılamadan bu kentsel mekanları ve kenltaşları koruyabilir miyiz?

(Önümüzdeki sayıda bu ölümüne kavganın rakamsal vahşetini paylaşmaya, bir anlamda kentlerimizin nasıl çökertilmek islendiğini tartışmaya devam edeceğiz.)

Haşan ÖZGEN Yönetnıen-Yazar 
ÇEKÜL Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi

Halikarnas Mozeleumu

Tarihte hangi kadın, kocasının adını ikinci Artemisya kadar ölümsüzleştirebilmiştir. O Artemisya ki; kocası Mozol için inşa ettirdiği anıtkabir, dünyanın yedi harikasından biri oldu. Bu kadar da değil; Mozol’un adına yapılan mezarın adı bugün bile hemen bütün dünya dillerinde anıtsal mezar anlamında kullanılıyor…
İsa’dan önce 377’de Hekatomanüs’ten Kayra Krallığı’nı devralan Mozol, kız kardeşi ikinci Artemisya ile evlenmişti. Kral olunca Milas’ın yerine Halikarnas’ı (Bodrum) Karya’nın başkenti yaptı. 353’de öldüğü zaman, Kayra dünyanın en güçlü ülkelerinden, Halikarnas da dünyanın en güzel ve en bayındır kentlerinden biri haline gelmişti. Mozol ölünce yerine II. Artemisya geçti. Karya’nın idaresini bir kadının almasını fırsat bilen Rodoslular donanmalarını Halikarnas’a yolladılar. Niyetleri Halikarnas ve tekmil Karya’yı alıvermekti. Ancak Rodosluların evdeki hesapları çarşıya uymadı. Çünkü, kendi donanmasının başına geçen Artemisya, Rodos donanmasını yaktı, perişan etti.

Artemisya’yı yıldıran Rodoslular ya da öteki düşmanlar değildi. O, sevgili kocasının üzüntüsüne dayanamıyordu. Mozol’un adı, dünya durdukça yaşamalıydı. Bu düşünceyle, kocası için, o zamana kadar görülmemiş heybette bir mezar anıtı yaptırmaya karar verdi. Dünyanın en ünlü sanatçılarını Halikarnas’a çağırdı. Planlar yapıldı ve mezarın, Halikarnas ve Ege’nin bütün güzelliğini gören bir yerde yapılması uygun görüldü.
Skopas, Pityos, Satiros, Timotheus, Briaksis ve Leoçares gibi dev heykeltraş ve mimarlar kollarını sıvayarak, derhal inşaata başladılar. Görülen köy kılavuz istemezdi: Artemisya ve O’nun görevlendirdiği sanatçılar bir şaheser yaratacaklardı!
Ne yazık ki; Artemisya Mozol’un ölümünün acısına daha fazla dayanamadı ve iki yıl geçmeden O da öldü! Yerine geçen kardeşi İderus’la karısı Ada anıtın tamamlanabilmesi için gerekli parayı vermek istemiyorlardı. Ancak sanatçılar da, sanat tarihini bir harikadan yoksun bırakmak istemiyorlardı: “Sanat her zaman parayla olmaz” diyerek, ücret almadan çalıştılar. Hatta öteki işlerden kazandıkları paraları da bu dev esere harcadılar. Yaratılan şaheserin yüksekliği 50 metreyi aşıyordu ve üst üste oturtulmuş şu beş bölümden ibaretti:
1- Yeşil mermerlerden yapılmış podium (kaide),
2- 36 iyonik sütunla çevrelenmiş pteron, yani cella ki; mezar buradaydı,
3- İyon üzerinde bir tapınak,
4- Beyaz paros mermerlerinden yapılmış 24 basamaklı piramit,
5- Piramitin üstünde 4 kolosal atla çekilen araba, Mozol’la Artemisya’yı ayakta gösteren Skopas’ın benzersiz heykeli
Kısacası, büyük sanatçıların eşsiz ustalığı, 4 ayrı parçadan şaheser bir bütün meydana getirmişti. Fın/lerdcki savaşan Amazon ve Grcklcr. çağdaş cscrlcrdckinin aksine son derece haıvkctliydi

Anadolu’daki antik eserlerin çoğu savaşlar, yağmalar, yangınlar ve depremler sonunda yerle bir olduğu halde Mozeleum dimdik ayakta kaldı. Halikarnas'ı yakıp yıkan Makedonyalılar bu esere saygı gösterdiler. Romalılar ve onlardan sonra Anadolu'ya egemen olup, pagan devrine ait bütün eserleri enkaz haline getiren Hıristiyan Bizanslılar bile, muhteşem Mozeleum’a ellerini sürmediler.

Kuzey ve güney kenarları daha kısa bir dikdörtgen şeklinde olduğu kabul edilen bu dev eser, tepesinin bazı kısımları yıkılmış olmakla beraber, onbeşinci yüzyılın başlarına kadar sapasağlam denecek şekilde ayakta kaldı. 1402'de Halikarnas'a gelen Rodos Şövalyeleri, Sen Peter Kalesi'ni yapmaya başladılar. Kalenin mimarı olan Alman Şövalyesi Schegelhoit, Mozeleum'u nasıl mahvettiklerini şöyle anlatır:

'Kireç yapmak için taş aradık. Tarlanın birinde bulduğumuz basamaktan kazmaya koyulduk. Bunları kaldırıp, derine indiğimizde, mermer sütunlarla çevrili bir odaya geldik. Burası şahane kabartmalarla süslenmiş bir yerdi. Akşam olduğu için, sabahleyin yeniden başlamak üzere, kazma işini paydos ettik. Ertesi sabah geldiğimizde, ortadaki lahdin kınlntış ve çevreye, altın işemcii kumaş parçalarının saçılmış olduğunu gürdük

Burulan sonra becerikli (!) mimarın; 'Korkunç bir hata işlediğimiz, Dünyanın Yedi Harikasından birini mahvettiğimiz için saçımızı-başımızı yolduk...' demesi beklenir değil mi? Ne gezer! Mimar devam ediyor: 'Mozeleum'u parçaladık, kırdık ve taşlarını kireç yaptık.'

Evet, harika eser böyle hoyratça tahrip edilmiş, kalıntılarının bir kısmı kireç taşı, geri kalanları da yapı taşı olarak kullanılmıştı, özellikle Amazonlarla Öreklerin savaşına ait frizlerle benzeri,düz mermerler, ya işlemeli yüzü duvarın içinde kalacak şekilde yapı taşı diye kullanılmış ya da kabartmaları silinerek üzerlerine, şövalyelenn armaları kazınmıştı. Frizlerden biri birkaç yıl Önce bulundu.Duvarlar sökülse daha birçok friz bulunacağı sanılıyor. BriOslı Muscurıı'un firck ve Koma Departmanı asistanlarından P. Norman Prycc'a göre Mozclcum'u son olarak. Kanuni Sultan Süleyman Rodos seferine çıkarken (1592). kalenin restorasyonu için tahrip ettirmiştir. Ama Rodos Şövalyelerinin Kanuııi'yc, tahrip edecek parça bırakıp bırakmadıkları kesinlikle bilinmiyor!

Harika Mozeleum'un kalıntılarıyla yapılan kaleye 'Sen Peterium’ dendi. Bu söz sonraları dilimizde değişerek 'Bodrum' haline geldi ve I ialikamas'a ad olarak takıldı.

Zamanla Mozeleum, benzeri nice eserler gibi bir efsane oldu. Ne var ki; Mozeleum sözü, bütün dillerde 'Büyük Mezar' anlamında hala kullanılıyor ve sonsuza kadarda kullanılacak. 17. ve 18. yüzyıllarda Bodrum dolaylarından geçen tüccar ve gezginler, burada buldukları mimari kalıntıları dikkatle incelediler. Bunlar, alelade bir eserin parçaları olamazlardı. 1846 yılında İngiltere'nin İstanbul elçisi Lord Stratford de Redeliffe. (irek-Amazon savaşını gösteren frize ait 12 parçayı British Museum'a götürmek için zamanın Osmanlı Padişahı 1. Abdülmecit'ten izin kopardı. Yapılan incelemeler, bu buluntuların, Mozeleum'a ait olduklarını ortaya koydu. 1856 yılında ise Sir Charles Nevvion kazı izni aldı. Kolosal atlardan birinin ön kısmı, Mozol'la Artemisya'nın heykellerinin parçaları, aslan heykelleri toprak altından ve duvar aralarından çıkanldı.

Sonra da bu paha biçilmez eserler Londra'ya taşındı. Şimdi 'Mozeleum Odası', British Museum’un en zengin köşesidir...

Prof.Dr. Şadan Gökovalı

Muğla'da Bir Dönem Yaşanan Turizm Hareketi

Bundan birkaç yıl önce Marmaris'te Rodoslu bir Yunanlı tarafından açılan Muğla ağırlıklı nostaljik fotoğraf sergisi beni oldukça etkilemiştir. Hele gazeteci-yazar sevgili Nejat Altınsoy'a sergiden hediye edilen bir fotoğrafla ilgili bana yöneltilen sorular karşısında gözümün önüne bir dönemin Muğla'sı gelmiş ve duygulanmıştım. Bu fotoğrafların çekildiği yıllar olan 1960-l970'lu yıllardaki Muğla ile ilgili yaşadıklarımı ve o dönem içindeki anılarımı hep yazmak istemişimdir. O yıllar Muğla'da turizm hareketinin organize bir şekilde başladığı yıllardır.

O dönemde, deniz yoluyla Rodos'tan Marmaris'e gelen turist gruplarından bin.haftanın belli günlerinde Muğla-Milas üzerinden Didim'e oradan da Balat (Milet) ve Efes'e giderdi. Diğer bir grup ise Pazartesi ve Perşembe günleri otobüsle saat 12.00'de Muğla kent merkezine gelir, öğle yemeklerini burada yer aynı gün saat 15.30'a kadar kenti gezer, alışveriş yapar ve tekrar Marmaris'e dönerdi. 1963-1969'lu yıllar arasında Muğla, haftanın iki günü de olsa hareketlenirdi.

Bu turların Muğla organizasyonu, o dönemde önceleri Alper Madanoğlu tarafından yapılırken daha sonra yetki belgesi konusunda çıkan bazı problemlerden dolayı Ömer Terzioğlu’na bırakılmıştır. Son dönemlerde ise bir süre işi Mustafa Girgin üstlendi ise de günümüzde geçmişteki görkemliliğini kaybetmiştir.

O yıllar benim İzmir Özel Türk Kolejinde (orta kısım) okuduğum ve İngilizceyi öğrenmeye başladığım yıllardır. Okullar tatile girdiğinde rahmetli babam Kazım Eren, beni her yaz mutlaka "Boş gezmesin, bir şeyler öğrensin" düşüncesiyle bir işe yerleştirirdi. Terzi çıraklığından, eczanede çalışmaya kadar bir çok işe girdim çıktım. Turistleri tanımam ve onlarla ilgilenmeye başlamam ise birkaç yaz döneminde yanında çalıştığım rahmetli Ayhan Tekinalp aracılığıyla olmuştur.

Babam 1966-1967'li yıllarda aynı düşünce ile beni Ayhan Tekinalp'in yanına yerleştirmişti. Bunu biraz da ben kendim istemiştim. Nedenine gelince; Ayhan Amca, bisiklct-motosiklet ve diğer beyaz eşya ürünlerini satan bir tüccar olmasının yanı sıra her Pazartesi ve Perşembe günleri de dükkanı önüne açtığı stanl ile gelen turistlere hediyelik eşya sunardı. Dükkanı ise bugün. Bankalar caddesi üzerinde bulunan Ziraat Bankasının yanında Berber Kemal Kütlaş'm dükkanına bitişik olan yerdir (Çardak Doıiz-Kamil Koç yazıhanesi karşısı). O dönemde. Ziraat Bankasının bugün bulunduğu yer ise Muğla Şehir Kulübü idi. Kulübün zemin kalında lokanta kısım yer alırdı. Muğla’nın en büyük ve lüks lokantası olan bu tesisi rahmetli Mümin Usta (Mümin Bo/kurt) çalıştırıyordu. Muğla'ya gelen bu turist gruplan yemeklenni burada yerdi. Otobüsler. Pa/artesi ve Perşembe günleri saat 12 30'da lokantanın önüne park eder gruplar indiğinde yoğun olur* ve hareket başlardı. Satış iç*m hazırlanan sumlar lokantanın önünden başlayarak Yeni Eczaneye kadar kaldınm boyunca uzanırdı. Bu standarda luristlcnn ilgisini çekebilecek her türlü hediyelik eşyalar bulunurdu. Berber Kemal kutlay. Ayhan Tekinalp ve Dr. Fevzi Koçcr’ın yanında çalışan Datçalı Durmuş bu işi o dönemde yapanlar arasında idi. Standarda her türlü hediyelik eşyanın yanı sıra sıyah-bcyaz Muğla kartpostalları da vardı. Muğla, talep üzerine renkli kartpostallar ile de bu yıllarda tanıştı. Sınırlı sayıda üretilen hu kartpostallar, perakendeciIcrc Karadeniz Pastanesinin vanında bulunan Kırtasiyeci Hamit Mcnzilcıoglu'ns ait dükkanda (Eski Yücel Kırtasiye) toptan satılırdı. Satışında İlhamı (iazezoğlu ve Sedat Karatahan'ın da yer aldığı bu kartpostallar iki çeşitten ibaretli. Biri. Atatürk Anıtı önü. dığcn ise Hisar Dağı (Masa değil, sonradan uydurulmuşun) eteklerine yaslanmış Muğla idi. Ayhan Tekinalp Anıca, yanında çalışmaya haşladığım andan itibaren. Manı açma işini hana devretti. Zaten benim de istediğim huydu. Bana deposundaki eşyaları bir listesini yaptırıp, fiyatlandırarak devretti. Sanıkça ödersin dedi. Böyleec hem sum sahihi olmuş, hem de turistlerle yüz yüze konuşma fırsatı bulmuş oldum.

Daha sonraki yıllarda bu satış merkezi. Mümin Usta Şehir Kulübü lokanta 15


işletmeciliğim bırakıp. Çınar Lokantasına (Sarraf Pelinin karşısındaki tuhafiyeci dükkanı) geçmesi ile Çınar'ın çevresine kaydı. Bu kez yemek için Çınar Lokantasına gelmeye haşlayan gruplara satış için stantlar burada kurulmaya başladı. Tabiî ki bende Ç'ınar Lokantasının yanında bulunan radyo tamircisi ve o donemin elektronik parça satışı yapan Nevzat fanış'ın. bu hareketle dükkanı loptan, perakende hediyelik eşya satışı ve döviz alıp satan bir konuma geldi. Dükkanda Nevzat Amcadan çok Çatalların Özkan Ağabey dururdu. Ve biz de çoğu kez. onunla muhatap olurduk, (iefen tunst gruplan alışverişin yanı sıra Ulu Camii. Kurşunlu ve Şeyh Camileri ile Yağcılar Ham ve Koca Ham gezerler. Saatli Kule civarı. Bakırcılar Arastası ve Şadırvan önünde doluşarak bilgi alırlar, fotoğraf çekerlerdi. Bireysel veya ikilı-üçlü gruplar halinde yaptıkları bu gezi ve alışverişlerde kendilerine dil bilen Muğlalılar rehberlik ederdi Başta büyük dayımın oğullan Alper- Salih Madaııoğlu olmak üzere Ati Sayan bu rehberlerden ön plana çıkanlar arasındaydılar. Bazen bu gezilere ben ve kuzenim Melek (Lrcân) katılırdık. O dönemde büyük dayımız Halil İbrahim Madanoğlu'nun (Çavuş) Şeyh Mahallesi. İskender çıkmazındaki eski Muğla 1*vı sürekli olarak gelen grupların uğrak yen konumuna gelmişti. Oğulları Alpcr-Salih Madanoğlu ise pratikten İngilizce konuşan sayılı kişilerdi. Muğla'ya gelen hir yabancıyla unlaşubılmc konusunda aranırlardı. Konu ile ilgili olarak rahmetli babamın anlattığı bir olayı hiç unutmam. Burada sîzlerle de paylaşmak istiyorum. Dayımız Halil İbrahim Madanoğlu'nun (Çavuş) 1965 yılı sonrası yıkılan Koca Han ıcmdc demirci dükkanı vardı. O yıllarda gelen luristlcrdcn iki kişi acil olarak tuvalet aramaktadır. Rastlantı sonucu Koca Han'a girerler ve kendi dilleri ile dayımız Çavuş Modanoğlu'na tuvalet sorarlar. Çavuş Dayı tabii kı dillerinden anlamaz, Türkçeolarak "Siz gelin dükkanda oturun, ben st/lerc bir şeyler ikram edeyim Benim oğlanlar var. bekleyin evden çağırtayım Ne istediğinizi onlara anlatırsınız" der.



I963-I969'lu yıllarda Muğla'mıza canlılık gelirmiş olan bu hareket, daha sonraki yıllarda ilgisizlikten yada turizm anlayışının değişmesinden mi bilemem ama yok olup gitti. Bu da Muğla'da yaşanan bir çok olay gibi nostaljik yerini alımşoldu

Mehmet Ali EREN 
Araştırmacı-Yazar

4 Haziran 2015 Perşembe

Tarım Devri Muğla'sının Yeniden Tanımlanması*

Bilinen eski Muğla'nın öncesinde, bugün izleri kalmadığı için bilinmeyen, bir Muğla daha vardı. Tarım toplumu özelliğinin izlerini taşıyan o günün Muğla'sının izlerini, daha çok yaşlıların anılarında rastlarız.

Eski Muğla halkının bir kısmı zanaatkarlığa ve tüccarlığa da girişerek kısmen de olsa tarımdan uzaklaşmış ve yeni yaşamın gereği olarak kiremit damlı gösterişli Muğla evlerinden yaptırmaya başlamıştı.

Ancak, yeni yaşam biçiminde ekonomik başarı sağlayamayanlar, eski yaşam biçimlerinin vazgeçilmezi olan toprak damlı yaşam biçimini de yitirmiş oldukları için, üst katları hiç kullanılmayan, gene sadece alt kattaki tek odada yaşanan ve sığırları gene bitişiğinde olan. eski yaşam biçimine benzer bir şekilde yaşamaya devam etmişlerdi.

Bu nedenle, bir çok eski Muğlalı, yeni yaşam biçimine özenerek yaptırdığı ve bugün bizlerin “Muğla evi" olarak bildiğimiz bu evleri, aslında hiç bir zaman tam olarak alışamadan ve hatta çok da sevmeden, kullanmaya çalışmıştı, Ekonomik başarıyı devam ettirebilen aileler bile, bu evleri iyi kullanamamışlardı; çünkü, ağa soyundan gelenler ve varlıklı Rum aileler gibi, tarım toplumundan olmayan, elitler içindi bu evler. Ancak mal varlıklarım tüketen bazı ağa kuşaklan da varlıklı döncmlcnndcki gibi bu evleri kullanamamalardı.

Çünkü beslemelere zorlukla yaptırılan neredeyse sınırsız hizmetler sayesinde, bu evlerde rahatlıkla yaşayabiliyorlardı.

Eski Muğlaltlann, yaşamları boyunca unutamadıklar amianndan biri de işte bu sosyal ve ekonomik yükselme ve sonrasında da alçalmanın neden olduğu acı duygudur. Bazı yaşlıların kendi veya kendi büyüklerinin anılarımı göre, nuıhalicdcki ilk kiremit damlı koca ev ve o alttan kı/.dirmalı hamamı kendilerine aitmiş... Diğerlen hep toprak dammış... Belki de. bu nedenle, ilk kiremit daınlı evi tespit etmekte zorlanıyoruz..

Bugün ayakta kalabilmiş, sayılan hır ikiden fazla olmayan, toprak damlı evden ve bu evlerin karşımıza çıkan yan yıkık kalıntılunndan ve daha çok da anılardan yola çıkarak, rahatlıkla "toprak damlar tamamıyla birbirinin aynısıydı" diyebiliriz. Bu barınak eşitliği bilinçlinıiydi. yoksa, başka bir seçenekleri mi yoklu, bilemiyoruz. İler evin alt katımla mutlaka, çili sürmek için, bir çift öküz ve birkaç inek vardı. Eski Muğlalı, çiftini süren öküzünün ve sütünü sağdığı ineğinin elini kesinlikle yemezdi. Stğıriannın her birinin ayn ismi olur ve değer verilirdi: eceliyle ölene kadar evde bakılırlar, ölünce de tarlanın bir köşesine hüzünle gömerlerdi. Her evin içt ortalama 5ınx5m gibi kare biçiminde olurdu. Bu tek odalı ev lerde, dede nene ve oğullan ve eşlen, oğullan yoksa, kızlan ve eşleri, çocukları; yanı, hep birlikle yaşanırdı. Ilnva karardıktan sonra yatılır ve gece yarısı kalkılırdı. Komşular ve sülaleler arası, ellerdeki çıra alevinin ışığıyla ev gezmelerine gidilir gelinirdi. Kahveler de gece yansı açılır ve yaşlıların, öküzleriyle ilgili bitmeyen sohbetleri başlardı. Bugün çok yaşlı olmayanlann bile hah anılannda olan bu yaşam biçimi ve evlerin aynılığı, yakın köyler için de söz konusuydu.

Muğla'daki ve yakın köylerdeki yaşlılardan aldığım bilgiler hep aynıydı: "Biz. o evlerde çok mutluyduk. Aynı odada neşe İçinde yaşardık. Gece yansı ve sabaha karşı gidilen ev gezmeleri en güzel anlardı. Eskiden çok güçlü ve istekliydik. Tarlalarımız aşağıda ovuda. evlerimiz yukarılardaki yamaçlarda olduğu halde, aynı gün içinde bir çok kez gider gelirdik. Herkesin evi aynıydı. Hiç kimse birbirini kıskannıa/dı. Düşmanlık yoktu. Birinin evi yıkıldıysa. beraberce tekrar yapardık. I'afcir yoktu. Zengin de yoktu. Ağa dışardan gelir giderdi. Ağanın, köyde bizim evlerden çok farklı olan saray gibi kiremit damlı evi de vardnama.
hiç kimse ağayı kıskanmazdı; çünkü, bizler eşittik...”

Bu tarım dönemi yaşam kalıntıları I950'li yıllara kadar iyi kötü devam etmişti. Hatta, Muğla'daki evlerden sabahları, çobanların, sığırları otlatmak için götürdüğünü ve akşam geri getirdiğini, orta yaşta olmasına rağmen, hatırlayanlar vardır. Aynı şekilde ben de anneannemlerin kesinlikle sığır eti yemediğini hatırlıyorum. Aneak. anık bugün eski yaşam anlayışından herhangi bir iz bulmak bile zordur. Çünkü, o eski tanm devri Muğla'sının kendi içindeki cşitlikçiliğinc. yeni yaşamda yer yok. Herkes birbirini geride bırakmak zorunda; ama parayla, ama sınavla... Eski Muğlalı içinde yaşadığı aileden, mahalleliden ilerde de geride de olmak istemezken ve de böyle bir şeyi düşünmek bile ayıpken; bugünün Muğla'sında da tam tersi geçerli olmuştur. Eski günleri ve bu günleri, aynı ömürde görebilen yaşlılar, bu değişimin sonucunu,
"mutsuzluğun salgın bir hastalık gibi yayılması" olarak görmekteler.

Eskiden, yani tarım devri Muğtalısının.diğerindcn daha gösterişli ev yaptırmaktan çekinmesine karşılık, bugünün Muğlalısında da tam tersine, diğerinden daha büyük, daha gösterişli vs. bir ev yaptırmak hırsı ortaya çıkmıştır. Elbette, bu önüne geçilmez yükselme hırsına uygun mesleklerde hazır beklemektedir. Örneğin, mimarlık mesleği bu
hıralara hizmet eder duruma gelmiştir. Mimar, eğitiminden itibaren, diğer meslektaşlarından çok daha farklı ve ben/cri olmayan vs. mimarlık yapınası için zorlanmakladır. Çünkü, yaşadığını/ toplumda diğerlerinden farklı ve üstün görünmeniz için, sahibi olacağım/ yapının şekli, malzemesi, tarzı ve hatta mimarının ünü vs. çok önemlidir. Eski insanların şimdileri anlaması elbette beklenemez Ancak, o eski günleri yaşayanların uyanlarına aldırmazlıkla karşılık vermekte düşündürücüdür. Yaşadığımız endüstri devri ve yaşamakta olduğumu/ bilgi ve iletişim devri, bi/lcri nereye kadar yarıştırarak, birbirimizi yok ettirecek? Beyinlerimizin seviyesini nereye ve ne /amana kadar ölçeceği?? Çoğunluğumu/ için saf dostluk ve saf arkadaşlık dîye bir kavram kalmadı. Çıkarlar nedeniyle, dostluk adı altındaki çeşitli ilişkilere ginşiliyor ve çıkar bilince de. lammuma/lıkhr da doğal bir sonuçmuş gibi ortaya çıkıyor. Üstelik, bu yaşam anlayışı aile içine de girmiş durumdadır. Böyte bir yanş: yani, geride bırakma, yok etme hırsı ve zor durumdakinc karşı aldırmazlık, kimi mutlu edebilir ki? Çünkü, her an yenik duruma düşme ve yok olma endişesi yaşanıyor.

Tarım devri Muğla’sına geri dönmek söz konusu olmadığına göre, günümü/ insanı gerçek mutluluğu nerede bulmayı düşünüyor? Daha çok kazanmak ve daha fazla mülk edinmek, bir çoğumuz için kutu bir hayalden başka bir şey olamaz. Çünkü, anık gerçek bir eşitlik olanağının olmadığım fark ettik... Yitirdiğimiz sadece mutluluğumu/, değil; artık, doğayla birlikte yaşamayı da unuttuk. Eski insan, toprak damlı bannağını inşa ederken, doğaya ve çevreye zarar vermiyordu; Kireç, kiremit gibi, imalatında ateş fırını gerektiren malzemeler kullanmadığı için, ormanları yakarak tüketmiyordu.

Bilinmeyen tarım devri Muğla’sından, neden hiçbir yapı veya iz korunmaya değer görülmedi? Bu tarım devrinin basil ve doğal hannaklan ve yaşam biçimi genellikle öyle sıradan görülmüştü ki. bırakın koruma endişesini, o devri yok saymak ve hatla, tembellik ve beceriksizlikle suçlayarak tarihimizden silmek istenilmişti. Eski Muğlalının, doğaya /arar vermese başlayan endüstri devri çalışmalarını ve ürünlerini "haram" olarak kabul etmesinin altında, belki de, eski Anadolu uygarlıklarına özgü inanç ı/leri vardı; boğa(ökûz). doğurgan kadın ve “doğa”, yaşamın bereketine kaynak oldukları için, tanrısal bir saygı görüyorlardı. Bir dönem, eski Muğla’nın mahalle aralarında kafan türbeler ve mezarlar da. Müslüman halkın dünyaya bağlanmasına engelleyerek, tembelliğe neden oldukları öne sürülmüş ve apar topar yıktırılmıştı. Belki de. eşitliğin ve de beraberinde getirdiği mutluluğun alt yapışımla bu tasavvuf filozofları vardı. Ancak, ölenin, yaşanılan yerin yakınma gömmek ve ona her gün mum yakarak dua etmek istenmesinin altında da, gene eski Anadolu uygarlıklarında ölenlerin ev içme gömülmesi ve ölen için: "...tanrı oldu...” denilmesinin i/leri de yatabilir... Bu eski kültürleri sadece İslam’a bağlamak da doğru değildir; çünkü, eski Muğlalı 1950’lcre kadar doğru düzgün camiye bile gitmemiş ve dinle de içli dışlı olmamıştı; ancak, tasavvuf yakınlığı olanlar vardı.

Bu açıklamalardan sonra, asıl tartışılması gereken konumuza artık ha/ır sayılın?.

Kiremit damlı Muğla evlerinde kullanılmış olan bazı mimarı tarzların, dünyanın başka yerlerinde de kullanılmış olduğunu biliyoruz. Ancak, Muğla'daki toprak damlı evlerin mimari tarzının aynılığında veya benzerliğindeki evlerden, dünyanın başka bir yerinde de olduğunu gösteren bir bilgiye henüz rastlamadık; Ama. tüm Anadolu'da tam olmasa da. bu toprak damlı evlerin benzerlerinin var olduğu, zaten ortadadır.

I970'li yıllardan beri Muğla evleri, “kültür varlıkları''olarak korunmaya çalışılmıştı, özgün sivil mimarlık kültürümüzün kaybolmadan gelecek nesillere iletilmesi sorumluluğu, bu evlen korunu nedenlerinin başında geliyordu. 1980‘li yıllarda, mimarlık mesleğine yeni adım atmış biri olarak, ben de bu sorumluluğu hissetmiş ve koruma çabalarına destek olmak istemiştim. Ancak, yıllar ilerledikçe, “...hangi gelecek nesil için, bu evleri koruma çabası göstermiştik..?'* sorusu, ortaya çıkmıştı: Çünkü, bu es leri korumak için araştırmalanmı sürdürürken, bu evleri Kunt ustaların yaptığını ve de dahası. Muğla'daki bu güzel evlerde önemli bir nüfusla Rum halkının yaşamış ve sonrada sürülmüş oldukları gerçeğiyle karşılaşmıştım. Elbette, binlen hayal kırıklığına uğrayarak çöküntü yaşamıştım. Başlangıçta, atalarımızdan kalan evlere sahip çıkma gururunun ayrıcalığı duygularıyla ve de inancıyla yola çıkmıştım. Ancak, yolun ortasına vardığımda da. bambaşka bir gerçekle yüz yüze kalmıştım. Ateşli bir vatan sever olarak çıktığım yolda, kötü bir vatan hainine dönüşmüştüm. Çünkü, bilim adamlığı sorumluluğum ve empati kurma gibi duygularım ve de tüm bunları sanatla eleştirmeye kalkan sanatçı yönümün de etkisiyle, başlangıçtaki duygularla çelişmekten kendimi alamamış ve kitap üstüne kitap yazmıştım. .. İşle, bu nedenle, bu kentle, çoğu zaman bir yabancı gibi görülme paranoyasıyla yaşama rahatsızlığından da kendimi alamamıştım. Bir de üstüne üstlük, tarihin küllerini eşeleyerek ortaya çıkardığım bu yeni bilgilerden rahatsız olduğunu sandığım bilim adamlarının sayısı, bu yaşadığım kentte çoğalmaya da başlamıştı: gerçi bu bilim insanlarıyla zamanla kaynaşmamız da zor olmamıştı, ayrıca bazı akrabalarım da. "soyumuzu lekeliyorsun" diyerek, tepkilerini göstermişlerdi... Bir zamanlar, kentimin ve halkınım geçmiş mirasını geleceğe aktarmak gibi önemli bir misyonu yüklenmiş olmanın gururunu ve mutluluğunu yaşayabilmek için başlamış olduğum araştırmalarım, bambaşka ve de huzursuzluk verici bir sonla tamamlanmıştı...

Benim baştına gelenlerin sorumluları.

tarihin kendi gerçeğini hiçe sayarak, yeni bir tarih yazmaya kalkanlardır. Başlangıçta, gerçek tarihi bilseydim, sınırımı bilir ve içinden çıkmayı başaramayacağım bir kuyuya inmezdim... İşte, bu nedenle, hu karabasandan kurtulabilmek için tekrar araştırmalara başlamıştım: ancak, bu sefer, çocukluğumda yaşadığım kültürün izlerini sürmem gerektiğinin bilincindcydim anık... 2000'li yılların başından beri sürdürmekte olduğum araştırmalanmın. asıl geçmiş olarak karşıma çıkmasına rağmen, ne yazık ki. "alternatif bir ütopya geçmiş" gibi sadece yazılarla izlerini var edebilecektir. Çünkü, Tanın devri Muğla'sından» geriye hiçbir iz bırakılmamıştı, liski Muğlat halkı bir lanm topiumuydu. Tarımla hayatım sürdürebilen bir toplum için kiremit damlı Muğla evleri, sadece, bir dönemin hatırasından başka bir şey değildi: Çünkü, bilinen Muğla evleriyle, toprak damlarını karşılaştırmaya kalktığımızda, çok Önemli farklar onaya çıkıyordu. İşte, belki de. bu önemli farklar nedeniyle bu evlerin, sahipleri tarafından korunmasını sağlayamadık.

Muğla evlerini bu çıkmazlardan kurtarma /amam gelmiştir ancak, öncelikle bu evleri sadece kültür varlığı ve Sit gibi halkın gözünde karamsar bir ön yargıyla kavramlaşmış» olarak değil de "organik yapılar" gibi mutlu ve! sağlıklı bir yaşam verici hunnaklar olarak da öne çıkarmak gerekmektedir. Teknoloji ve modernlik kavramlannın altının boş olduğunu düşünmeye başlayan bir takım insanlar bu deneyimli evleri tercih eder olmuştur. Çünkü bu evler çevresel kirliliğin olmadığı dönemlerde yetişmiş ağaçlarla ve doğal malzemelerle ve! gene doğal deneyimli el işi ürünleri olarakl onaya çıkmıştı. Aynca. insanları milletlerinin ve dinlerinin isimleriyle tanımak yerine, yalnızca "insan" olarak görmeyi bana Öğreten Muğla evlen, başka insanlar üzerinde de bu barışçıl etkisini devanı ettirebilecek bir geçmişe sahiptir.

Muğla Ticaret Odası Kurumsal Tarihi

Muğla Ticaret ve Sanayi Odası adı altında 1884 yılında, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerek siyasal, gerekse ekonomik yönden tarihinin en karanlık ve en buhranlı günlerini yaşadığı, kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiye nedeniyle ağır koşullarla ekonomik ve mali anlaşmalar imzaladığı, hesapsız borçlanmaların yapıldığı, saygınlığının kökünden sarsıldığı orduda disiplinin kalmadığı,birbiri peşine savaşlara girildiği,toprakların kaybedildiği, kısacası siyasal ve ekonomik yönden tam anlamıyla çökmekte olduğu bir dönemde kurulmuştur.

Osmanlı dönemi arşivleri Aydın Vilayet Salnamesi Menteşe Sancağı'nın merkezinin Muğla olduğu hicri 1311, miladi 1895 yılında Ticaret Odası Yönetim Kurulu'nun Reis Ömer Efendi, Aza Şerif Efendi, Aza Hacı Hüseyin Efendi, Aza Ali Efendi, Aza Şükrü efendi, Aza Simon efendi, Aza Kleyman Efendiden oluştuğu bilinmektedir.

Odamızın 1884 yılı ile 1895 yılları arasındaki faaliyetleri ve yönetim kurulu üyeleri hakkında mevcut bir bilgi yoktur. Osmanlı arşivleri Aydın Vilayet salnamesinde Muğla'nın Menteşe sancağının merkezi olduğu belirtilmektedir. 1895-1901 yılları arasında oda yönetim kurulunun yukarıda belirtildiği gibi Reis Ömer Efendi, Aza Şerif Efendi, Aza Hacı Hüseyin Efendi, Aza Ali Efendi, Aza Şükrü Efendi, Aza Simon Efendi ve Aza Kleyman Efendi'den oluştuğu bilinmektedir. 1901-1910 yıllarında oda yönetim kurulunun Reis Ömer Efendi, Aza Hacı Abdurrahman Efendi, Aza Ali Efendi, Aza Mustafa Nuri Efendi, Aza Simon Efendi ve Aza Kleyman Efendi'den oluştuduğu arşivlerde mevcuttur. 1910-09 Şubat 1916 tarihleri arasındaki faaliyetleri ile ilgili mevcut bir bilgi yoktur. Ancak, 1912 de başlayan Balkan Savaşı ile onu izleyen Birinci Dünya Savaşı (1914-1918)'nın odanın faaliyetlerini büyük ölçüde etkilediği, adeta bir durgunluk dönemine girildiği, odanın bu dönemde Muğla'da 09 Şubat 1916 tarihinde oluşturulan ve Ticaret Odası Heyeti, Donanma cemiyeti ve Müdaafa Milliye Heyeti (Milli Müdafaa Heyeti) tarafından oluşturulan heyette görev aldığı ve bununla ilgili bir programı hazırlandığı elimizde aslı mevcut bulunan en eski bir belgeden görülmektedir.

1930'lu yıllarda oda yönetiminin Başkan Osman Kökçü, Hesap Müfettişi Hamdi Doğruel, Muamelat şefi İsmail Rados, Üye Sadık Karayiğit, Üye Ahmet Ayaydın ve Başkatip Vekili Muammer Oskay'dan oluştuğu bilinmektedir.

O yıllarda Muğla ekonomisinin üretim ve ihracat maddeleri içinde tütün gelmekte olup, tütüncülüğün gelişebilmesi ve bu yolda kalkınmayı kolaylaştırmak amacıyla odamız öncülüğünde çeşitli tarihlerde zirai kooperatifler kurulduğu bunlardan;

•Birincisinin 18/10/1930 tarihinde kurulan 656 ortaklı ve 40878.98 lira sermayeli Muğla Tarım Kredi kooperatifi.

•İkincisinin 03/07/1930 tarihinde kurulan 267 ortaklı ve 16290.14 lira sermayeli Gökova Tarım Kredi Kooperatifi,

•Üçüncüsünün 17/06/1930 tarihinde kurulan 399 ortaklı ve 16756 lira sermayeli Denizova Tarım Kredi Kooperatifi

•Dördüncüsünün 22/07/1930 tarihinde kurulan 416 ortaklı 21449.06 lira sermayeli Ahiköy Tarım Kredi Kooperatifi

•Beşincisinin ise 24/08/1930 tarihinde kurulan 185 ortaklı 1 7007.96 lira sermayeli Turgut Tarım Kredi Kooperatifleri olduğu bilinmektedir.

Yine halkın giyim eşyası ihtiyacını karşılamak ve daha kolay surette temin edebilmelerini sağlamak amacıyla 18/11/1941 tarihinde Muğla Merkez ilçede 36 manifatura tüccarının iştirakleriyle Muğla Manifaturacılar Birliği kurulmuş ve yerli malların satışını gerçekleştirilmesi için adi ortaklı bir şirket kurmuştur. Bu birliğin odanın sicil kayıtlarına 1041 sicil sayısıyla kayıtlı olduğu bilinmektedir.

14/02/1942 tarihinde Muğla merkez ilçede gıda, inşaat ve sair maddelerin toptan alımı ve satımı için 10 tüccarın iştirakiyle Muğla Toptancılar Birliği adı altında 27.000 lira sermayeli bir kooperatif kurulmasına öncülük etmiştir.

12/03/1942 tarihinde Ula ilçemiz sınırları içinde dört adet tüccarın iştirakiyle Ula Birliği adı altında 10.000 lira sermayeli bir kolektif şirketin ve 18/05/1943 tarihinde 40.500 lira sermayeli ilçenin gıda, giyim, inşaat ve sair ticari emtialarını temin etmek amacıyla bir şirket kurulmasına öncülük etmiştir.

21/04/1942 tarihinde Ula ilçemizde manifaturacılıkla iştigal eden 11 tüccarın da iştiraki ile Ula Manifaturacılar Birliği adı altında 5.500 lira sermayeli bir şirket kurulmasına iştirak etmiştir.

Yörenin en büyük el tezgahı ürünü olan dokumacılığın gelişmesi için 02/06/1942 tarihinde Ula ilçemizde çalışan 40 dokumacının iştiraki ile Yeşil Ula Dokumacılık Küçük Sanat kooperatifi ile yine aynı amaçla 15/06/1942 tarihinde Muğla merkez ilçede çalışan 40 dokumacının iştirakiyle Muğla Güzel Yayla Dokumacılık Küçük Sanat Kooperatifi'nin kurulmasına öncülük etmiştir.

10/04/1942 tarihinde Köyceğiz ilçemizde manifaturacılık ile iştigal eden 11 üyenin katılımıyla Köyceğiz Manifaturacılar Birliği'nin kurulmasına öncülük etmiş ve desteklemiştir.

Odamız 1930-1945'li yıllar arasında gerek mali ve gerekse idari bakımdan hiçbir olumsuzluk yaşamamış ve kendi gelirleriyle idare olmuştur.

1926 yılında 655 ve 1950 yılında 5590 sayılı kanunlara intibak eden odamız; mezkûr unvanla görevine devam ederken, 1954 yılında (İzmir-Ege Bölgesi Sanayi Odası)'na; ilimizdeki sanayi kuruluşların katılma zorunluluğu nedeniyle 1954 yılından itibaren odamız (MUĞLA TİCARET ODASI) unvanı almıştır.

GENEL BİLGİ;

YILLAR İTİBARI İLE ODAMIZ ÜYE SAYISI

Yılı Üye Sayısı 31 Aralık 1950 415

31 Aralık 1951 443

31 Aralık 1952 356

31 Aralık 1953 417

31 Aralık 1954 456

31 Aralık 1955 488

31 Aralık 1956 533

31 Aralık 1957 741

31 Aralık 1958 765

31 Aralık 1959 769

31 Aralık 1960 806

31 Aralık 1961 900

31 Aralık 1962 942

31 Aralık 1963 1034

31 Aralık 1964 1140

31 Aralık 1965 1184

31 Aralık 1966 1181

31 Aralık 1967 1140

31 Aralık 1968 1165

31 Aralık 1969 1192

31 Aralık 1970 1213

31 Aralık 1971 1225

31 Aralık 1972 1161

31 Aralık 1973 1232

31 Aralık 1974 1285

31 Aralık 1975 1274

31 Aralık 1976 1289

31 Aralık 1977 1310

31 Aralık 1978 1323

31 Aralık 1979 1359

31 Aralık 1980 1390

31 Aralık 1981 1401

31 Aralık 1982 1421

31 Aralık 1983 1468

31 Aralık 1984 1544

31 Aralık 1985 1557

31 Aralık 1986 1601






31 Aralık 1987

1777

31 Aralık 1997

2601


31 Aralık 1988

1869

31 Aralık 1998

2800


31 Aralık 1989

1962

31 Aralık 1999

2910


31 Aralık 1990

2089

31 Aralık 2000

2964


31 Aralık 1991

2219

31 Aralık 2001

3100


31 Aralık 1992

2329

31 Aralık 2002

3170


31 Aralık 1993

2632

31 Aralık 2003

3350


31 Aralık 1994

2962

31 Ağustos 2004

3374


31 Aralık 1995

2133

31 MART 2005

3500


31 Aralık 1996

2301

BUGÜNE KADAR MUĞLA TİCARET ODASI MECLİS BAŞKANLIĞI GÖREVİ YAPANLAR
NOT: (Tüm bilgi ve rakamlar, Muğla Ticaret Odası Genel Sekreterliğinden alınmıştır.)

Muğla ve Nostalji

Yirminci yüzyılın başları ve yeni milenyumun tasarladığı, kurguladığı bir "Bilim Devrimi" vardır. Bu devrimde; geleceğe yönelik bilinmezlikleri bilmek, geleceği görmek bulunmaktadır. Hatta, "Zaman Makinesi" diye düşünürken ütopya; bizim düşünmek istediklerimizi özetler gibidir. İnsanlığın en büyük düşlerinden birisidir geleceği görmek.

Oysa, geleceği görmek için, geçmişin ayak izlerinin silinmemesi gerekmektedir. Yakın geçmişte yaşanan olguların geleceğe ışık tutması ve yönlendirmesi için geçmişin artı değerlerinin korunması gerekmektedir.

Konumuz Muğla, Muğla'nın kültür ve sanat yapısının geleceğe taşınırken, geçmişte ürettiğimiz değerlerin bir üst çizgiye çıkarılması üzerinde durmak ereğimiz. Geçmişte soluduğumuz hava ile gelecek koşumuza çıkabilmek gayreti içinde olduğumuzu sergileyeceğiz.

Daha yarım yüzyıl önce, sosyal aktivitelere adım attığımızın ilk yılları...

Rakımı hayli yüksek bir yöreden göçüp gelmişiz Muğla'ya. Muğla, bugünün Muğla'sı değil, insanlar da öyle.

Türkçeyi bile konuşamazken, yabancı dil öğrenmeye çalıştığımız iki büklüm dönemler. Okulda duvar gazeteleri, kültür edebiyat kolları, temsiller, şiir geceleri, edebiyat matineleri... Faust'u, Jean Valjan'ı, Lenny'i, Homongolos'u, Aramis'i, İnce Memed'i, Irazca'yı öğrendiğimiz Dünya ve Türk klasikleriyle boğuştuğumuz günler.

1960'ların ortalarında gezinirken kendimizi birden gazetecilik serüveninde buluyoruz. Halkevi ve Turizm Derneği ile tanışmamız o günlerde başlıyor.

Bir Muğla sevdalısı olarak bu serüvenin içinde neler yapabileceğimizi düşünüyoruz. Bu güzel yörenin kültürünü, sanatını, folklorunu, sosyal ve ekonomik yapısını ve daha nicesini araştıracak, öğrenecek ve sergileyeceğiz ilkin... Üyesi olduğumuz dernekler yararına etkinlikler tasarlıyoruz.

Bugün Askeri Gazino olan bir zamanların Halk Eğitim Merkezi salonunda, on beş günde ya da ayda bir düzenlediğimiz matinelerde kültür ve sanat adına Muğla coşkusuyla neler yapmadık ki...

Okullar arası bilgi ve kültür yarışmaları, Turizm Derneğinin oluşturduğu kalabalık folklor ekibinin gösterileri, şiir yazma ve okuma yarışmaları... Hayri Şahin'in "Ferayi" türküsünü ilk seslendirdiği geceler... Ersin Bedri Özer dostumuzla Zeybek sinemasında düzenlediğimiz "Kına Gecesinin estirdiği fırtınalar... Günlük İlkadım gazetesinde her gün Muğla için yazdığımız yazılar, yansıttığımız görüntüler, savunduğumuz ilkeler...

1967'de Ferayi'den sonra çıkagelen "Güç" dergisi... Rahmetli Oktay Kuşkonmaz ile 7 sayılık cefakeş çırpınışlarımız... Kaya Müştakhan'ın 1967 İl Yıllığı çalışmalarına olan katkılarımız... Hepsi tatlı bir anı olarak kalacak olan yoğunluğu tartışılmaz çabalarımız...

Muğla sevdalısı olmak hiç de kolay değil.

1972'de başlayan Fethiye yolculuğumuzda da Muğla'yı unutmamak, bu güzel beldeye bir şeyler kazandırmak gayretlerimiz küçümsenecek gibi değil.

Bu kıyı kentinde, bir Muğla aşığı olarak çalışmalarımızı sürdürmekte ayrı bir zevk, ayrı bir kazanım... Akdeniz Şenlikleri'nde Muğla'yı temsilen yönetici olmak, birikimlerimizi halkla paylaşmak büyük coşku... İlk kitabımız "İki Elin Sesi"nin Muğla'ya merhaba demesi de güzelliklerimizin kanadı kolu... Elimizden, dilimizden, yüreğimizden, beynimizden savurduğumuz insanlık ve yöre sevgisi dolu elektriğimizin aydınlatmasındaki adımlarımız da anlamlıdır. Memuriyetimizin engellemediği yazın yaşamımızda, çalışmalarımıza eklediğimiz yeni duyguların ve düşüncelerin oluşturduğu yazı ve şiirler... Hep Muğla'ya özel yaratı ve yapıt dolu günler, heyy...

Yazdıklarımıza bir özgeçmişten ziyade, geride bıraktığımız yarım yüzyılın bizde ve Muğla'da bıraktığı izlerdir. Bu izlerde, Muğla sevgisinin, Muğla sevdasının baş edilmez tutkusu yatmaktadır.

Görev yaptığımız yörelerden hep Muğla'ya uzandık. Muğla'ya olan borcumuzu, fanatik duygularımızı dile getirmeye, yazılarımızda yansıtmaya, eylemlerimizde gerçekleştirmeye çalıştık.

1977'de İzmir Hasan Tahsin salonunda ödül alırken, Muğla'dan şiirin sesini, soluğunu, kokusunu taşıdık. Muğla adına gururlandık, onurlandık.

Beş yıl sonra "Dost Türküsünü" yayınladık Muğla adına. Gerek yayınlarımızla, gerekse çalışma ve etkinliklerimizle Muğla'nın sanat ve kültür yelpazesinde renkler oluşturmaya ve oluşturduğumuz bu güzellikleri yurt düzeyinde yaymaya çaba harcadık.

1993'de Rıfat Kalakoğlu ile birlikte çıkardığımız "Damla" dergisi de ayrı bir deneyimdi. Muğla adına yaptığımız çalışmaların verimli bir zincirini oluşturuyordu bu atılımlarımızda. Yedi sayılık bir serüvenden sonra Muğla çalışmalarımızı televizyon ekranlarına taşıdık.

1994'de başlayan "Damla Sanat Akşamları''nda, Muğla'nın yetiştirdiği gizli sanat ustalarını tanıtmaya, duyurmaya çalıştık. 150'nin üstünde gerçekleştirilen ve her yıl Muğla Gazeteciler Derneği tarafından ödüllendirilen bu özgün programda, sesini duyuramayan çok sayıda sanatçıya platform hazırladık. Yöre türkülerini öyküleriyle işledik. Dış mekanlardan yaptığımız yayınlarda, Muğla'nın ve yöremizin özel yapılarını da tanıtmaya özen gösterdik. Ula Türk Evinde, Muğla Karabağlarda çeşitli mekanlarda Muğla türkülerini çalıp söyledik. Muğlalı sanatçıları halkla buluşturduk, konuşturduk.

Bu çabalarımız, yayıncılığımızı hızlandırdı. 2001'de "Közden Küle", 2004'de "Küldeste"yi Muğlalılar'a sunduk. Kitaplarımız koltuğumuzda etkinliklere katıldık ve Muğla'yı temsil etme onuru yaşadık.

Aradan yarım yüzyıl geçmiş biz dur durak bilmiyoruz.

Yöre kültürümüzü ve sanatımızı özümseyen sanatçı dostlarla oluşturduğumuz ekibimizle, o radyo senin, bu televizyon benim çağrılan programlara gelip gidiyoruz. Oralarda hep Muğla'nın, Muğla'mızın adı var; kültürü, sanatı var.

Yarım yüzyıl önce Hayri Şahin, Lütfü Nalbantoğlu, Bekir Nalbantoğlu, Turgut Sucu, Ersin Bedri Özer, Yalçın Sodra, Mustafa Ka ra os m a n oğ I u ve sayamayacağımız nice dostlarla başladığımız yolculuğumuzda, bugün sayıları bini geçen Muğla gönüllüsü sanatçı kazandık.

Muğla'nın; bugün yazın dünyasında kültür ve sanatı işleyenler arasında, Ünal Şöhret Dirlik, Recai Şahin, Timur Fidan, Hüseyin İlker Altınsoy, Mustafa Kahyaoğlu, Tarcan Oğuz, Günür Karaağaç, Meral Beltan, Şefik Alacain, Birdal Can Tüfekçi, Sadettin Yalçın, İbrahim Ergin, Coşkun Karabulut, Orhan Tez, Fehmi Özsoy, Özcan Özgür, Erman Şahin, Ali Abbas Çınar ve niceleri... Yöre kültürü ve folkloru da İbrahim Ethem Yağcı, Aşık Abbas Balcı, Uygar Karaca, Mehmet Yeşilkan, Mehmet Ali Kırlı, Harun Karaağaçlı, Sacit Bilgir, Haşan Bıçak, Naci Sözen ve isimleri bir kitabı dolduracak denli çok sayıda sanatçı tarafından dillendiriliyor, canlandırılıyor. Dahası yok mu? Elbet daha niceleri boy gösterecek.

Adı Muğla sevdasıysa, Muğla adına kültür, sanat ve folklor dalında geleceğin umut dolu filizlerini görür gibiyiz.

Muğla'nın aydın ve sevecen insanlarının; daha nice sanatçı, sanata gönül veren yetenekler yetiştireceğini görmek ütopya olmayacaktır. Muğla, özünde bir kültür ve uygarlık beşiğidir. Bu beşikte uygarlığın her geçen gün biraz daha büyümesi, yükselmesi elimizdedir.

Haydi Muğla...

Yükselecek Demirel
Muğla Kent Tarihi Dergisi
Sayı:1
Nisan 2005

Muğla'da Kadın Hareketi

Anadolu coğrafyasının engebeli köşesinde yer alan ilimiz Muğla, denizlere uzun sahillerle sınır oluşunun nimetlerinden, yüzyıllar boyu yararlanmasını bildi,

Kuzeybatısındaki Ege Denizi'nin kıyılarımıza komşu ettiği en yakın ada İstanköy.

Güneybatısındaki Akdeniz'in Muğla'ya komşu büyük adası Rodos.

Komşusu Aydın, Denizli, Burdur ve Antalya illeriyle ilişkilerini aşılmaz sıra dağlarla ayıran ve geçilmez nehirlerle zorlaştıran coğrafyanın azizliğini Muğla, deniz ulaşımları daha kolay olan İstanköy ve Rodos'a açılmakla giderdi.

Adalar, Avrupa'nın uzantısı olarak dizilmişlerdi Muğla kıyılarının karşısında. Avrupa'nın yeni buluş ve görüşlerinin Doğu'ya kesintisiz ulaştığı son noktalardı adalar. Batı'nın düşünsel ve teknolojik gelişmeleri, Osmanlı Muğla'sına daima Adalar yoluyla geldi.

Muğla tüccarları (1) bu yolun değerini her zaman, her devirde çok iyi kavradılar.

Yüzü ve gönlü eğitim ve öğretime açık Muğla'nın aydın aileleri de çocuklarını Adalar eğitiminin aydınlığına ve bu aydınlığın Rumeli'ye, Avrupa'ya kadar uzayan merkezlerine göndermeye başladılar (2),

Adaların tecimsel, kültürel, eğitsel varlıkları ve zenginlikleri ailelerin yalnız erkek nüfusuna değil zaman ilerledikçe, kadın nüfusuna da çekici gelmeye başlar.

Çarşı gerisindeki evlerin iç düzenlerini eşlerinin çarşı ve tarla gelirleriyle destekleyen ve sağlamlaştıran Muğla Kadını, ferasetini, tecimsel alanlarda değerlendirmeyi dener.

Bu kararıyla Muğla Kadını toplumun iki önemli olgusuna, kendini artan sorumluluk duygusuyla bağlamış olacaktır.

Giyimde, kuşamda, mutfakta ve tezgahta iyi, güzel, sağlam, sağlıklı mallara olan tutku, Muğla olgularının ilkini belirler (3).

Muğla'nın bilinen diğer önemli olgusu, çocuklarının okuma eğilimlerine sonuna kadar sahip çıkmak ve bu eğilimlerin yönünü Muğla dışındaki eğitim kurumlarına ulaştırmaktır.

Muğla Kadını bu iki önemli olgunun kavrayışını ve anlayışını eşiyle beraber sahiplenmenin sürekli sorumluluğunu duyar (4).

Evdeki sorumluluğunda önemli tasarruf aşamalarına ulaşan Muğla Kadını, kentinin siyasal ve kültürel olaylarındaki gelişim ve değişimlere de her zaman birikimli ve duyarlı yaklaşır.

Çok partili yaşama geçişin daha ilk yıllarında, Muğla Kadını demokratik haklarının bilinçli sahibi olarak önemli kararlarla baş başa görürüz (5).

Bu kararını çok partili yaşamın ilerleyen yıllarında da ve değişik siyasal platformlarda kullanmayı sürdüren Muğla Kadınının kentimizin demokrasi limanı olarak bilinen özgün yapısındaki yeri, ayrı ve ayrıcalıklıdır (6).

En mükemmel şekilde kurmuş olduğu ev içi düzeninin güzelliklerini, belirli dinamizm isteyen politika yollarında bir “ideal” olarak kentinin kadınlarına sunmayı görev bilen Muğla Kadını, Muğla politikasının çağdaş, uygar ve uyumlu yapısında, yeni görgü ve göreneklerin sahibi olarak simgeleşir (7).

Muğla kültürünün ilk çağ temelinde Halikarnaslı kadın Amiral Artemisya'nın sevk ve beceri üstünlüğü vardır. Bu üstün yeteneklerin günümüz Muğla Kadınına çağları aşarak ulaşmış olmasından doğal bir gelişim olamaz. Beceri ve yeteneği üniversal çatıların altındaki kürsülerde, basın-yayın hareketlerinin önünde, dernek-cemiyet kuruluşlarının başında kanıtlayıp göstermeyi sürdüren Muğla Kadını, kadın dünyasının öncü kimliğiyle adını yerel tarihin sayfalarına çoktan geçirmiş bulunmakta (8).

Spor, günümüzdeki konumuyla toplumun ilgi odaklarının hemen hemen en büyüğü. Muğla gençliğinin sporla barışık gönlüne söylenecek cesaret, metanet, haysiyet gibi sözcüklerin bir kadın başkan tarafından söylenmesi, her halde uygulanabilecek demokratik yöntemlerin en uygunu olurdu. Muğla Kadını, kendisine toplumca verilen bu görevi de yerine eksiksiz getirdi. Yeni kurulan spor kulüplerinin başkanlıklarını üstlenen Muğla Kadınları, kadın hareketinin Muğla görüntüsüne, spor güzelliklerini de ekleyerek ölümsüzleştiler (9). Sıladan Muğla'ya her dönüşte dile getirilen, her güzel işin başında söylenen, “Kadın Muğlam” okşaması, etimolojik değeriyle beraber etik güzelliği ve ayrıcalığıyla da kentimizin belirli sloganları içinde yer alır.

Kentimize mal olan bu slogan, tüm kentlerin, güzel, uygar ve çağdaş yapılarına Muğla Kadınından armağan olsun.


(1) Şerif Efendi (Kereste ve kömür ticareti ), Karazeybek Ailesi (Sığla ve kösele ticareti ), Zorbaz Ragıp Bey (Rakı, şarap ticareti ), Gölcüklüoğlu Emin Ağa (Zeytin yağı ve sabun ticareti), Yerkesikli Hoca Şerif Efendi (Tütün), Kale Tavaslı Abbak Süleyman Efendi (Canlı hayvan, deri, palamut, toprak ürünleri), Engürülü Hüseyin Demirel Bey (Rakı, şarap ticareti), Fıstıkoğlu Mehmet Efendi (İpek, çarşaf, dokuma ürünleri), Mustafa Kırmızıoğlu (Tütün)

(2) Zihni Derin (Selanik), Dr. Cevdet Nasuhi Savran (Cenevre), Cavit Aker (Manastır), Mehmet Nuri Özsan (Girit), Hoca Şerif Efendi (İstanköy)

(3) Mangırcıların Bakiye, Koyunşeyhlerin Melek Koçer, Konyalı Ömer Hoca kızı Mesude Narin, Konyalı Ömer Hoca kızı Sabiha Başar, Okkaların Bakiye Tekinalp, Ulalı Hacı Yusuf kızı Naciye Önuçan, Yerkesikli Hacı Kadı kızı Meliha Koçal, Yerkesikli Hacı İsmail Efendi kızı Vasfiye Bakırkaya

(4) " Ev yaparsan tuğladan kız alırsan Muğla'dan" öz deyişi bugün ülkenin her yerinde bilinen ve yeri geldikçe tekrarlanan Muğla'ya özgün deyiştir.

(5) Saadet Öztürk: Ulalı Bekir Ağa kızı.1946 Demokrat Parti Kurucular Kurulu Üyesi.

(6) Güzide Alper (Muğla Belediye Başkanı İskender Alper eşi), Nezahat Dişçigil (Diş. Dr. Neşet Dişçigil eşi), Firdevs Onay (Şevki Onay eşi), Melek Gölcüklü (Şevket Gölcüklü eşi), Türk kadınına seçme ve şeçilme hakkının tanındığı yasanın ardı sıra toplanan 1935 CHP Muğla İl Kongresinde CHP Muğla İl Yönetim Kurulu üyeliklerine seçildiler.

(7) İffet İnan (CHP İl Kadınlar Kolu Başkanı, Halkçı Parti Kurucular Kurulu üyesi, Muğla Belediye Meclisi üyesi), Esin Altaş (Avukat, DYP Muğla İl Başkanı), Zübeyde Fellahoğlu (Gazeteci, Anap Muğla İl Başkanı), Sevinç Göçügenci (Avukat, CHP İl Kadın Kolu Başkanı, CHP Muğla Milletvekili adayı, Belediye ve İl Genel Meclisi üyesi), Tülin Tursun Şahin (Avukat, AKP Muğla Merkez İlçe Başkanı)

(8) Prof. Dr. Nezahat Baydur (İstanbul Üniversitesi Arkeoloji), Prof. Dr. Serpil Gölcüklü (İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi), Prof. Dr. Gonca Onargan (Dokuz Eylül Üniversitesi Matematik Kürsüsü), Prof. Dr. Ayfer Kocabaş (Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü), Prof. Dr. Yasemin Günay (Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi), Gülören Sungur (Eczacı,Muğla Eczacılar Odası Başkanı), Ayla Kara (Avukat, Muğla Barosu Başkanı), Nurten Doğu (İlk Adım Gazetesi sahibi), Melda Türkeş (Devrim Gazetesi Sahibi), Zübeyde Fellahoğlu (Mğla Gazetesi sahibi), Yelda Gökcan (Şah Gazetesi sahibi), Sadıka Toguç (Yeni Gün Gazetesi sahibi), Hayriye Özsoy (Çağdaş Yaşamı Destekleme Şubesi Başkanı), Hilal Nizamoğlu (Hamle TV Genel Müdürü), Hafize Nizamoğlu (Hamle Gazetesi Yazı İşleri Müdürü)

(9) Saadet Öztürk (Bekir Ağa kızı, Muğla Yılmazspor Kulübü Kurucu Başkanı), Melek Öztürk (OsmanlI Meclisi Mebusanı 1912 dönemi ve TBMM 1920 dönemi Muğla Milletvekili Hazma Hayati Beyin kızı, Ulaspor Başkanı)




Ünal Türkeş
(Muğla Gazeteciler Cemiyeti Başkanı)

Muğla’nın Kültürel Kimliği’ne Kısa Bir Bakış

Muğla, tarih boyunca her zaman ilgi çekmiş ve çekim merkezi olmuştur. Muğla topraklarının insanlık tarihinde çok büyük yeri ve önemi vardır. Bunun en başta gelen sebeplerinden birisi Muğla ikliminin insanın rahat ve kolay yaşayabilmesi için uygun bir zemin taşıyor olması, ikincisi ise coğrafyasının hem batı, hem de güney yanıyla denizlere kıyısının bulunmasıdır.

Burada sözü edilen denizler dünyanın her hangi yerindeki denizler değildir. Dünya literatüründe yeryüzünün merkezi nitelendirilmesi ile adlandırılan Akdeniz ile Ege denizi kıyıları ilk çağlardan beri insanoğlunun kitleler halinde yaşadığı bölgelerdir. M.Ö. 8000-4000 yılları arasında, bölgede, insanların örgütlü biçimde yaşadığına dair mağara resimleri vardır. Muğla yöresinde prehistorik, Tunç, Karanlık, Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma ve Türk çağında önemli devlet, şehir ve kültür merkezleri kurulmuştur.

İnsanoğlunu şekillendiren iki ana kültür vardır. Bunlardan birincisi su (deniz) kültürü, ikincisi kara kültürüdür. Avcı- toplayıcı kültür her iki kültürde de ortak olmasına rağmen, kara kültürü bozkır ve tarım kültürünü doğurmuş, nihayetinde çeşitli aşamalardan sonra (sanayi, sanayi ötesi vs.) kent kültürü her iki kültürün de temel dayanağı haline gelmiştir. 

Muğla toprakları, tarih boyunca en önemli yaşam alanı olması sebebiyle hem deniz, hem de kara kültürünü bir arada bulundurma ve onu yaşatma şansına sahip olmuştur. İklimin ve coğrafyanın uygunluğu, insanoğlunun bu bölgelerde yoğunlaşmasını doğurmuş, dolayısıyla büyük bir kültür alanı olmasını sağlamıştır. Dağlarının denizi kucaklar ve içine alır şekilde denize doğru (girintili-çıkıntılı) olması, yerleşmelerin daha kolay olmasını ve bu yapıdan daha kolay yararlanmayı sağlamıştır. Kıyı ve kıyılara yakın alanlarda kurulan şehirler ve bunlar üzerine gelişen şehir devletleri uygarlığın ilk işaret fişekleridir. Buralarda okullar açılmış, dönemin nüfusuna kıyasla oldukça büyük tiyatrolar kurulmuş, gösteri ve söz sanatlarına ağırlık verilmiş, ticaret şekillenmiş, askeri ve sivil örgütlenmelerin önemli örnekleri ortaya çıkmıştır. 

Muğla'nın hemen hemen her ilçesi veya yakın yerleşme alanlarında pek çok arkeolojik kalıntı ve buluntuların varlığı bunun ifadesidir. Dünyanın yedi harikasından ikisinin Muğla ilinde (Bodrum) bulunması, bu toprakların büyük düşünürlere sahip olması (Heredot), barındırdığı yetişmiş insan kütlesi ile ilgilidir. Şehir ve şehir devletleri çerçevesinde gelişen hareketlilik tek veya belirli bir topluluğa, dolayısıyla tek kültürlülüğe dayalı yapı yerine, birden çok kültür yapısının kaynaşmasını sağlamıştır. Şehir devletlerindeki ticaretin gelişmesi kültür alış-verişinin kıyı şehirlerden başka ülkelerdeki şehirlere veya ülkenin iç kesimlerine taşınması, deniz kültürünün bozkır kültürüyle tanışması veya bunun tersinin gerçekleşmesi, her iki kültürün birbiriyle ilişkilerini artırmış ve bunlar kimi noktalarda birleşerek, kimi noktalarda da ayrışarak varlığını devam ettirmiştir. Bu devamlılık kimi zaman ticaret, kimi zaman savaşlar, kimi zaman da doğal yollardan varlığını sürdürmüştür. Bu da kültürlerime olgusunun sürekliliğini sağlamıştır.

Muğla, Türkiye'nin Batı'ya açılan penceresidir. Taşıdığı kültürel birikim ve değerleriyle Türkiye'nin önde gelen illerindendir, Muğla bölgesinde, Türkler tarafından fethedildiği 1261 yılından sonra da, önemli kültürel miras kalmıştır (yörede, 1261 tarihinden önce de göçebe veya yarı göçebe Türklerin, kira/vergi vermek suretiyle, hayvancılığa dayalı bir hayat sürdürdükleri ileri sürülmektedir). Muğla'da Türk döneminin başlangıcı yeni bir kültür ve sanat birikiminin de başlangıcıdır. Bölgeye, sanılanın aksine, sadece Oğuz boyları değil, bunun yanında Karluk ve Kıpçak boylarının da gelip yerleştiği anlaşılmaktadır. Günümüzde kullanılan ağız özelliklerinden, dil yadigarlarından, tarihi ve antropolojik verilerden bile bunu anlamak mümkündür. Yeni yapı, bölgedeki kültürel dinamizme de yeni bir ivme kazandırmıştır. Kültür; bir ülke veya bölge insanının tarihiyle, gelenekleri ve görenekleriyle, inanışlarıyla, üretim ve tüketimiyle, davranış ve algılayışıyla ve bir arada yaşama ve paylaşma arzusuyla doğrudan ilgilidir. Muğla insanının meydana getirdiği bu değerler onun karakteristik özelliğidir.

Muğla'ya gelen ilk Türk göçleriyle birlikte yeni bir kültürün de geldiği aşikârdır.

''Ekme ekin eğlenirsin
Dikme bağ bağlanırsın
Çek deveyi güt koyunu
Bir gün olur beylenirsin''

diyen Toros Türkmeni ile Muğla Türkmeni arasında yaşama kültürü ve düşünme açısından büyük tark yoktur. Bunun için, ilk dönemlerde şehirleşmeye de inanmaz. Bozkır kültürüne bağlı hayatı çerçevesinde yazları dağlara, geniş otlak ve sulara doğru, kışları ise denizlere ve sıcak vadilere doğru hareket eder (bölgedeki Türkmenlerin bir bölümünün 50 yıl öncesine kadar kışları Milas havzasına, yazları ise Göktepe ve civardaki dağlara hareket ettikleri bir gerçektir). Muğla bölgesinde, deniz, tarım ve kent kültürüne dayalı kültürel sistem, günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Bu durum, bir yanıyla değişme ve gelişmeye açık bir toplumsal yapının oluşumuna etki ederken, diğer yandan, değişimle birlikte gelen hızlı ve çarpık yozlaşmaya karşı, kendi kültürel varlığını sürdürme/muhafaza etme düşüncesinin doğmasını da zemin hazırlamaktadır.

Muğla merkezinde de bu kompleks yapının muhteşem bir tezahürü görülür. Muğla merkezi; bir yanıyla deniz, bir yanıyla tarım, bir yanıyla da kent kültürünü bir arada yaşama şansına sahiptir. Tek kültüre bağlı bu üçlü sistemin varlığı Muğla'yı ve Muğla insanını kültürel yönden de ayrıcalıklı ve dinamik kılmaktadır. Muğlalının denizle kopmaz bağları vardır. Muğla; 20 km.lik bir uzaklık olmasına rağmen hemen hemen her Muğlalı ailenin kendisinin, ya da akrabaları aracılığı ile deniz çerçevesinde gelişen hayata parelel olarak denizle yakından ilgisi vardır. Önemli bir kısmı, özellikle yazları, çevre ilçelerdeki iş merkezlerinde çalışmakta veya bu yerlerle iş bağlantısı bulunmakta, bir kısmı hafta sonunu veya tatilini kıyıdaki evinde veya sahilde geçirmekte, dünyanın değişik ülkelerinden gelen insanlarla kültür alış­verişinde bulunmaktadır. Muğlalı tarım kültürü ile de iç içedir. Hemen yanı başında yer alan ve Merkeze bağlı olan Karabağlar mahallesi veya Karabağlar yaylasında pek çok ailenin toprağı vardır ve ailelerin bir kısmı yaz boyunca buraya göçmekte, burada ekip biçmekte, kışlık erzaklarını da, geçmişte olduğu gibi, burada hazırlamaktadırlar. Muğla'nın yine hemen yanı başında yer alan Düverek mahallesi (köy), Ortaköy, Yeniköy, Kötekli gibi köylerinde de aynı husus söz konusudur. Muğlalı kent kültürü ve dokusunu da sindirme ve içselleştirme özelliğine sahiptir. Muğla'da kız-erkek ayrımı yoktur. Miras, genel olarak eşit paylaşılır. Muğla dışından evlenen kızlar, birkaç yıl içinde eşlerini Muğla'da ikamet etmeye ikna ederler. Bunun çok örnekleri vardır. Ailelerin de damada karşı yaklaşımı erkek çocuğa gösterilen yakınlıktan eksik değildir. Muğla'da söylenen "devletten, damattan hesap sorulmaz" sözü bunun ifadesi sayılabilir. Okuma-yazma oranı Türkiye ortalamasının çok üzerindedir. Özellikle kent merkezinde okumaya çok büyük önem verilir. Özellikle kız çocuklarının okuması için azami gayret sarf edilir. Aileler, çok çocuklu
değildir. İkiden çok çocuklu aileye ender rastlanır. Çocuk sayısının azlığı onların daha ihtimamla yetişmeleri ve örgün eğitimde yerini almalarına zemin hazırlamaktadır. Kadınlar, Türkiye ortalamalarına göre, iş hayatının her alanında görülmektedirler. Muğla'da, daha çok erkekler tarafından yapılan işlerin bir hanım tarafından gerçekleştirilmesi yadırganmaz. Burada traktör kullanan, balıkçılık yapan, eşini motorsikletinin arkasında taşıyan hanımların varlığına rastlanabilir. Bu tür uygulamalara Türkiye'nin çok az ilinde ender rastlanır.

Muğla kültürünün yaşatılması, tanıtılması, korunması ve geliştirilmesi yönünde, son yıllarda ilde büyük bir hareketlenme görülmektedir. Muğla, çevre bilinci gelişmiş ender illerimizdendir. Muğla merkez ve Milas, Bodrum, Datça, Ula ilçelerinde ve Akyaka beldesinde geleneksel mimari ile yapılmış evlerin harika örnekleri yer alır. Özellikle Muğla Üniversitesi'nin kurulduğu 1992 yılından sonra, kent merkezinde yeni ve büyük değişim yaşanmaktadır. Bu yapısıyla Muğla, bilgi çağındaki yerini almaya hazırlanmaktadır. Muğla Valiliği ve Muğla Belediyesi'nin bu yöndeki çalışmaları takdire şayandır. Valiliğin Muğla El Sanatları Merkezi, Muğla el sanatı dokumacılığının en güzel örneklerini dünyaya tanıtmaktadır. Tarihi Özbekler Evi'nin restorasyon çalışmaları tamamlandı. Ormancı türküsüne konu olan Belen kahvesi restore edilmiştir. Muğla Belediyesi'nin restore ederek Muğla'ya kazandırmış olduğu İskender Alper Kültür Merkezi, Kültür Evi, Yağcılar İşhanı ile eski Adliye sarayı bu kültürel dokunun en önemli örnekleridir. Kültür Evi, geleneksel Muğla Evi mimarisi özellikleri taşımaktadır. Burada; Muğla yaşama kültürü ve buna bağlı olarak Muğla el sanatları, Muğla mutfağı, yazılı ve sözlü kültürüne ait örnekler ile Muğla ile ilgili yayınlar sergilenmekte, imza günleri düzenlenmekte, fotoğraf sergileri 6 açılmakta, Muğla halk kültürünün örnekleri sunulmaktadır. Geçtiğimiz yıl Gökhan Çağlav tarafından restore edilerek hizmete açılan Muğla Sanatevi'ni de burada belirtmekte yarar var. Burada da kitap tanıtmaları, imza günleri yapılmaktadır. Kadın Dayanışma Merkezi olarak hizmet veren Sekibaşı'ndaki tarihi kahvehane de yine Muğla mimarisinin örneklerinden biri olarak restore edilerek kamuya sunulmuştur.

Muğla kültür dinamikleri arasında çınarları ve yayladaki kahveleri de eklemek gerekir. Karabağlar yaylasında yer alan Keyfoturağı, Süpüroğlu, Vakıf vb. kahveler ile burada ve Kireçocağı yakınındaki Allankavağı (Çınar),Yağcılar İşhanındaki, Kurşunlu camiinin hemen kuzeyinde şadırvanla bütünleşen çınar ile Saburhanedeki çınar şehrin süsü olarak bu ahengi tamamlarlar. Saburhane'de, Kurşunlu Camii ve Şahidî türbesi etrafında tarihin nefesini tutulur. Bu kahveler, türbe, cami ve çınarlar kültürel dokuya ayrı bir ahenk katmaktadırlar ve bunlar etrafında Muğla sözlü kültürünün güzel örnekleriyle karşılaşmak mümkündür. Karabağlar yaylası etrafında teşekkül eden kültürel yapının açığa çıkarılması için çalışmalar yapılmaktadır. Belediye'nin her yıl Eylül ayında düzenlediği Kavun Festivali çerçevesinde yapılan şenlik ve yarışmalar ile düzenli olarak yapılmasa da yağlı güreş ve rahvan at yarışları da ilgi çekmektedir. Muğla merkez ilçe çevresi ve ilçelerinde düzenlenen yağlı güreş, deve ve boğa güreşi geleneksel spor dallarının önemli örnekleridir. Bunlardan Kavaklıdere Menteşe yağlı güreşleri; Yerkesik, Ula, Kafaca boğa güreşleri, Yatağan deve güreşleri, Fethiye Yörük şenlik ve bayramı bu zengin kültürün belirtilebilecek birkaç küçük örnekleridir. Bölgede avcılık sporu da yaygın bir özellik olarak göze çarpmaktadır.

Muğla Halk Eğitim Merkezi, Muğlaya Hizmet Vakfı, Muğla Folklor Araştırma Derneği (MÜFAD), Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği vb. kuruluşlarda Muğla kültürünün geliştirilmesine ve tanıtılmasına yönelik çalışmalar yoğun bir şekilde sürdürülmektedir, Muğla Emek Tiyatrosu ve kuruluş aşamasında olan Sanatsevenler Derneği bu dinamizmin örnekleridir. Hamle ve Şah televizyonları ile Devrim, Hamle, Yenlgün ve Şah gazetelerinde Muğla kültürü ile ilgili yayınlar yapılmaktadır. Valiliğin de geçtiğimiz yıl içinde yayımlamış olduğu Muğla, Muğla Yıllığı, Muğla Türküleri (kitap, 2 CD ve 2 kaset) ve Muğla Manileri dikkat çekmektedir. Muğla Üniversitesi'nin geçtiğimiz üç yıl içinde Muğla'ya yönelik olarak yayımladığı kitapların sayısı ona yaklaşmaktadır.

Muğla il merkezinde, Muğla folklorunun günümüzdeki belirgin araştırmacıları Muğla kültür dokusunun araştırılması, yaşatılması, tanıtılması yönünde önemli çalışmalar gerçekleştirmektedirler. Muğla halk türküleri, halk oyunları, halk giysileri üzerinde uzmanlaşmış olan ve Muğla'nın Bazı Sözlü Kültür Değerleri ve Halk Oyunları (Muğla, 2001) ve Öyküleriyle Muğla Türküleri (İzmir, 2003) adlı kitapları yayımlanan ve Muğla giysileri ile ilgili zengin bir koleksiyonu da bulunan Mehmet Ali Eren; Muğla halk kültürünün değişik alanlarını hem bir derleyici, hem de kaynak kişi olarak değerlendirmekte mahir, Muğla Yazıları ve Muğla Avcıları adlı kitapları ile üstad Erman Şahin; Muğla yöresi toplum yapısı, Muğla'nın Atatürk ve Cumhuriyet dönemi tarihi çalışmalarıyla tanınan ve Muğla İli Toplum Yapısı Araştırmaları-Yerkesik (İstanbul, 1971) ile Atatürk'ün Çevresinde Yer Alan Muğlalılar (İzmir, 2004) adlı kitapları yayımlanan Ünal Türkeş; Muğla kültürel dokusunun yaşatılması, tanıtılması ve geliştirilmesi için büyük bir özveriyle çalışan, geleneksel mimari ile birlikte Muğla folklorunun değişik alanlarında hizmet veren Saim Sayın; Muğla geleneksel mimarisi üzerine çalışmalarını yoğunlaştıran ve kendini bu alandaki araştırmalara adayan, birçok kitabı yanında Muğla Evi (Muğla, 1991) adlı kitabı ile de tanınan Ertuğrul Aladağ; Muğla halk kültürü üzerine derleme çalışmaları bulunan ve bunları yerel gazetelerde yayımlamak suretiyle kamu ile paylaşan Tülay Kayar; sözlü kültür üzerine derleme ve araştırmalarıyla bilinen ve kentin kültür gönüllülerinin olanaklarıyla Muğla Kitabı (Muğla, 2004) ve Muğla Ağzı Sözlüğü (Muğla, 2004) adlı kitapları yayımlanan Ali Abbas Çınar vb. araştırıcılar Muğla şehir merkezinde hizmet üretenlerin akla ilk gelenleridir.

Muğla'nın sadece kültür araştırmacıları veya uygulayıcıları değil, sanatçıları da vardır. Bunlardan Yükselecek Demirel şiirleriyle tanınmaktadır, şiir kitapları yayımlanmıştır. İlker Altınsoy roman ve hikâye çalışmalarıyla tanınmaktadır. Kerimoğlu (Muğla, 2003) ve Karaova Düğünü (Muğla, 2004) adlı sanat çalışmalarıyla Muğla Manileri (Muğla, 2004) adlı derleme çalışması yayımlanmıştır. Muğla geleneksel halk müziğinin örneklerini kendine has tavrıyla çalıp söyleyen ve bu özelliği Kültür Bakanlığı tarafından da tescillenen İbrahim Ethem Yağcı vb. sanatçılar adları bir çırpıda zikredilebilecek değerlerdir. Fethiye'den Musa Seyirci, Ünal Şöhret Dirlik ve Ramazan Kıvrak; Yatağan'dan Tarcan Oğuz; Bodrum'dan Mehmet Uslu; Köyceğiz, Dalaman ve Ortaca üzerine yazılarıyla tanınan ve hayatını Ortaca'da sürdürmekte olan Günay Karaağaç ile Bayır'da hayatını sürdüren Âşık Abbas Balcı'yı da bu kervana eklemek gerekir.

Sonuç olarak Muğla; coğrafyası, iklimi, insanları ve insanlarının meydana getirdiği kültür dokusu ve kimliği ile bütünlük göstermektedir. Bunun için, bölge halkının geçmiş tarihine, buraya değişik zamanlarda, farklı bölgelerden gelen Türklerin Türkmen/Oğuz, Karluk ve Kıpçak boylarının varlığına ve günümüz toplumsal olgu ve yaşayışına toplu halde bakmak gerekir.