10 Nisan 2015 Cuma
Saburhane Meydanı
Muğlanın meşhur meydanı olan Saburhane meydanı...
Rum mahallesinde 500 yıllık geçmişe sahip. Rum Mahallesi olarak bilinen Asar Mevkii'nde yer alıyor. Tarihi kilise kalıntıları, cami, şaraphane, üç kahvehane, iki ekmek fırını, hamam, Apostol Hanı, 300 yıllık çınar ağacı ve tarihi evlerle çevrili. Son olarak 1992'de düzenleme yapıldı ve Mimar Sinan'ın heykeli dikildi. 1500'lü yıllarda Sabri adlı dervişin dergahının bu alanda bulunması nedeniyle Saburhane adı verilmiş. Uzun zaman önce Rumlar tarafından yerleşim alanı olarak seçilmesinin sebebi ise, asılan keçi ciğerinin serin olan bu bölgede uzun süre dayanması. Son yıllarda yerli ve yabancı turistlerin akınına uğruyor.
Muğla 400'e yakın tescilli evi 170'e yakın sivil mimarlık örneği yapısı, 100'e yakın sokağı, eski hanları, şadırvanları arastası, meydanları ve camileriyle örnek bir kentsel sit alanıdır. Saburhane Meydanı özgün mimari karakterin coğrafyayla uyumlu şekillendiği, Türk-Rum yada Müslüman-Hıristiyan olmak üzere iki farklı kültürün bir arda yaşadığı tipik bir yerleşmedir. Meydan adını bir zamanlar burada yer alan hapishaneden alır. Kimi evlere çıkmaz sokaklardaki avlu kapılarından geçilerek ulaşılır. Açık ya da kapalı ön sofaları, ahşap süslemeleri verandaları, duvara gömülmüş dolap şeklindeki banyoları Muğla evlerinin belirgin özelliklerindendir.
19.yüzyılın başlarından itibaren Osmanlının kaybettiği topraklardan (Balkanlar, Kırım ve Girit) göç eden varlıklı insanlar yanlarında Rum ustaları da getirmişlerdir. Rum ustaların etkisiyle 1820-25’ lerden sonra mimari değişimler ortaya çıkmıştır. Sadece Rum ustalar değil, değirmenciler, terziler, doktor ve eczacılarda Muğla’ya gelip yerleşen Rumlar arasında yer alıyordu. Rumlar Saburhane Meydanı ve çevresinde yoğunlaşmışlardı. Rumlar zamanında Saburhane, ulu çınarların olduğu, ortasından dere geçen ve dere üzerinde taş köprüsü olan sosyal hayatın yoğun olarak yaşandığı bir mekan özelliği taşımaktaydı. Yapı ustalığı ve marangozluktan sonra en önemli ve yaygın meslek meyhanecilikmiş. Meyhane Boğazı dediğimiz Andon’un hamamının (Zeliha’nın Hamamı) bulunduğu sokakta sağlı sollu meyhaneler yer alırmış ve mezeler adalardan gelirmiş.
Rum mahallesinde 500 yıllık geçmişe sahip. Rum Mahallesi olarak bilinen Asar Mevkii'nde yer alıyor. Tarihi kilise kalıntıları, cami, şaraphane, üç kahvehane, iki ekmek fırını, hamam, Apostol Hanı, 300 yıllık çınar ağacı ve tarihi evlerle çevrili. Son olarak 1992'de düzenleme yapıldı ve Mimar Sinan'ın heykeli dikildi. 1500'lü yıllarda Sabri adlı dervişin dergahının bu alanda bulunması nedeniyle Saburhane adı verilmiş. Uzun zaman önce Rumlar tarafından yerleşim alanı olarak seçilmesinin sebebi ise, asılan keçi ciğerinin serin olan bu bölgede uzun süre dayanması. Son yıllarda yerli ve yabancı turistlerin akınına uğruyor.
Muğla 400'e yakın tescilli evi 170'e yakın sivil mimarlık örneği yapısı, 100'e yakın sokağı, eski hanları, şadırvanları arastası, meydanları ve camileriyle örnek bir kentsel sit alanıdır. Saburhane Meydanı özgün mimari karakterin coğrafyayla uyumlu şekillendiği, Türk-Rum yada Müslüman-Hıristiyan olmak üzere iki farklı kültürün bir arda yaşadığı tipik bir yerleşmedir. Meydan adını bir zamanlar burada yer alan hapishaneden alır. Kimi evlere çıkmaz sokaklardaki avlu kapılarından geçilerek ulaşılır. Açık ya da kapalı ön sofaları, ahşap süslemeleri verandaları, duvara gömülmüş dolap şeklindeki banyoları Muğla evlerinin belirgin özelliklerindendir.
19.yüzyılın başlarından itibaren Osmanlının kaybettiği topraklardan (Balkanlar, Kırım ve Girit) göç eden varlıklı insanlar yanlarında Rum ustaları da getirmişlerdir. Rum ustaların etkisiyle 1820-25’ lerden sonra mimari değişimler ortaya çıkmıştır. Sadece Rum ustalar değil, değirmenciler, terziler, doktor ve eczacılarda Muğla’ya gelip yerleşen Rumlar arasında yer alıyordu. Rumlar Saburhane Meydanı ve çevresinde yoğunlaşmışlardı. Rumlar zamanında Saburhane, ulu çınarların olduğu, ortasından dere geçen ve dere üzerinde taş köprüsü olan sosyal hayatın yoğun olarak yaşandığı bir mekan özelliği taşımaktaydı. Yapı ustalığı ve marangozluktan sonra en önemli ve yaygın meslek meyhanecilikmiş. Meyhane Boğazı dediğimiz Andon’un hamamının (Zeliha’nın Hamamı) bulunduğu sokakta sağlı sollu meyhaneler yer alırmış ve mezeler adalardan gelirmiş.
Mübadeleyle Giden Rumlar Turizmle Gelen Avrupalılar
Hatice Kurtuluş
Bağlam Yayıncılık
ISBN: 9786055809362
''Metropolde büyümüş birisi olarak, küçük bir kentte yaşamanın, bütün duygusal ve akademik yargılarımı yerinden oynatacak bir deneyim olacağını hiç tahmin edemezdim. Bu deneyim bana, modernleşme ile kapitalist kentleşme arasındaki ilişkinin ne kadar farklı yüzlerinin olabileceğini gösterdi. Uluslaşma sürecinin bir unsuru olarak, Muğla'nın merkezinden zorunlu göçe tabi tutulan Rumların ve küreselleşmenin bir unsuru olan kitlesel turizmin Muğla kıyılarına attığı Avrupalıların, Muğla'da yarattığı eşitsiz kentleşmeyi bu deneyim sayesinde okuyabildim. Türkiye'de küçük kentlerin geçirdiği dönüşümü ve kıyısal kentleşmeyi yaratan tarihsel ve mekansal koşulları Muğla örneğinden kavramaya çalışan bu kitap, yaşadığım deneyimi, bildiğim bir dile çevirme girişimidir. Ama en çok da, bunu meraklılarıyla paylaşmak istediğim için.''
Zamanın Durduğu Muğla'da Beyaz Yolculuk…
Dünyanın sekiz harikasından biri kabul edilen anıt mezarı bugün İngiltere'de sergilenen Karya Satrapı Mausoles'un kız kardeşi olan dünyanın ilk kadın amirali Artemisia'nın bir süre kendini antik Mabolla kentinde koruyup, sakladığı söylenir.
Evlerinin bacalarına kadar temiz ve beyaz Muğla işte o Mabolla'nın eteğinde kurulmuştur. İl merkezi Muğla tatilciler için daha çok Türkiye'nin önde gelen turizm merkezi ilçelerine gidilip gelinirken ''içinden geçilen'' ama bir gün olsun yaşanılası bir yerdir.
Muğla'ya Halikarnas Balıkçısı'nın ''Mavi Yolu'' dışında, Halikarnas'tan yola çakıp, sonra İasos, Labranda, Milasos'u (Milas), Pagan kültüründe önemli yere sahip olan ve Anadolu'nun en büyük (bereket) tanrıçası Kibele kadar öneme sahip tanrıça Hekate'nin memleketi Lagina'yı, Mısır Kralı Seleukos'un eşi Stratonikeia ile ilk eşinden oğlu Antiochos arasında ölümüne aşkın yaşandığı dünyanın ilk ve en büyük mermer şehri olmanın yanında Karya'nın Gladyatörler Şehri olarak anılan Stratonikeia'yı (Yatağan) keşfederek de ulaşabilirsiniz.
Muğla’ya gelmeden önce Akyaka ile birlikte “Yavaş Şehir” olmaya aday Bozüyük Beldesi’ne uğrayıp, ulu çınarlar altında akan suya kurulmuş masada paçalarınızı sıvayıp, yemek yemeyi sakın ihmal etmeyin. Akyaka’da olduğu gibi burada da cennete geldiğiniz duygusuna kapılırsınız…
İster Cleopatra ile Marcus Antonius’un aşk yaşadığı sulardan geçip Akyaka azmaklarında soluklanarak; ister Stratonikeia ile Antiochos’un ölümüne aşk yaşadığı mermer kentten geçip Bozüyük Pınarbaşı’nda soluklanarak gelmiş olun, soluğu Osmanlı döneminde Rumlarla Türklerin birlikte yaşadıkları Saburhane Meydanı’nda alın. Buradan çıkın beyaz yolculuğa…
Meydandaki kahvelerden birinde zencefilli Türk kahvesi yudumlarken, Kleopatra’yı, Stratonikeia’yı kıskandırırcasına yaşanan Dönme Dudu aşkını; Marmaris’in Çetibeli Köyü`nde değirmencilikle uğraşan bir Rum ailenin kızı Stella'nın Yusuf adında bir yörük delikanlısına nasıl âşık olup evlendiğini, Mübadele’de Yunanistan’a gitmeyip, Muğla’da kalarak Muğlalıların nasıl “Dudu anası” olduğunu yaşlılardan dinleyin.
Bütün bunlar yorar insanı…
Muğla'nın tarihi hanları, hamamları ve camileri de ünlüdür. 1334 yılında Menteşe beyi İbrahim Bey tarafından Ulu Cami'nin vakfiyesi olarak yaptırılan tarihi Vakıflar Hamamı'nda kendinizi tellağın ellerine bırakın. Bütün kirlerinizi, ölü derilerinizi, yorgunluğunuzu burada bıkarak, Muğla'da geceleyin.
Yatmadan önce dünyanın ilk esnaf dayanışma teşkilatı olan Ahiliğin izlerini taşıyan Arasta'ya dalın. Semercisiyle, kunduracısıyla, berberiyle, demircisiyle, bakırcısıyla, esnaf lokantalarıyla, meydandaki şadırvanıyla tarihi Arasta, 20. yüzyıl başında donmuş gibidir…
Karnınız acıktıysa, esnaf lokantalarından birine girin. Döş dolması, keşkek gibi yöresel yemeklere rastlarsanız menüde, mutlaka tadın. Kavurmalı Muğla böreği, tükürük köftesi veya saç böreği de yiyebilirsiniz. Yemekten sonra Helvacı Tahsin'e uğrayın. Yöreye has tahin helvasının, tahininin ve çıtırmak tatlısının tadına bakın. Hiç olmadı bir pastaneye dalın, Muğla'nın Saraylı tatlısı ile kendinize keyif yaşatın…
İsterseniz günü eski kent dokusu içinde bir meyhanede, Muğlalı çalgıcıların müziği eşliğinde yudumlanan rakı ile noktalayabilirsiniz.
Nerede konaklarsanız konaklayın, sabah erken kalkıp, yeni güne Arasta'da bir kebapçıda ''Merhaba'' deyin. Eğer akşamdan kaldıysanız, başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz sulu kebap ayılmanıza yardımcı olur.
Kebapçıdan çıkıp, bugün halen çalan çanı ve çalışan saati ile Muğla'nın anıtlarından olan tarihi Saatli Kule'nin önünden esnafı selamlayarak Konakaltı Meydanı’na yürüyün. Meydanda karşılaşacağınız tarihi yapıları; bu gün belediye olan Adliye Sarayı’nı, kütüphane olan Jandarma Karakolu’nu, müze olan Cezaevi’ni ve kültür merkezi olan Konakaltı Hanı’nı gezerken kendinizi bir film platosunda sanabilirsiniz…
Müzede, Stratonikeia ve Lagina’dan gelen tarihi eserlerin ve “Gladyatörler sergilemesinin” yanında, Muğla’nın Özlüce Köyü Kaklıcatepe Kazılarında ortaya çıkan 5-9 milyon yıl önce yaşamış hayvan ve bitkilere ait fosillerin sergilendiği Turolian Parkı gezerken Dinazorlar Dünyasına yolculuğa gidip, etnografya bölümünde Muğla’nın giyim kuşam ve kullanım eşyaları arasında yakın zamana geliverirsiniz…
Sonra kaybolma endişesi duymadan, Mabolla antik kenti kalıntılarının bulunduğu Muğla’nın masa dağı (Hisar) Asar’ın bacalarına kadar beyaz evlerinin dar sokaklarına vurun kendinizi. Tarihi Muğla evlerinin arasında dolaşın ve tepeye kadar çıkın. Fotoğraf makinenizi yanınıza almayı unutmayın. Çünkü her köşeyi döndüğünüzde deklanşöre basmanızı gerektirecek bir kare çıkacaktır karşınıza. Evlerin bacaları dikkatinizi çekecek. Kiremitten şapkalı bacalar Muğla evlerinin simgesi sayılır. Özgün Muğla evlerinin yüksek duvarlarla sokaktan koparılmış avlularına iki kanatlı ahşap kuzulu kapılardan izin alınıp girilir. Belki bir Muğlalı sizi evine davet eder… Birbirini rahatsız etmeden, manzarasını kapatmadan yükselen evlerden birinde 40 yıllık dost gibi ağırlanırsınız.
Tepeye vardığınızda, sizi 1800’lü yılların Mevlevi Tekkesi Şahidi Camii karşılar. Burada soluklanıp, Saburhane Meydanı’na inmek kolaydır, benzeri bu gün Yunanistan’da olan Asaryani Kilisesi’nin ev olarak kullanılan kalıntıları ile Muğla mimarisinin tek üç katlı yapısı Papazın Evini geçip, Apostol’un Hanı’ndan sola dönersiniz. Rumlardan kalma ve Muğlalıların “Zalihe ananın hamamı” dedikleri Andon’un Hamamı ile karşılaşırsınız. Çalışmıyor, ama koruma altında. Hamamın bulunduğu dar sokakta omuz omuza vermiş duran Rum Mimarisinin taş yapılarının hepsinin birer Rum Meyhanesi olduğunu hayal edin…
Geçmişin hayallerini kurup, her an Dudu Ana, Yusuf, Apastol veya Andon bir köşeden karşınıza çıkıverecekmiş gibi yürürken Değirmen Deresi’ndesiniz. Derenin küçük bir şelale yaparak göllendiği noktaya yapacağınız bir saatlik bir yürüyüş güzergâhı üzerinde tarihi Kilise ve Rum Kız Mektebi kalıntısını, Değirmendere’nin doğal güzelliklerini izleme şansı bulursunuz. Sıcak yaz günlerinde mayonuzu almayı unutmayın.
Yorucu yürüyüşün ödülü şelalenin göletine dalıp serinlemek olacaktır.
Geçmişten Günümüze Yaşam Tarzı: Muğla
Binlerce yılın türküsü saklıdır Muğla'nın yaylasında. Ulu kavaklar, alın terinin suladığı topraklar, cıvıldaşan kuşlardır bu türkünün notasını titretenler. Dinleyenin huzur bulduğu bir türküdür bu…
Kışın sessizliğe bürünür her yer burada. Yazın gelmesini bekler terk edilmiş evler sahiplerinin
hatıralarıyla. Yaz bereketi gelince bir alışveriştir başlar yaylada. İnsan su verir, emek verir toprağa, toprak da can verir tohuma. Bir tebessüme dönüşür nasırlı ellerde her bir ürün. Kimi zaman altın sarısı kavundur bu tebessümün nedeni, kimi zaman toprak kokan domates,kimi zaman
karpuz, kimi zaman yemyeşil yaprağıyla tütün.
hatıralarıyla. Yaz bereketi gelince bir alışveriştir başlar yaylada. İnsan su verir, emek verir toprağa, toprak da can verir tohuma. Bir tebessüme dönüşür nasırlı ellerde her bir ürün. Kimi zaman altın sarısı kavundur bu tebessümün nedeni, kimi zaman toprak kokan domates,kimi zaman
karpuz, kimi zaman yemyeşil yaprağıyla tütün.
Ağaçların gölgelediği toprak yollarıyla bir labirenti andırır. Her an bir sürprize açılır gibidir yolları. Gezeni bir masal diyarına alır götürür. Bu masaldaki kahramanlar ne devlerdir ne periler güler yüzlü insanlardır her yolun sonunda karşımıza çıkan. Her misafir tanrının armağanıdır onlar için.
Adının yüksekte olduğuna bakmayın serin olmasına serindir ama yüksekte değildir Muğla'dan haliyle ilginç gelir bu insana. Eğer bir gün yolunuz düşerse ceketsiz uğramayın bu diyara. Eski günlere mi dönmek istediniz? Arabanızdan inip bir kahveye girin. Yılların nakış gibi işlediği yüzlerin tatlı öyküsünü acı bir kahveyle yudumlarken dinleyin…
İşte size zamanda bir yolculuk! Bu belki bir umudun, belki bir aşkın, belki bir kavganın, belki de küllenmiş bir sevdanın öyküsüdür.
Alışılmış, büyüklerden öğrenilmiş işlerle yayla günleri yaşanır. Yapılan turşular, tarhanalar sucuklar, salçalar, kuru biber, patlıcanlar vs. taşınır Muğla'ya. Bu kez başka bir kapı açılır geçmişten günümüze. Aile mahremini gizlemek ister gibi yüksek duvarlarla çevrili avluya açılan Türk evleri; bembeyaz badanalı duvarları , kaneviçe işli minderleri, kiremit şapkalı bacaları ile güler yüzle bekler aile sakinlerini. Hem özel ve gizli olmak ister gibidirler hem de daracık sokaklarla birbirine bitişik yapılarla bir bütün olmak ister gibi kol kola girmiş halleriyle güvende olma duygusunu verir karşıdan görenlere, Muğla evleri…
Yanında dikilen avlusuz, direk dışarı açılan kapılarıyla Rum evleri bir tezattır mimaride. Ama
açılan her kapıdan dar sokağa uzanan başlar, sevgiyle karşılar insanını.
açılan her kapıdan dar sokağa uzanan başlar, sevgiyle karşılar insanını.
Tarihsel doku ile gelişmiş kent yapısını gezerek, sıcacık tarhana çorbası içebilirsiniz.Ya da düğün yemeğinde keşkeği tadabilirsiniz. Keçi etinden yapılmış yemeklerini, tahinli pidesini yiyip günü kapatabilirsiniz . Çoluk çocuk yiyin gari …
Ertesi gün güzel güneşli bir sabaha uyanarak, yayladan sahile on beş dakikada inerek sahilde
çayınızı yudumlayabilirsiniz. Artık sahildesiniz, bundan sonra bambaşka bir dünya ve rüya sizi
bekliyor. Tatil için planladığınız her şeyi artık gerçekleştirebilirsiniz…
çayınızı yudumlayabilirsiniz. Artık sahildesiniz, bundan sonra bambaşka bir dünya ve rüya sizi
bekliyor. Tatil için planladığınız her şeyi artık gerçekleştirebilirsiniz…
Bütün bunları dinlemek ve hayal etmek yerine bence siz Muğla’ya gelip bunları yaşamalısınız.
Geçmiş İle Geleceğin Gölgesinde, Muğla…
Dağların arasında, saklı, öylece sessiz sakin uzanmış yatıyor olmasından mı bilmem insana huzur veren bir şehirdir Muğla.
Gözleri parlayan neşeli bir çocuk yüzü gibi masum ve sevimli, gelinliğini giymiş bir genç kız gibi nazlı ve davetkârdır.
Kristal bir vazo misali sunulan modernite, içindeki rengârenk çiçekleriyle ve ışıltılı bir vitrini andıran yerleşim dokusu, paha biçilmez mücevherleriyle, büyüleyici bir atmosferdir. Madde ile ruhun, eski ile yeninin estetik terkibi olan ve derin bir mana ihtiva eden Muğla, tabii bir açık hava müzesidir.
Muğla ortaçağdan kalma antika bir tablodur. Derin kültür ve yüksek bir sanat anlayışı ile değerlendirildiği takdirde, geçmiş zamanların (eski çağların) kirlenmemiş o taptaze havasının antik kokusu bir yaz esintisi gibi insan ruhunu ferahlatır, dinlendirir. Türk kültür ve medeniyetinin en güzel örneklerini bir ana gibi kucaklayıp muhafaza etmesi sebebiyle, muhayyilede bir ebedilik hissi, yücelme, arınma, milli bir kimlik, özgüven ve aitlik duygusu yaşatır insana…
Mevcut yerleşim alanı içinde yer alan tarihi mekânlar, kent içinde adeta gizlenmiştir. Yeniçağda eski devirlerin ruhunu yaşatıp o eski havayı teneffüse imkân verecek güzelliklerinin başında “ARASTA” gelir. Kente özgü sivil mimarinin en güzel örneklerini barındıran Arasta bir zamanlar, daracık sokaklarda yan yana küçük dükkânlar içinde günümüzde unutulmaya yüz tutmuş geleneksel meslek grubu mensupları olan demircilerin, bakırcıların, kalaycıların, mıhçıların, nalburiyecilerin, saraçların, kunduracıların, terzilerin, semercilerin, dokumacıların, keçecilerin, ayrıca kolonyacıların, kuşçuların ve müzisyenlerin mekânıymış. Bir bakıma şehrin ticaret ve zanaat merkezi, Muğla'nın eski zamanlardaki esnaf okuluymuş. Ahilik geleneği gereği bu okullardan geçmeden, usta yanında pişmeden yamaklar çırak, çıraklar kalfa, kalfalar da usta olamazmış.
Bir zamanlar bu sıcacık sokaklarda, sabah namazı kılınıp, daha gün doğmadan, kebaplar yenilir, Bismillah ile kepenkler açılır, siftahlar yapılır, keyifli sohbet ve gülüşmelerle kahveler içilirmiş. Eskilerin söylediği üzere, burada ‘tavuğu tüneğinden düşüren kolonya’lar yapılırmış. Bugün itibariyle artık tatlı bir hayal olan özlediğimiz geleneksel yaşantının canlı tanığı tarihi pazar Arasta, kendine özgü dokusu ve özgün mimarisiyle hala ayakta kalmak için direnen meslek erbaplarının faaliyetleriyle mistik havasını muhafaza ederek kendisini ziyarete gelen konuklarını vakur bir ev sahibi gibi ağırlamaya devam etmektedir.
Arasta… Ateşte dövülen demir kokar. Örse vurulan çekiç kokar. Yapılan semer, dikilen kumaş, işlenen deri kokar. Meşhur Muğla kebabının buharı, ızgara köftesinin cızırtıları kokar. Berberlerinden sabun kokar. Burası alın teri ve el emeği kokar. Tarih kokar. Dört yanı, Selçuklu mimarisine has inşa edilmiş seçkin birer sanat eseri olan camileri ile Arasta adeta kutsal bir koruma altındadır. Güneyinde Kurşunlu Camii (1493) olmak üzere, Ulu Camii (1334), Pazar Camii (1842) ile Şeyh Bedrettin tarafından yaptırılan Şeyh Cami (1465) bir daire şeklinde Arasta’nın etrafında yer alır.
Bu dairenin merkez noktasında bir abide gibi, mağrur “Şadırvan” bulunur. Şehrin ilk belediye başkanı Hacıkadı Süleyman Efendi’nin seher ve iftar saatini halka duyurmak için 1885'te Rum yapı ustası Filvari'ye inşa ettirdiği büyük çan saati ''Saatli Kule'' ise hemen yanı başında bu muhteşem dekoru tamamlar. 14.yüzyıldan kalma Menteşe Beyi İbrahim Bey tarafından yaptırılan ''Vakıf Hamamı'' asırlardır, düğünlerden önce gelinlerin, damatların yıkandığı, bayram arifelerinde neşeli sohbet ve gülüşmelerle insanların arındığı, Türk kültür ve medeniyetinin bir geleneğinin hala devam ettirildiği bir mekân olup o da Arasta’da adeta 14. yüzyılda dondurulmuş gibidir. Ziyaretçilerini zamanda yolculuğa çıkarıp büyüleyen hamam geometrik düzeniyle hayranlık uyandırır.
Tarihi pazarın (Arasta'nın) bu büyülü atmosferi ve çehresi karşısında manevi bir coşku duymamak mümkün değildir. Artık geri gelmeyecek olan zamanın saflığını, temizliğini böylesine kulağımıza fısıldarken, insan ruhuna tesir eden mimarisiyle bu eşsiz miras ve otantik manzara, elbette ecdadın yaşam algısının ve bedii zevkinin günümüze uzanan bir gölgesidir ve bu gölge güvenli bir sığınaktır.
Kent merkezinin görülmeye değer bir diğer güzelliği “Eski Muğla” olarak tabir edilen Hamamönü, Tabakhane, Sekibaşı, Asar ve Saburhane yerleşimlerinde rastlayabileceğimiz, daracık sokaklardaki yöresel “Muğla evleri” kentsel sit alanı içinde özgün bir konut mimarisidir. İnsanın tabiatla, iklimle ve mekânla olan ilişkisinin insana has, özel bir terkibidir bu evler. Biri diğerinin manzarasını kapatmayan, bembeyaz badanalı, genellikle iki katlı, avlu duvarıyla sarmalanmış evlere yuvarlak kemerli, çatılı ve çift taraflı açılabilen yekpare ahşap işlemeli “Kuzulu Kapı”lardan girilir. Avlular, saksılarda büyütülen alyanak, begonya, melisa, canan, renk renk ortanca, gül ve fesleğenler ile bezelidir. Evler “Önlük” denilen ‘hayat’a açılır. Odalarda yer alan ve insana hizmet eden her türlü ayrıntı ince bir düşüncenin ürünüdür. Görsel birer güzellik teşkil eden yüklük, döşeklik, kandillik ve çiçeklikler ile ocak başları her biri ayrı ayrı fonksiyonu yerine getiren teferruatlardır. Gerek bu bölümler gerekse de göbekli tavanlar ahşap işçiliğinin estetik bir ifadesidir. Genellikle ahşap merdivenlerle çıkılan üst katlardaki odaların ön yüzleri köşk veya cumba ile avluya ya da sokağa açılır. Hemen her evin en az bir odasında bulunan “Ocak” tabir edilen yerde odunlar tutuşturularak hem ısınılır hem de açılan yufkalardan ve evde yoğrulan hamurdan “El ekmekleri” pişirilir. Ocağın yanıbaşında genellikle kubbe biçiminde daracık bir hamam bulunur.
Eski Muğla evlerinin üstü, kırmızı kiremitli, oluklu, “Kuşkuyruğu” adı verilen kırma çatı ile kaplıdır. Çatı saçakları ince bir ahşap işlemeciliği ile daha bir güzelleştirilmiştir. Çatıda kırmızı kiremitli, kendine özgü şapkası ile kapatılmış orijinal “Muğla Bacası” bir sembol haline gelmiştir. Bembeyaz badanalı bu daracık sokaklardaki beyaza bürünmüş evlerde hala cumbalardan birbirine seslenen yaşlı nineleri duyar gibi oluyor insan, sanki avludaki radyodan yükselen ince bir musiki çiçek kokularına karışarak kulağınızda yankılanıyor…
Neşeli insan sesleri çay bardağı şıngırtılarına veya mutfaklardan yükselen yemek kokularına karışarak semaya yükseliyor… Bu evlerde yaşayan ve sokağında oyunlar oynayan ter içindeki pembe yüzlü çocukların ellerinde hala leblebi tozu, horoz şekeri, misket veya gazoz kapakları, telden arabalar, lastik tekerlekler görebilme ihtimali bugün bile var. Buralarda insanlar karşı karşıya değil yan yana. Komşuluk hukuku sıcacık sürdürülüyor. Ramazan ayı ve bayramlar neşe içinde geçiriliyor, sevinçler kadar üzüntüler de paylaşılıyor, mevlitler, düğünler el ele verilerek yapılıyor, sonbaharda tarhanalar birlikte kaynatılıyor, pekmezler beraberce şıra ediliyor. Hâsılı geleneksel yaşantımız ve alışkanlıklarımız Eski Muğla’da eskisi kadar canlı olmasa da hala devam etmekte. Bu evlerden herhangi birinin kapısını çalarsanız bir bardak demli çay veya köpüklü bir fincan kahve tereddütsüz ikram ediliyor…
“Eski Muğla”daki Saburhane Meydanı ile Saburhane yerleşkesindeki “Rum Evleri” kente ayrı bir güzellik ve kültürel zenginlik katmaktadır. 1800’lü yılların başlarında Osmanlı Devleti'nin kaybettiği topraklardan, özellikle de Girit'ten, Rodos'tan, Balkanlar'dan ve Kırım'dan Anadolu'ya ve Muğla'ya dönen varlıklı kişiler yanlarında Rum ustalar getirmişler ve onlara evler inşa ettirmişler. Bir süre sonra Rum ustaların telkinleri ile değirmenci, terzi, doktor ve eczacı, fırıncı, hamamcı, marangoz gibi diğer mesleklerden çok sayıda Rum yöreye gelerek Saburhane'de kendi kültür ve medeniyet anlayışlarını yansıtan kesme taş yapıdan evler yapmışlar. Yöresel Muğla Evleri ile iç içe, bir kısmı hala ayakta olan Rum Evleri’nin ana yapıyı oluşturan kesme taşları, kubbe şeklindeki kapı ve pencereleri, kapalı ön sofaları, ahşap süslemeleri ve duvara gömülü banyoları kendine özgü nitelikleridir. Rum nüfusunun yaşadığı dönemde Saburhane’de kardeşçe, çok renkli ve yoğun bir sosyal hayat yaşanırmış. Özellikle yaz sıcağında meydandaki ulu çınarların gölgesinde oturulur, yayıkta dövülen soğuk ayranlar içilir, neşeli sohbetler yapılırmış. Rumlar arasında en yaygın meslek de meyhanecilikmiş, bugün hala gezilip görülebilen Rum Andon'un inşa ettiği, “Meyhane Boğazı” denilen hamamının bulunduğu sokakta sağlı-sollu yan yana meyhaneler bulunurmuş. Mezeler de Ada’lardan getirilirmiş. Rum ezgileri ve Sirtaki sesleri şen kahkahalara karışır, topyekün bu sesler de Saburhane’nin tam ortasından geçen dere üzerindeki taş köprüden bile duyulurmuş.
Andon’un Hamamı… Bir zamanlar Rumlar’ın kullandığı, kandiller, nalınlar, ibrikler, hamam tasları, havlular, sabunluklar vs. eşyalar şimdi göbek taşının üzerinde, canlı olarak sergilenmekte. Elinizle dokunabiliyorsunuz. Uzun zamandan beri kullanılmayan hamamın içi hala ıslak beden, sabun, köpük ve buhar kokuyor. Sanki hala kurnalardan su şakırtıları, içeridekilerin duvarlarda yankılanan konuşmaları kulağınıza kadar geliyor. Andon’un Hamamı hala sıcacık ve nemli… Rüya gibi… Adeta, açılan bir kapıdan iki asır öncesine geçiveriyorsunuz.
Her ne kadar bugünün rüzgârına teslim olmuşsak da insan Muğla'da geçmiş zamanların tadını alabiliyor, şehrin içinde saklı duran mukaddes iklimin pınarından beslenebiliyor. Dil, edebiyat, musiki gibi yaşadığımız şehirler de kültürümüzün temel taşlarından biri olduğundan şehirleri sadece göz ve akılla değil, “gönül” ile de gezmek, görmek ve keşfetmek gerekiyor. Bu yönüyle Muğla sahip olduğu tarihi, kültürel, tabii güzellik ve zenginlikleriyle gizli bir hazine misali, yarınlara gülümsüyor…
Menteşe mi? Muğla mı?
Bu soruyu ne zamandır kim soracak diye bekliyordum.
Gazeteci-Yazar Ünal Türkeş sordu.
Doğrusu Muğla’yı pek çok yönüyle bilen ve birkaç yaşayan kişiden biri olan Ünal Türkeş’in bu haklı soruyu sorması beni şaşırtmadı.
Beni şaşırtan başta Muğla Milletvekilleri olmak üzere, bu günlerde belediye başkanı adayı olabilmek veya yeniden belediye başkanı seçilebilmek için yanıp tutuşan, elinden gelen veya gelmeyen her şeyi yapmaya çalışanların bu konuda ses çıkarmamış olmaları.
Muğla 2014’te Büyükşehir oluyor. Büyükşehir’in adı “Muğla” olarak ilan edildi.
Ve herkes bunu kabul etti!..
Ben il merkezinde oturan biri olarak bundan sonra “Nerelisin?” diye sorulduğunda ne diyeceğim? “Menteşeli” mi, “Muğlalı” mı?
Ünal Türkeş’in de köşesinde yazdığı gibi “Büyükşehir” aslında bize Menteşe’nin yadigârıdır. Menteşe, Fethiye’den Bodrum’a uzanan Muğla coğrafyasının tarihten gelen kadim adıdır.
Peki, “Muğla” neyin adıdır?
Muğla, il merkezinin adıdır. Muğla il merkezi adını yamacında kurulduğu Asar (Hisar) Dağı’nın zirvesindeki antik Mabolla Kenti’nden almıştır.
Ne oldu, nasıl oldu ise Muğla’nın adı Menteşe olurken, Menteşe olması gereken Büyükşehir’in adı da Muğla oldu!
Ünal Türkeş anlatıyor:
“1284 yılında Aydın Güzelhisar önünde kazandığı ‘Tralles’ savaşıyla Menteşe Bey Kıroba (Çine) üzerinden Bizans’ın Karya topraklarına inmişti. Bizans ahalisi Karya’daki yerleşim birimlerini terk etmişti. Kilise ve Şapellerde kalan az sayıdaki ruhani temsilciyle bölgenin zanaat erbabı eski unsurları Karya’yı terk etmemişlerdi.
Makri ‘Fethiye’den Bodrum’a büyük çoğunluğu insansız kalan toprakları Germiyan Bey’in cemaatleri doldurmaya başlamıştı. Kütahya merkezli cemaatlerin yoğunluğunu bilen Menteşe Bey’in isteğini kırmayan Germiyan Beyi kendine bağlı ‘boy’ ve ‘tir’lerden önemli sayıda insanı bölgemize göndermişti.
Yeni nüfusun aidiyeti Menteşe Bey’di. Sancak merkezi Muğla’nın yeri 15.yy’dan bu yana hiç değişmemiştir.”
1877 yönetsel düzenlemesinde, Aydın (İzmir) Vilayeti‘nin sancak sayısı 4’e çıkmıştı. Merkezi İzmir olan Aydın Vilayeti, İzmir Merkez Sancağı, Aydın Sancağı, Saruhan (Manisa) Sancağı ve Menteşe (Muğla)Sancağı‘ndan oluşmaktaydı. II. Meşrutiyet‘ten sonra Menteşe Sancağı Aydın Vilayeti‘nden ayrılarak bağımsız sancak oldu.
Menteşe Sancağı, 1907 yılında Aydın Vilayeti’ne bağlı üçüncü sınıf sancak konumundadır.
I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde bağımsız bir sancak (livâ) hâline gelen Menteşe Sancağı’nın merkezi, geçmişte olduğu gibi Muğla Kazası’dır. Muğla Kazası’nın Denizâbâd (Denizova), Kavaklıdere, Gökâbâd(Gökova), Ahî (Yatağan), Turgut olmak üzere beş nahiyesi ve bunlara bağlı 88 köyü bulunmaktadır.
Bu verilerden anlaşılacağı gibi, Muğla ili Büyükşehir olurken, dün olduğu gibi bu günde Muğla il merkeziYatağan, Ula ile Kavaklıdere, Gökova dâhil ‘bütünleşik’ hale gelmeliydi…
Yine yukarıdaki verilere göre Muğla ilinin ‘Karya’dan sonra ‘Menteşe’ tarihten gelen kadim adıdır. Menteşe Sancağı döneminde sancağın merkezi olan “Muğla kazası” ise adını, eteğinde kurulduğu Asar (Hisar)Dağı’nın zirvesindeki antik “Mabolla” kentinden almıştır. Bir görüşe göre Selçuklu Beylerinden “Muğul Bey”den ismini almıştır. Türk boylarının bu bölgeyi fethetmelerinden önce bu bölgenin adının “Alinda” olduğu da söylenir.
Öyle ya da böyle bu bölgenin adı “Muğla”dır… Muğla ilinin kadim adı ise “Menteşe”…
Büyükşehir Yasası hazırlanırken Muğla Milletvekilleri, özellikle AK Partili vekiller Prof. Dr. Yüksel Özden ve Ali Boğa neredeydiler bilmiyorum!
Aslında bu konuda tartışmayı “Adlarını ‘terk’ eden kentler” başlığı altında Cumhuriyet Gazetesi’ndeOktay Ekinci başlattı.
Oktay Ekinci’nin yazı başlığı hoşuma gitmedi. Çünkü biz adlarını terk eden kentlerden değiliz. Terk ettirildik! Doğu’da, Güney Doğu’da köyler eski adlarını alırken, biz adımızdan edildik!
Yazısında “Yerel seçimler yaklaştıkça yeni büyükşehirler yasasındaki ‘kültürel tahribat’ daha da ‘fark edilir’ hale geliyor. ‘İl’lerine isimlerini veren tarihi kentlerimiz, yasada belirlenen ‘yakıştırma! isimli merkez ilçeler’e dönüşüyor…” diyen Ekinci şöyle devam ediyor:
“Nüfusu 750 bini aşan illerde kurulacak yeni büyükşehirlerin başkan adayları ise il merkezlerinin tarihsel isimlerinin neden değiştiğini soranlara yanıt veremiyor…”
Milletvekilleri verebiliyor mu?
Oktay Ekinci yazısında “Peki, bu kültür yoksunu durumun kurbanları neden seslerini çıkarmıyor; neden kabullenmiş görünüyorlar?” diye de soruyor.
Haklı…
Büyükşehir aday adayları hadi neyse, büyükşehrin potansiyel aday adaylarından Muğla Belediye Başkanı Osman Gürün neden sessiz kaldı? Neden Muğlalıları arkasına alıp, “Adımızı değiştiremezsiniz” diye haykırmadı?
Mevcut ilçe belediye başkanlarına ne demeli… Onlarda duyarlılık gösterip, “Tarihten gelen kadim adımız ile bağlı olacağımız büyükşehre ‘Muğla’ değil, ‘Menteşe’ yakışır.” diye ayağa kalkabilirlerdi…
Muğla’nın adı “Menteşe” ilan edildi, ama Menteşe Sancağı’nın (Muğla ili) adını aldığı Menteşe Bey’in mezarı Fethiye’de!
Hala geç değil…
Muğla’nın milletvekilleri, belediye başkanları birlikte hareket ederlerse bu tarihi, kültürel yanlış düzeltilebilir.
Belediye başkanları ve aday adayları ‘seçilme derdi’ ile meşgul olduklarından bu rezalete kafa yoramıyor olabilirler, ama bu rezalete itiraz etme olanakları hâlâ bulunmasına; yani yasadaki ‘isim kaosu’nu giderecek kanun değişikliği ile kent adlarını koruma olanakları bulunmasına rağmen, kılları kıpırdamayan milletvekilleri milletvekili seçildikleri ‘memleketleri’ni umursamayan ve önemsemeyen siyasiler olarak tarihe geçmek üzereler…
Eli kalem tutan arkadaşlarım sizler ne dersiniz?
Gazeteci-Yazar Ünal Türkeş sordu.
Doğrusu Muğla’yı pek çok yönüyle bilen ve birkaç yaşayan kişiden biri olan Ünal Türkeş’in bu haklı soruyu sorması beni şaşırtmadı.
Beni şaşırtan başta Muğla Milletvekilleri olmak üzere, bu günlerde belediye başkanı adayı olabilmek veya yeniden belediye başkanı seçilebilmek için yanıp tutuşan, elinden gelen veya gelmeyen her şeyi yapmaya çalışanların bu konuda ses çıkarmamış olmaları.
Muğla 2014’te Büyükşehir oluyor. Büyükşehir’in adı “Muğla” olarak ilan edildi.
Ve herkes bunu kabul etti!..
Ben il merkezinde oturan biri olarak bundan sonra “Nerelisin?” diye sorulduğunda ne diyeceğim? “Menteşeli” mi, “Muğlalı” mı?
Ünal Türkeş’in de köşesinde yazdığı gibi “Büyükşehir” aslında bize Menteşe’nin yadigârıdır. Menteşe, Fethiye’den Bodrum’a uzanan Muğla coğrafyasının tarihten gelen kadim adıdır.
Peki, “Muğla” neyin adıdır?
Muğla, il merkezinin adıdır. Muğla il merkezi adını yamacında kurulduğu Asar (Hisar) Dağı’nın zirvesindeki antik Mabolla Kenti’nden almıştır.
Ne oldu, nasıl oldu ise Muğla’nın adı Menteşe olurken, Menteşe olması gereken Büyükşehir’in adı da Muğla oldu!
Ünal Türkeş anlatıyor:
“1284 yılında Aydın Güzelhisar önünde kazandığı ‘Tralles’ savaşıyla Menteşe Bey Kıroba (Çine) üzerinden Bizans’ın Karya topraklarına inmişti. Bizans ahalisi Karya’daki yerleşim birimlerini terk etmişti. Kilise ve Şapellerde kalan az sayıdaki ruhani temsilciyle bölgenin zanaat erbabı eski unsurları Karya’yı terk etmemişlerdi.
Makri ‘Fethiye’den Bodrum’a büyük çoğunluğu insansız kalan toprakları Germiyan Bey’in cemaatleri doldurmaya başlamıştı. Kütahya merkezli cemaatlerin yoğunluğunu bilen Menteşe Bey’in isteğini kırmayan Germiyan Beyi kendine bağlı ‘boy’ ve ‘tir’lerden önemli sayıda insanı bölgemize göndermişti.
Yeni nüfusun aidiyeti Menteşe Bey’di. Sancak merkezi Muğla’nın yeri 15.yy’dan bu yana hiç değişmemiştir.”
1877 yönetsel düzenlemesinde, Aydın (İzmir) Vilayeti‘nin sancak sayısı 4’e çıkmıştı. Merkezi İzmir olan Aydın Vilayeti, İzmir Merkez Sancağı, Aydın Sancağı, Saruhan (Manisa) Sancağı ve Menteşe (Muğla)Sancağı‘ndan oluşmaktaydı. II. Meşrutiyet‘ten sonra Menteşe Sancağı Aydın Vilayeti‘nden ayrılarak bağımsız sancak oldu.
Menteşe Sancağı, 1907 yılında Aydın Vilayeti’ne bağlı üçüncü sınıf sancak konumundadır.
I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde bağımsız bir sancak (livâ) hâline gelen Menteşe Sancağı’nın merkezi, geçmişte olduğu gibi Muğla Kazası’dır. Muğla Kazası’nın Denizâbâd (Denizova), Kavaklıdere, Gökâbâd(Gökova), Ahî (Yatağan), Turgut olmak üzere beş nahiyesi ve bunlara bağlı 88 köyü bulunmaktadır.
Bu verilerden anlaşılacağı gibi, Muğla ili Büyükşehir olurken, dün olduğu gibi bu günde Muğla il merkeziYatağan, Ula ile Kavaklıdere, Gökova dâhil ‘bütünleşik’ hale gelmeliydi…
Yine yukarıdaki verilere göre Muğla ilinin ‘Karya’dan sonra ‘Menteşe’ tarihten gelen kadim adıdır. Menteşe Sancağı döneminde sancağın merkezi olan “Muğla kazası” ise adını, eteğinde kurulduğu Asar (Hisar)Dağı’nın zirvesindeki antik “Mabolla” kentinden almıştır. Bir görüşe göre Selçuklu Beylerinden “Muğul Bey”den ismini almıştır. Türk boylarının bu bölgeyi fethetmelerinden önce bu bölgenin adının “Alinda” olduğu da söylenir.
Öyle ya da böyle bu bölgenin adı “Muğla”dır… Muğla ilinin kadim adı ise “Menteşe”…
Büyükşehir Yasası hazırlanırken Muğla Milletvekilleri, özellikle AK Partili vekiller Prof. Dr. Yüksel Özden ve Ali Boğa neredeydiler bilmiyorum!
Aslında bu konuda tartışmayı “Adlarını ‘terk’ eden kentler” başlığı altında Cumhuriyet Gazetesi’ndeOktay Ekinci başlattı.
Oktay Ekinci’nin yazı başlığı hoşuma gitmedi. Çünkü biz adlarını terk eden kentlerden değiliz. Terk ettirildik! Doğu’da, Güney Doğu’da köyler eski adlarını alırken, biz adımızdan edildik!
Yazısında “Yerel seçimler yaklaştıkça yeni büyükşehirler yasasındaki ‘kültürel tahribat’ daha da ‘fark edilir’ hale geliyor. ‘İl’lerine isimlerini veren tarihi kentlerimiz, yasada belirlenen ‘yakıştırma! isimli merkez ilçeler’e dönüşüyor…” diyen Ekinci şöyle devam ediyor:
“Nüfusu 750 bini aşan illerde kurulacak yeni büyükşehirlerin başkan adayları ise il merkezlerinin tarihsel isimlerinin neden değiştiğini soranlara yanıt veremiyor…”
Milletvekilleri verebiliyor mu?
Oktay Ekinci yazısında “Peki, bu kültür yoksunu durumun kurbanları neden seslerini çıkarmıyor; neden kabullenmiş görünüyorlar?” diye de soruyor.
Haklı…
Büyükşehir aday adayları hadi neyse, büyükşehrin potansiyel aday adaylarından Muğla Belediye Başkanı Osman Gürün neden sessiz kaldı? Neden Muğlalıları arkasına alıp, “Adımızı değiştiremezsiniz” diye haykırmadı?
Mevcut ilçe belediye başkanlarına ne demeli… Onlarda duyarlılık gösterip, “Tarihten gelen kadim adımız ile bağlı olacağımız büyükşehre ‘Muğla’ değil, ‘Menteşe’ yakışır.” diye ayağa kalkabilirlerdi…
Muğla’nın adı “Menteşe” ilan edildi, ama Menteşe Sancağı’nın (Muğla ili) adını aldığı Menteşe Bey’in mezarı Fethiye’de!
Hala geç değil…
Muğla’nın milletvekilleri, belediye başkanları birlikte hareket ederlerse bu tarihi, kültürel yanlış düzeltilebilir.
Belediye başkanları ve aday adayları ‘seçilme derdi’ ile meşgul olduklarından bu rezalete kafa yoramıyor olabilirler, ama bu rezalete itiraz etme olanakları hâlâ bulunmasına; yani yasadaki ‘isim kaosu’nu giderecek kanun değişikliği ile kent adlarını koruma olanakları bulunmasına rağmen, kılları kıpırdamayan milletvekilleri milletvekili seçildikleri ‘memleketleri’ni umursamayan ve önemsemeyen siyasiler olarak tarihe geçmek üzereler…
Eli kalem tutan arkadaşlarım sizler ne dersiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

