26 Nisan 2015 Pazar

Yükselecek Demirel

1945 yılında Göktepe Bucağında doğdu. İlkokulu Göktepe’de ortaokulu ve liseyi Muğla’da tamamladı. 1964 yılında Muğla halk evinin açtığı şiir yarışmasında birinci olduktan sonra şiire ağırlık vermeye başladı. Fethiye’de Beşkaza ve Muğla’da Ferayi Dergilerinde sık sık şiirleri yayınlandı, ilgi uyandırdı. Birçok gazetede sanat sayfası düzenledi. Ulusal basın gazetelerinde muhabirlik yaparak tahsiline katkı sağladı. Fethiye’de maliye memurluğu yaparken şair Oktay Kuşkonmaz’la iki elin sesi isimli ortaklaşa bir şiir kitabı bastırdılar. (1972). 1977’de İzmir halkevinin açtığı şiir yarışmasında birincilik kazandı. 1981 yılında Dost Türküsü ve 2001 yılında Közden Küle ve Can Kırıkları isimli şiir kitaplarını yayınladı. Kül Deste şiir kitabının yanı sıra, Damla Sanat Akşamları adlı programların yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptı.

10 Nisan 2015 tarihinde Ukrayna'da vefat etti.

Allah rahmet eylesin...

Muğla'da koruma savaşımının "diğer" yüzü

Muğla'nın adından, pek çok yazıda, ''az sayıda korunan kentlerimizden biri'' diye bahsedilmekte.

Gerçekten de öyle. Kentteki sivil mimarlık örneklerinin tescil edildiği ve kentsel SİT alanının belirlenerek koruma imar planının uygulanmaya başlandığı 1978'lerden bu yana geçen yaklaşık on yıl içinde, belediye yönetiminin korumaya olan saygısı ve kent halkının da aynı saygıyı büyük ölçüde paylaşması sonucunda, Muğla bugün bir ''örnek'' olma durumuna geldi.

1978-1981 yılları arasında Belediye İmar Müdürlüğü görevini yürüten, daha sonra da, bir yandan serbest olarak mesleğini sürdürürken, diğer yandan da Muğla'daki koruma çalışmalarına aktif olarak katılan Oktay Ekinci, ''Yaşayan Muğla'' adlı kitabında, Muğla'yı ve koruma çalışmalarını yeterince tanıtmıştı. Ancak, konunun bir başka ve ''önemli'' yanı kamuoyunda pek bilinmiyordu.

Muğla'daki koruma çabaları da, -belediyenin olumlu tutumuna rağmen- pek öyle 'güllük-gülistanlık' bir ortam içinde yürümüyordu. Ülkenin her yerinde olduğu gibi, burada da, özellikle yap-satçı çevrelerden destek gören kesimler korumaya karşı çıkıyor ve zaman zaman da sertleşen dozlarda, bu çabaların üzerine gidiyorlardı. Yani, Muğla'da da, ''tarihi çevre ve mimari mirasın korunması'' için sürdürülen savaşım, bir noktadan sonra gelip, ''ilerici düşünceyle, tutucu çevrelerin arasındaki'', dünya görüşü farklılığından ve çıkar ilişkilerinden kaynaklanan tartışmalara dayanıyordu.

Nitekim, son günlerde bu "tartışma" yeniden şiddetlendi. Muğla'daki muhafazakâr çevrelerin yerel yayın organı olan Hamle gazetesi, tescili bir eski yapıyı satın aldıktan sonra, bu yapıyı yıkıp, yerine yeni bir bina inşa edebilmek için, ''tescilden düşürme'' isteğiyle Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu'na başvurdu. Kurul, bu talebi önce kabul etti; fakat daha sonra belediyenin yapı hakkındaki bilgileri kurula sunması üzerine, kararından vazgeçerek, tescili kaldırmadı.

Bu gelişme üzerine, "Milliyetçi-Medeniyetçi" Hamle gazetesinde, sahibi ve başyazarı Hüseyin Nizamoğlu'nun kaleminden, yeni çıkan yönetmeliklerde, "belediyeden yetkilerin alındığına" değinen ve böylece de Muğla'da "sit olayının çözüldüğünü" savunan bir makale yayınlandı. Kentte, korumaya -açık veya gizli- karşı çıkan gruplar, bu makaleye sarılarak, "SİT'in kalktığını ve kâbusun sona erdiğini" yaymaya başladılar.

Dedikoduların "gerçek gibi sanılmaya başlanması" tehlikesi üzerine de, bölgedeki demokratik çevrelerin yayın organı "Halkçı-Devrimci-Toplumcu" İlk Adım gazetesinde, Oktay Ekinci'nin kaleminden bir "karşı makale" yayınlandı. Böylece, "koruma" tartışması yeniden alevlendi ve karşılıklı birkaç yazıyla sürdü. Aşağıda, koruma için sürdürülen savaşımın, İstanbul'dan Muğla'ya kadar, hemen her yerde, aynı zamanda "tutucu düşünceyle ilerici düşünce" arasındaki bir savaşım olduğunu belgelemesi bakımından, Muğla'daki bu ilk gazetede arka arkaya çıkan makaleleri MİMARLIK okurlarına sunuyoruz. Konuya, "milliyetçi-medeniyetçi" çevrelerle, "halkçı-devrimci-toplumcu" çevrelerin nasıl yaklaştıklarım göstermesi açısından ilgiyle karşılanacağını umarak...

Sit olayı çözüldü sayılır 
Hüseyin Nizamoğlu  
Günümüze kadar belediye başkanlarının adeta öç alma veya fırsatını kollama, adam ayırt etme gibi tarafsızlıkla hiç ilgisi olmayan davranışlarından çok şükür ki vatandaşlar kurtulmuştur. 10 Aralık 1987 gün ve 19660 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan yönetmelikte belediyelerden hiç bahsedilmiyor. Valiler - Kaymakamlar yetkilidir. Bu yönetmeliği çıkaranları Allah, Türk milletinin başından eksik etmesin diyorum.

Hangi binalar sit sayılacaktır?

1-19. asırda inşa edilmiş olacak,
2- Korunması gerekli yerlerin içinde veya çevresinde ise (Eskihisar veya Bodrum Müzesi gibi),
3- 20. yüzyılda yapıldığı halde, İstiklâl Savaşı sırasında kullanılmış tarihi günlerin hatırasını taşıyan, Atatürk'ün ikamet ettiği veya Kuvayi Milliye Karargâhı gibi,
4- Gene 20. yüzyıl yapısı olmasına rağmen, Osmanlı ve Selçuklu mimari stilinde olanların dahi, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce daha evvelden korunuyorsa, eski eserler uzmanları ile vilâyeti temsil eden heyetlerin hem fikir olması şartı ile korunmaya alınabiliyor.
5- Korunmaya alınan yerler bundan böyle sözle korunmayıp, imarı devamlı yapılacaktır.

Yönetmelikte, kentsel sitler, arkeolojik sitler, tabii sitler olarak üç ana bölümde mütalaa edilecektir. Ayrıca tek yapılar olarak bahsi geçen bölümde ilk önce Vakıflar Genel Müdürlüğü bir görüş getirecektir. Eski Eserler Genel Müdürlüğü'nü de ilgilendirmiyorsa en yetkili makam valilik oluyor. Bir yer sit tescilli ise korunmasından valilik veya ilçelerde kaymakamlık sorumludur. Aynı şekilde eskiden sit olmuş ise, kaldırılması ve gerekenin yapılması valilik kanalı ile yürütülecektir. Yönetmeliği okuyunca, Muğla Belediyesi'nin hissiyatına dur denilmiştir. Öyle bir hissiyat ki, benim binam sit değildir diyen ve bunu Eski Eserler ve Kültür Varlıkları Yüksek Kurulu kararı ile ispat eden kuruluşa üç ayrı dava açılabilmiştir. Biz diyoruz ki, makamlar baki değildir. Asıl olan yetki dışı kalınca nasıl bir şahsiyet ortaya çıkacaktır, merak ediyoruz.

SİT olayı çözüldü sayılır 
Oktay Ekinci 
Bu yazımın başlığı, sayın Hüseyin Nizamoğlu'nun 23 Aralık 1987 günlü HAMLE gazetesindeki makalesinin başlığı ile aynıdır. Çünkü, gerçekten de son yasal düzenlemelerle "sit olayı çözüldü sayılır". Ancak bu "çözülme" sayın Nizamoğlu'nun dilediği yönde değil yani, Muğla'nın "yaşanılır bir kent olmasında" en önde gelen etmen olan ve tarihsel kişiliğini kimliğini oluşturan geleneksel mimarlık ürünlerinin "artık" kolayca yıkılabileceği yönünde değil, tam tersine bu eşsiz zenginliğin korunmasında nasıl bir yöntem izleneceği ve kimlerin, hangi kurumların yetkili ve sorumlu olacağının berraklaşması yönündedir.

Açayım: Sayın Nizamoğlu makalesinde, 10 Aralık 1987 günü Resmî Gazete'de yayımlanan yönetmelikten söz ederek, eski eser yapılar üzerinde bundan böyle belediyelerin yerine "Valiliğin yetkili olduğunu" ileri sürmekte, bundan hareketle de, "eskiden sit olan" yapıların "kaldırılması" ve "gerekenin yapılması" (yani yıkılmalarının kolaylaştığım "ima " etmektedir. Nitekim, bu yazıdan sonra şehirde, "sit kalkıyor" gibisinden birtakım da dedikodular dolaşmıştır. Üzülerek duyduğuma göre bazı "mimar"lar da bu dedikoduya katılarak, meslek onurlarını ve "varoluş nedenlerini" çiğ- neme pahasına, kültür mirasımızın hızla yokolmasına neden olan düşünceyi desteklemişlerdir. Üstelik, Mimar Sinan'ı ölümünün 400. yılında anmaya hazırlandığımız şu günlerde. Hemen belirtmeliyim ki, tarihi evlerimizin korunması konusunda -sayın Nizamoğlu'nun umduğunun aksine- Valiliğin de en az Belediye kadar duyarlı olduğuna ve olacağına inanıyorum. Çünkü, bu eserler, salt bu "beldenin" değil tüm ulusumuza ait kültür mirasımızın birer parçalarıdır, bu nedenle de sit alanlarına ve eski eser yapılara belediyeler sahip çıkmasalar bile, devleti en üst düzeyde temsil edenler sahip çıkarlar ve belediyelere de bu yönde uyarılar, hatta Kültür ve Turizm Müdürlükleri kanalıyla da denetlerler. Sayın Nizamoğlu'nun, Muğla Belediyesi'nce korunması yönünde gayret gösterilen yapıların yıkılabilmesi için, üzerlerindeki "eski eser" kayıtlarının kaldırılmasında "yetkilerin valiliklere geçmesini"ni bir "çö- züm" olarak göstermesi ve buna umut bağlaması şanssızlık olmuştur. Kaldı ki, sözü edilen yönetmelik ve buna bağlı en son yasal düzenlemelerin en önemli "yeniliği", yine sayın Nizamoğlu'nun savının tersine, BELEDİYELERİN DE KORUMA KARARLARINA KATILMALARI'dır. Eskiden, Anıtlar Yüksek Kurulu'nda, korumaya yönelik alınan kararları uygulamakla yükümlü olan kurumlar temsil edilmezlerdi. Yeni yasa ile olu- şan "Kültür ve Tabiat Varlıklarım Koruma Kurulları"nda ise; (ilgili genelge maddesini aynen alıyorum) "GÖRÜŞÜLECEK KONU BELEDİYE SINIRLARI İÇİNDEYSE BELEDİYE BAŞKANI VEYA TEKNİK TEMSİLCİSİ, DIŞINDA İSE İLGİLİ VALİLİKÇE SEÇİLECEK TEKNİK TEMSİLCİ" görev alacaklardır. Yani artık, yerel yönetimler, salt "karara körü körüne uyan" değil, "karara katılan" ve dolayısıyla kararları "inanarak" uygulayan kurumlar olmuşlardır. Daha açığı, belediye eskiden "yetki dışında" iken, bugün artık tam bir sorumluluk yükü altında yetkili kılınmıştır. Sayın Nizamoğlu'nun makalesi bilimsel olarak da yanlışlıklar içeriyor. Örneğin "hangi yapılar sit sayılacaktır" derken, bir yapının "sit " olamayacağım, ancak "eski eser" ya da "tescil edilmiş sivil mimarlık örneği bina" olabileceğini, çünkü "sit" kelimesinin "birçok yapıdan oluşan bir yerleşme" anlamına geldiğini, kökünün antik dönemlerdeki "site"lere (yani "kent" - lere) dayandığını, yasalarda da korumaya alman bir yapıya değil, bir bölgeye "sit " denildiğini bilemediğimde sergilemiş oluyor. Bilmemesi doğaldır. Çünkü kendisi mimar ya da bu konuda yetkin bir uzman değildir. Ancak "doğal olmayan" başında "milliyetçi-medeniyetçi" yazan bir gazetemizde, ulusal kültürümüzün yaşayan örnekleri olan eski eser binaların korunmasına karşı böylesine bir tepkinin gösterilmiş olmasıdır. Oysa ki bir ülkenin uygarlık (medeniyet) düzeyi, tarihsel-doğal ve kültürel değerlerine karşı gösterdiği saygıyla da ölçülür. Politikada, gerçekleri irdelemek yerine, "şanlı tarihimize" dört elle sarılmak, buna karşılık uygulamada, kişisel kazançlar uğruna tarihi değerleri yok etmek üzere çaba göstermek, hangisinde "içten olunduğu" konusunda insanı haklı bir şüpheye götürmektedir. Muğla Kentsel Sit Alanı'nın ve bu alan içinde özgün karakterleriyle yer alarak tarihsel dokuyu tamamlayan eski eser yapıların korunabilmeleri yö- nünden çabalarımızı sürdüreceğiz. Son yasal düzenlemelerle, bu çabaları- mızda izlenmesi gereken yol ve yöntemlerin neler olabileceği konusunda bugüne dek belirsiz kalmış bazı noktalar da "çözümlenmiştir". Konunun önemine ve ayrıntılarına gelecek yazılarımda tekrar değineceğim. Ancak, bitirmeden. 20/6/1987 günü Bodrum'da yapılan Yüksek Kurul toplantı- sında alınan Muğla ile ilgili 3371 sayılı kararı, "sit kalkıyor" dedikodusunu yayanların dikkatlerine sunmak istiyorum. Bu son toplantıda; "...Anıtlar Kurulu'nun kararı ile onaylanan Koruma amaçlı imar planlı hükümlerinin geçerli olduğuna... kentsel sınırlarının devamına... 189 adet taşınmazın korunmalarının devamına ayrıca bunlara ek olarak 6 adet yapının daha tescil edilmelerine... (ve yine eski duruma ek olarak) Saburhane meydanımn KORUNACAK MEYDAN olarak tesciline..." gibi kararlar verilmiştir. Kurulun aynı kararında yer alan son bir madde ise şöyledir: "...tescil kaydı kaldırılan 344 ada 7 ve 8 parsellerde bulunan taşınmazın yeniden incelenmesine..." Bu, "yeniden incelenmesine karar verilen" taşınmazın sahibi, "kurulun, kararını gözden geçirmesine neden olacak kadar " değerli bir yapıya sahip olmasından ötürü ne kadar övünse azdır. Elbette ki "milliyetçiliğinde" içten ise...

Nasıl bir "YENİ"? 
Oktay Ekinci  
Dostlar soruyorlar:
-SİT alanını bu kadar çok savunmak, bir noktadan sonra ''yeni''ye karşı çıkmak, yani, ilerlemeyi, çağdaşlaşmayı reddetmek olmuyor mu? " "Kırmamak" için devamını söylemiyorlar ama aslında sorulan şu oluyor: — "Gericilik olmuyor mu? " Soruyu tartışmadan önce, Sabahattin Kudret Aksal'in BİR SABAH UYANMAK adlı şiirinden bir bölümü birlikte okuyalım: Bir sabah ellerin cebinde çık evinden Ceketin iskemleye asılı kalsın Bekleyedursun dostun Kahvede Bugünlük vazgeç öyle dolaş çiçek kokan sokaklarında Güzel şehrinin (...) Özellikle son iki satırda "çiçek kokan sokaklar" ve "güzel şehir" deyince, yaşadığımız kentin nereleri gözlerimizin önüne geliyor? Eski evlerin bulunduğu sokaklar, mahalleler... değil mi? Beyaz badanalı tertemiz duvarların üzerinden sarkan asmalar, sizi dostlukla karşılayan kuzulu kapılar, perdeleri özenle bağlanmış küçük, sevimli pencereler, hem evi, hem de sokakta yürüyenleri bir ana gibi sarıp, sarmalayan, koruyan geniş ahşap saçaklar çağrıştırmıyor mu bu şiir? Yoksa, genzimizi yakan isli havasıyla, her an üzerimize hızla yaklaşan otomobilleriyle, gökyüzünü görebilmemiz için boynumuzu kırarcasına başımızı yukarı- ya kaldırtan tek düze apartmanlarıyla "yeni ve modern" mahalleler mi? Genel bir yaklaşım içinde, elbette ki, "yeni " dururken "eski"ye sarılmak tutuculuktur. Ancak; "yeni" , eğer "eskinin" güzelliklerini, insana değer veren özelliklerini alıp DAHA İLERİ BlR DÜZEYE getirebilmişse, gerçekten "yeni " olur ve ilerlemenin bir göstergesi kabul edilir. Ama, bugünkü pek çok örnekte gördüğümüz gibi, "daha yaşanılır bir çevre" yerine, insanı kendine "yabancılaştıran" ve eskisinden daha sağlıksız bir ortamda barınmaya mahkûm eden bir uygulama var ise, bunu "yenidir" diye mutlaka kabullenmek, "ilerlemeyi" değil, tersine "gerilemeyi" hoş görmek demektir. Çünkü, İLERİCİLİK ile GERİCİLİĞİN EN TEMEL ÖL- ÇÜTÜ "İNSANA, TOPLUMA OLAN SAYGI"dır. İnsan onuruna yakışır bir yaşamın koşullarını yaratmaktır. Sit alanı, bu anlamda, geçmişteki bu saygınm ve bu onurun bir ürünü olarak doğmuştur. Çünkü sit alanını, "tek amaçları kâr olanlar" değil, tek amaçları "yerleşik bir düzen içinde yaşamak isteyenler" kurmuşlardır. Bu "temel " nedenden ötürü de, sit alanındaki yapılar, kullanıcının öz kültürüne ve alışkanlıklarına göre biçimlenmişlerdir. "Daha pahalı satılma, öncelikle para kazandırma" hedefine göre değil. Aynı şekilde, sokaklar, meydancıklar, arastalar da "şehirlilerin" ortaklaşa yararlanabilecekleri şekil ve ölçülerde ortaya çıkmış, komşuluk ilişkileri "mahalleli dayanışması" içinde sürmüştür. Bugün bile, sit alanındaki bir sokağın iki ayrı başındaki evler arasında "komşuluk" kurumu hâlâ yaşamaktadır. Oysa ki "modern mahalleler de" , aynı apartmanda oturup, hiç görüşmeyen, dahası selamlaşmayan bir dolu insan bulunmaktadır. Kuşkusuz, bundan ötürü şöyle bir sonuca da ulaşmamak gerekir; " o halde, yeni kurulan mahalleler de aynen eskisi gibi yapılsın, evler de eskisi gibi olsan..." Bu "nostaljik" (geçmişe özlem duyan) mantık da, insanı "fes giyilsin, şalvar giyilsin, yerde oturup yemek yensin, haremlik-selamlık olsun.. " gibi gerçekten gerici bir tutuma itebilir. Bu noktada önemli olan, günümüzün çarpık ve çıkarcı kentleşmesine alternatif olarak salt "dünü " ve "geçmişi" görmek değil, kültür mirasımızın -yinelemiş oluyorum- İNSANA VE TOPLUMA DEĞER VEREN ÖZELLİKLERİNİ ALIP, bu yö- nünün yaşatılmasıyla daha çağdaş ve bugünün gereksinmelerine de cevap verecek ç#?ıjmlemelere ulaşılmasıdır. Yani, güncel deyimiyle, "geçmişten ders almak"tır. Geçmişi taklit etmek değil. Bir sabah (veya bizim yaptığımız gibi gece), evinizden çıkın, sit alanındaki sokaklarda şöyle bir dolaşın, hak vereceksiniz.

Hangi yapı ve hangi belediye 
Hüseyin Nizamoğlu  
13 Ocak -1987- tarihli llkadım'da benim yazıma cevap niteliğinde sayın mimar Oktay Ekinci'nin yazısı çıktı. Benim yazımın da, onun yazısı- nın da başlığı aynı. SİT OLAYI ÇÖZÜLDÜ SAYILIR. Evvela şunu belirtmeliyim ki, sayın Ekinci, yayımlanan yönetmelikteki hükümleri kendi inanana göre yorumlamaktadır. Muğla'mızda bir SİT alanı vardır. Ayrıca, korunması gereken binalar da mevcuttur. Ancak, bir zamanlar SİT damgası haksız yere vurulan birçok binanın da SİT durumları kaldırılacaktır. Buna ne sayın Ekinci'nin ne de belediye başkamnın gücü yetmeyecektir. Çünkü bazı binalar var ki benzeri eş, dost, akraba binaları SİT dışı bırakılmıştır. Bu kadar hissi ve bilinçsiz ellere düşen bu işlem elbette bozulacaktır. Türk büyüklerinin portrelerini mahzenlerde çürümeye terk eden fikir, nasıl oluyor da milliyetçilik ile tarihin bir bölümünü korumayı denk tutuyorlar? Gazi Osman Paşa Marşı'nı, 27 Mayıs türküsü haline getiren zihniyet mi bizim muazzam tarihimizi koruyacak? Saburhane meydam ile şaraphaneyi dillerine dolayıp kaldılar. Türk ve Müslüman geleneklerinde mezar taşları gibi meydanları mı var? Yoksa şarap içme veya üretme geleneğimiz mi var? Korumaya alınan semtteki, Muğla dili ile gavur yapıları mı bizim tarihimizdir? Saburhane Camisi vakıflar tarafından korumaya alınması gerekir. Hemen onun yanındaki milli ve dini törenlerin yapıldığı meydan nasıl olur da antik mezarlık olur? Bir festival düzenleniyor, Muğla bacası mimari özelliği bakımından amblem olarak kabul ediliyor. Çok yerindedir. Çünkü o baca ki, tarihimizi simgeler. Ama diğer birçok ilave ve işgüzarlık çok bilmişlerin işi değil de nedir? Yeni yönetmelikte vali yetkilidir diyorum. Sayın Ekinci ise Belediye yetkilidir demiyor da, müşterek sorumludur diyor, öyle olduğunu kabul etsek bile, bu komisyona vali orada iken Belediye Reisi başkan olur mu? Başka türlü sorulabilir. Vali mi, Belediye Başkanını görevden alabilir, yoksa tersi mi olur? Görüldüğü gibi bu iş bitmiştir. Tarihi olanları hep birlikte koruyacağız, eğer değilse de en kısa yoldan vatandaşın yakasını bırakacağız efendim. Bizim binaya gelince, sayın Oktay Ekinci, Bodrum'daki Anıtlar Kurulu kararını bize hatırlatıyor. Bizim bina için yeniden incelenecek denilmiştir diyerek eğer milliyetçiliğinizde samimi iseniz diyor, böyle bir binaya sahip olduğunuz için şanslısınız diyor. Bizim bina, tarihi olduğu için değil, birilerinin inadına şinıHüik kurban seçildi. Ama eğer mimari tarif veya adı geçen korunması gereken binalar hep böyle ise size mimar diplomasını verenlere ne demeli bilmem ki? Mimarlar Odası'nın seçimi yapılmıştır. Şu anda kimlerin seçildiğini bilmiyorum. Eğer sakallıların elinde kalacaksa batsın bu ülke iyi mi? Ben Milliyetçiyim, tarihime sadıkım. Amma gavur yapılarına ille de benim diyemem, tarihim ile hiçir ilgisi olmayan, atalarımın mimarisi ile de hiç ilgisi olmayan yapılara sahip çıkamam. Çünkü inançlarıma terstir.

ODTÜ'ne ve Bölge Kurulu'na teşekkürler 
Oktay Ekinci 
Postacı ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanlığı'nın mektubunu getirdiği sırada, 22 Ocak tarihli HAMLE'yi okuyordum. Sayın Nizamoğlu, yeni aldıkları evin, "korunması gerekli bir kültür varlığı olmasından ötürü övünmeleri gerektiğini" söylememe oldukça içerlemiş olacak ki "eleştiri sınırlarını aşan" cümleler kullanmıştı. Örneğin, şöyle diyordu: "...Korunması gereken binalar hep böyle ise size mimar diploması verenlere ne demeli bilmem ki?" Düşündüm. Tekrar bir yanıt vermeli mi? Yoksa, artık değerlendirmeyi okuyuculara mı bırakmalı? Nizamoğlu bu sözü ile, salt bize değil, aynı zamanda Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu'ndaki profesörlere, doçentlere ve diğer uzmanlara da "diploma verenlere" dil uzattığının farkında mıydı? Çünkü, binasına "eski eserdir" kaydını koyan biz değildik, kurul üyeleriydi. Dahası Anıtlar Yüksek Kurulu'nda, "bize diploma verenlerd e bulunuyordu... Nizamoğlu, binasını yıkamadı diye bilim ve kültü- re göstermesi gereken saygıyı nasıl da bir kenara bırakmıştı. İşte "Türkiye gerçeği"!.. istanbul'da nasılsa Muğla'da da aym gerçek yaşanıyor. Bir bilim yuvamız, mimari mirasımızın korunması yönündeki çabaları- mızdan ötürü, "jürilerine katılmaya" çağırarak bizleri onurlandırıyor, beri yanda ise, bir "milliyetçi" gazetenin "Muğlalı" başyazarı, bu çabaları- mızdan rahatsız olup, "bize diploma verenlere" söylenecek kadar hırçınlaşabiliyordu. Böylece de, tarihsel ve doğal çevrelerimizin hızla yok edilmesinden hangi çevrelerin sorumlu olduğu da açıkça ortaya çıkıyordu. Sözde "tarihe saygılı" olan, ama, iş çıkarlarına gelip dayandığında, bilime ve diplomalara saldırmaktan bir an bile geri durmayan çevrelerdi bunlar. ODTÜ'nün çağrısı, Nizamoğlu'na yeterli bir yanıttı. En iyisi O'nu HAMLE okuyucularıyla baş başa bırakıp, koşarak ODTÜ'ne gitmek ve "koruma nöbetini bizlerden devralacak olan" öğrencilerin Muğla'yı daha iyi tanımalarına yardımcı olmaktı. Öyle yaptık. Ankara'nın yolunu tuttuk. * * * ODTÜ Mimarlık Fakültesi'nin stüdyo salonundayız. Dört duvarı boydan boya Muğla projeleri işgal etmiş. Geçtiğimiz Ekim ayında gelerek bir hafta süreyle SİT alanında araştırma yapan öğrenciler, yaklaşık üç aylık geceli-gündüzlü çalışmalarıyla ortaya çıkardıkları çizimleri haklı bir gururla sergiliyorlar. İşte Şeyh Camii sokak 2% ve 30 parseldeki "Hacı Hamzalar" evi. Kuzulu kapısı, hayatı, verendası, sofası, baş odası, havuzu, saçakları, bacaları, tavan süslemeleri, oymalı kapıları, dolapları, elmalıkları, ocakları ve hatta "deve damı " ile bir anıt gibi ODTÜ'de başköşeye kurulmuş. Kendisini sayanlar ve koruyanlara teşekkür ediyor. İşte "dibektaşı bölgesi". SİT alanının Tüccar Hoca Mescidi ile İskender Çıkmazı arasında kalan kesimi. Evleri, sokakları, avluları ve hatta bu bölgede yaşayanların gelir durumları, yaş ortalamaları, kiracı ya da ev sahibi olmaları, işleri, meslekleri ve tüm özellikleri ile akademik araştırmanın merceği altına alınmış. Bu bölgede, "bizi çıkar çevrelerinin yıkımlarından koruyun" dercesine kendini bilimin kucağına emanet etmiş. Öğrenciler, iki gün boyunca, SİT bölgesinin ve mimarlık mirasımızın en değerli örnekleri olan evlerin nasıl korunacağını konu alan projelerini anlattılar. Biz de, Muğla'mn koşulları içerisinde, bu projelerin, nasıl gerçek- çi olabileceğini onlara anlattık. Deneyimlerimizi aktardık. Hocalarının "genel" yaklaşımlarına, Muğla'ya has "özel " durumları ekledik. Ve sonuçta, iki gün boyunca "yıkıcı düşüncelere karşı" Muğla'mn korunmasında ne gibi önlemler alınabileceğini tartıştık, öğrenciler ise, gerek hocalarından, gerekse bizden "geçer not " aldılar. Aslında, çalışma bölgesi olarak Muğ- la'yı seçmelerinden ötürü, daha başlangıçta bizden "geçer not " almışlardı bile... * * * Muğla'yı ODTÜ duvarlarında bırakıp döndüğümüzde, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Kurulu üyeleri de Muğla'ya gelmişlerdi. SİT Alanının ve Karabağlar'ın daha etkili olarak nasıl korunabileceği konusunda, "yerinde inceleme yapmayı" ve gündemlerindeki Muğla konularım belediye ile görüşüp "yerinde" bakarak karara bağlamayı uygun görmüşlerdi. Bu, yeni yasayla oluşan kurulun henüz 2. toplantısıydı. Bir hafta önceki ilk toplantıda Muğla konuları öne alınmış, ikinci buluşmada ise Muğ- la'ya gelinmeye karar verilmişti. Ankara yorgunluğunu atmadan, kurul üyeleriyle de Muğla'daki mimari zenginliğin ve SİT'in korunması ile ilgili sorunları görüştük. Çabalarımızı aktardık, destek verecekleri konuları belirledik. Sonuçta, onlar da, bu tarihi kentin "sahipsiz olmadığım" bir kez daha gördüler ve içleri rahat ederek İzmir'e döndüler.

Saatli Kule

Muğla'da Balıbey mahallesinde, Mustafa Muğlalı Caddesi ile Ulu Cami Sokak'ın kesiştiği merkezi bir noktada yer alan saat kulesi, Muğla'da yaşamış Rumlar'ın şehre kazandırdığı en güzel eserlerden birisidir.

Muğla eşrafından ve 1871'de kurulan Muğla belediyesinin ilk başkanı Hacı Süleyman Ağa tarafından 1885 yılında eşi Pembe Hanım adına, hac dönüşü Şam'da görüp beğendikleri bir saat kulesinin planını örnek alarak Rum mimar Konstantin oğlu  Filvari'ye yaptırılmıştır.

Üzerinde yer alan kitabede hem yapanı, hem de neden yapıldığı hakkında bilgiler bulunur. Kitabeyi de Muğla Rüştiyesi hocalarından ve Şahidi Mevlevihanesi neyzeni Dede İsmail Hakkı Efendi yazmıştır.

Saat Kulesi, kesme taş ve tuğladan, kare planlı ve beş katlı olup, aşağıdan yukarıya doğru küçülmektedir. Kulenin alt katı muvakkithane olarak kullanılmıştır. Üçüncü, dördüncü ve beşinci katlarının köşeleri dışarıya doğru pahlı olup, her katta biraz daha küçülmektedir. Dördüncü katın üzerine sonraki yıllarda yapıya uyum sağlayamayan uzun bir bölüm eklenmiştir. Yuvarlak saat kadranı da bu son kata konulmuştur. Saat Kulesinin her katının cephelerine sivri ve yuvarlak kemerler yerleştirilmiştir. Bu pencerelerden muvakkithane pencereleri diğerlerine göre çok daha büyüktür. Saat Kulesinin yanında ve ona bitişik olarak Hacı Süleyman Efendi tarafından bir çeşme eklenmiştir.
Saat kulesinin kitabesinde Osmanlıca şunlar yazmaktadır:
Sahib'ül hayr Hacı Süleyman Efendi,
Yine deryayı itâsını ikân eyledi zuhur,
Bahusus aktar-ı eshar vaktini ilân için,
Bu mahalle bir muvakkithane yaptı bi kusur,
Beldemizde misli nâmesbuk kebir çan saati 
Avrupadan celb edince herkese verdi süru,
Kalmadı hiç ihtiyaç cep saati taşımaya,
Aksi avaz ile alem vakti etti şuur,
Hem ziya şevkiyle buldu mücevher tarihi,
Geldi meydana muvakkithane bi evsa-ı vufur,
Harerehu İsmail Hakkı 1301 fi Şaban.

15 Nisan 2015 Çarşamba

Zihni Derin

Zihni Derin Türkiye'de çay tarımının başlamasına, gelişmesine ve yerleşmesine önderlik eden ziraat mühendisi. 1880 senesinde Muğla'da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra İstanbul Halkalı Yüksek Ziraat Okulunu bitirdi.

Bir müddet Orman mühendisliği ve öğretmenlik yaptı. 1920 senesinde İktisat Vekaleti, Ziraat Umum Müdürlüğü vazifesine tayin edildi. Vazifesiyle ilgili bir gezi sırasında Doğu Karadeniz bölgesinin çay ve turunçgiller üretimine elverişli olduğunu görerek bu bölgede çay tarımının başlatılması için gayret sarf etti. Bunun üzerine 1924 senesinde Rize yöresinde çay, fındık ve turunçgiller üretimiyle ilgili özel bir kanun çıkarıldı ve Çay Araştırma Enstitüsü kuruldu. Enstitünün kurucusu olan Zihni Derin aynı iklim özelliklerine sahip olan Batum'dan getirttiği çay fidanlarıyla Enstitünün bahçesinde ilk çay fidanlığını kurdu. Fidanların bir kısmını da deneme üretimi için halka dağıttı. Fakat toprağı az olan yöre halkı, geleceği belli olmayan bu ürüne fazla rağbet etmedi. Devletin de gerekli desteği sağlamaması üzerine Zihni Derin'in çalışmaları neticesiz kaldı. Zihni Derin bu vazifeden ayrılarak çeşitli liselerde ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1936 senesinde Edirne'de İkinci Umum Müfettişlik kuruluşunda tarım danışmanlığına 1938 senesinde Ziraat Vekaleti Çay Organizatörlüğüne getirildi. Bu vazifesi sırasında Batum'dan getirttiği iki ton çay tohumu ile enstitüye bağlı üç fidanlıkta çay fidanı üretimini sürdürdü.

1940 senesinde çıkarılan bir kanunla çay üreticilerine bazı maddi kolaylıklar getirildi ve üretilen çayların devlet tarafından satın alınacağı garanti edildi. Bu özendirici tedbir ve teşvikler üzerine yöre halkı çay üretimine yöneldi. Zihni Derin'in özel gayretleriyle Doğu Karadeniz bölgesinde çay tarımı yaygınlaştı. Hayatında iken gayret ve çalışmalarının meyvesini gören Zihni Derin, 1945 yılında emekliye ayrıldı. Emekli olmasına rağmen bakanlık organizatörü olarak çay tarımıyla ilgili çalışmalarını sürdürdü. 1964 senesinde “Çayın 40. Yılı” kutlama törenlerine katılmak üzere Rize'ye giderken bir trafik kazası geçirdi. Kazada aldığı yaralar neticesinde 1965 yılında öldü. Çay tarımında önder kabul edilen Zihni Derin'in hatırasına 1969 yılında TÜBİTAK hizmet ödülü verildi.

12 Nisan 2015 Pazar

Muğlamızın geçmişi

Şehrimizin geçmişi ile ilgili internet sitelerinde ve kaynak kitaplarda pek çok dağınık bilgiler gördüm. Sonunda şehrimizin geçmişi ile ilgili tüm verileri bu sayfada toplamaya karar verdim.

Geniş Muğla tarihi

Şehrimizin geçmişi oldukça eskidir ve M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanır. Kronolojik olarak özetlersek:

-M.Ö. 3400: 'Karya' isminin bölgeye M.Ö.3400 yıllarında gelen kavimlere önderlik etmiş 'Kar' isimli bir komutandan kaynaklandığına ilişkin tezler öne sürülmektedir. Bölge çağlar boyunca 'Karya' olarak anılmış ve kuzeyde Söke, Aydın, Nazilli üzerinden başlayıp güneyde Dalaman Çayı'nın denize döküldüğü yerde biten Karya bölgesi, kuzeyinde Lidyalıların, güneyinde Likyalıların ve Anadolu içlerinde de Frigyalıların hüküm sürdüğü bölgelere komşu olmuştur. Karya’nın toplu yerleşim merkezleri Muğla ve Milas’tır.

Bu çağda Karya bölgesi, Ege Denizi’nden gelen Yunan sömürge dalgalarına sahne olur. Birinci sömürge dalgası sonunda Datça üst ve alt Knidoslarla Bodrum yerleşim birimleri oluşur. İkinci sömürge dalgasının yaratmış olduğu bir şehir yoktur. Üçüncü sömürge dalgası sonunda meydana gelen yerleşim merkezleri şunlardır: Dalaman (Daldala), Fethiye (Telmessos, Tlos, Xhantos-Kınık, Patara-Minare, Tlos-Eşen) Stratoneika-Eskihisar, Nakrasa-Karakuyu ve Akassos-Bozüyük.
-M.Ö. 3000: Şehrimizin şimdiki yerine Kargalıların hakim olduğu biliniyor.

-M.Ö. 2500: Bu tarihte şehrimize Luvilerin yerleştiği ifâde edilir.  Fakat bu hususta tarihî kesin deliller henüz ele geçmiş değildir.

-Hitit dönemi: Eldeki bilgiler, bu tarihten sonra şehrimize Hititlerin hâkim olduğunu ve şehrimize Lugga ismini verdiklerini göstermektedir. Hitit İmparatorluğu'nun iç savaş ve iktidar kavgaları ile zayıflayıp yıkılması üzerine bölgeye Frigya Krallığı hâkim oldu.

-Frigya dönemi: Bu döneme ait bilgi yoktur.

-Lidya Krallığı: Frigya Devleti'nin yıkılışı ile bölge Lidya Krallığı'nın eline geçti. Bu dönemde Ege adalarında oturan Dor'lar ve Ion'lar da yöreye göç etmiş, bu bölgenin kıyılarında Dor siteleri kurdular.

-Persler dönemi: Pers Kralı Kiros, M.Ö. 546 yılında Lidya Devleti'ni yıkınca Muğla'yı da işgal etti ve burayı 'satraplar' aracılığıyla yönetti.  Büyük İskender'in ordularıyla gelişinde Muğla bölgesi bir Karya satrapı tarafından yönetilmekte idi.

-Büyük İskender dönemi: MÖ 334 yılında Karya'ya gelen Büyük İskender bölgemize Bodrum-Gümüşlük kapısından girmiştir. Perslerin çekilmesiyle ortaya çıkmış kardeşlerarası bir saltanat kavgasıyla karşılaştı. Kardeşlerden Ada ve ağabeyi ve kocası Hidrieus ile Mausolus ve kızkardeşi ve karısı Artemisia, diğer kardeş olan Piksodaros'un isyanı ile karşı karşıyaydılar ve bu nedenle kuzeye Alinda'ya (Karpuzlu) çekilmişlerdi. Ada Alinda'nın anahtarlarını Büyük İskender'e göndererek kendisini annesi olarak kabul etmesini istedi. İskender de bu isteği kabul ederek Ada'yı Karya satraplığına getirdi. Ancak ertesi yıl İskender'in Likya'ya geçmesiyle Piksodaros ablası satrap Ada'yı öldürerek yerine geçti (M.Ö. 333)İskender'in haznedarı Filotas'ı satraplığa ataması da asayişi sağlamadı ve İskender'in uzaklaşmasıyla bölge Bergama ve Roma egemenliğine kadar (yaklaşık iki yüzyıl) sürecek bir anarşi döneminin içine düştü.

-Bergama Krallığı dönemi: Şehrimiz M.Ö. 189 yılında Bergama krallığının hakimiyetine girmiştir.

M.Ö. 133:  Bu tarihte Roma İmparatorluğu'nun ikiye ayrılmasıyla da Karya, Bizans İmparatorluğu içinde kaldı.

-Anadolu Selçukluları dönemi: Selçuklu döneminde bölgemizin Türk ve İslam cemaatlerine yaylak ve otlak durumuna geldiğini Paul Vittek’in 1944 yılında Türk Tarih Kurumunca basılan, “Garbi Küçük Asya Tarihine Ait Tetkik Kitabı”ndan öğrenmekteyiz. Vittek, bölgede kurulan Menteşe Beyliği’nden çok önce, yöreye Türkmen boylarının yerleştiğini söyler.Henüz sahillere inmemiş olan bu boyların, sahilleri gören yaylalara yoğun şekilde geldiklerini ve bu yaylalarda geniş otlaklara sahip olduklarını kaydeder.



Kütahya’dan Muğla’ya gelen ilk Oğuz boyları şunlardır: Horzum, Yahşibey, Kızılcakeçili, Balyabolu, Alayuntlu, Ekerer, Hamza, Emirali, Bart ve Köyceğiz cemaatleri. Bu cemaatlere “Menteşe Kayıları” denir. Sayı ve dağılım bakımından Konya ve Ankara Kayıları’na oranla daha topludurlar. Beçin merkez olmak üzere, kuzeyde Çine ve Selçuk, güneyde Köyceğiz’e kadar tirler halinde yayılmışlardır. Menteşe Kayıları önceleri Konya Kayıları gibi yarı göçebe yaşarlarken, Kanuni fermanları ve yasalarıyla göçebelikten yerleşik tarım toplumu haline gelmeye başlarlar. Menteşe Kayıları Kütahya göçlerinden ve Karya fethinden önce, Isparta ve Denizli bölgesine yerleşen ve sayıları İbn-i Said’e atfen Ebu’l Feda tarafından 200 bin çadır kaydedilen eski uç Türkmenidirler. Yöremize Moğol istilası sonunda geldikleri kaydedilir. Bunların doğuda kalan boylarına “Türkmen”, kendilerine “Yörük” denir.

Menteşe Kayılarının toplu yerleşimleri şu merkezlerde olmuştur:

Nasuh ve Musa tirleri (Veled-i Mustafa) Beçin,
Mustafa tiri (Veled-i İbrahim) Milas,
Hızır tiri (Veled-i Aydoğdu) Beçin,
Halil tiri Beçin-Acısu,
Demirci İbrahim tiri Eskihisar,
Mustafa tiri (Veled-i Hasan Fakıh) Beçin,
Resul tiri (Veled-i Davut) Beçin,
Mehmet tiri Bozüyük,
Hazma tiri (Veled-i Bayezid) Çine,
İsabalı tiri (Veled-i İvaz) Balat-Çine,
Halil tiri, Mandalyat,
Kara Üveys Zaim tiri, Köyceğiz

Bu cemaatler kolonizatör Türk dervişlerinin emrindedir. Özellikle 14. ve 15. yüzyıllarda bu dervişler, aşiretler arasında çok itibara eriştiler. Bu nedenle göçebe aristokrasisi ile cemaatler de bunların adlarıyla anılır oldular. Muğla’nın bugünkü mahallelerine adlarını veren Emirbeyazıt, Hacı Rüstem, Kara İmam, Şeyh Bedrettin ve Muslihittin gibi.

Göçler

Bölgemize Kütahya dolaylarından gelen ilk İslam-Türk nüfusa, Menteşe Beyliğinin son yıllarında Timur’dan katkılar gelir. 1402 Ankara Savaşı’nda Osmanlı ordusunu yendikten sonra Batı Anadolu ‘ya gelen Timur, kış aylarını Ayasuluk’ta (Selçuk) geçirir. Menteşe dağlık bölgesinin içlerine talan için gönderilen Timur’un çavuşlarından yer yer geri dönmeyenler olur. Bize, bu kaynaşmanın ipuçlarını Türk diyalektoloji araştırmaları vermektedir. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, 1960’lı yıllarda Muğla dolaylarında yapmış olduğu dil araştırmalarında Nogayca’dan izler bulmuştur. Nogayca, Moğol dil kökenine dahildir.

Benzer gözlemi Prof. Dr. Rebii Barkın yapmıştır. Afganistan Kabil Üniversitesinde, 1950’li yıllarda öğretim üyesi olarak çalışan Barkın, Türkmence, Nogayca ve Azerice konuşulan coğrafya parçalarını yakından görme ve tanıma olanağı bulmuştur.

Prof. Dr. Rebii Barkın, 1954 yılında Muğla’dan milletvekili adayıdır. Aynı yılın bahar aylarında, Muğla’nın ilk eczacılarından Ethem Serim ile merkeze bağlı Akkaya (Dirgeme) Köyü’ne giderler. Girdikleri kahvede oturanların fizyonomilerinden etkilenen Barkın, kendi kendine mırıldanır: “Ben bunları yakın geçmişte Orta Asya steplerinde bırakmıştım, ne zaman buralara gelmişler?” Sıra konuşmalara gelince Barkın’ın hayreti biraz daha artar, Ethem Serim’e dönerek şunları söyler: “Muğla’da Nogayca’nın varlığı kesin, Timur’un Ayasuluk’ta geçirdiği dönemin hatıraları bunlar.”

Muğla, Karaman Beyliği’nin Osmanlı’ya katılması ile beraber Karaman’dan sürülen Türkmen boylarının da yeni yerleşim bölgelerinden biri durumuna gelir. Bugün Muğla’da “Karaman” adını taşıyan pek çok aile vardır.

Konya’nın Mevlana ailesi, Menteşe’ye özel ilgi duyar. Yeni fethedilen “uçların” Hanefi mezhebi ve Mevlevi itikadı etrafında kümelenmeleri, Mevlana ailesinin egemen politikalarıdır. M.S. 1300’lü yıllarda Mevlana soyundan Arif Çelebi Menteşe’ye gelir. Menteşe Beyi Mesut Bey’in oturduğu Milas’ta uzun süre kalır. Bu süre sonunda Mesut Bey Arif Çelebi’nin müridi olur. Paul Vittek, adı geçen eserinde bu geziden söz ederken şu yorumda bulunur: “Uç’a yapılan bu seyahatlerin sebebini kavramak kolaydır. Bunun manası, büyük mikyasta fütühhatlar ile önem kazanmış olan hükümdar ailelerini Mevlana ailesi için kazanmak…”

Muğla’nın yaşadığı önemli nüfus dalgalanmalarının bir kaynağı da Kaletavas’tır. Özellikle Menteşe mir’i topraklarını Padişah adına yönetmeye başlayan Tavaslıoğullarının hüküm sürdüğü 18. ve 19. yüzyıllarda Muğla Merkeze ve bağlı beldelere yoğun Kaletavas göçleri olmuştur. Abbak Süleyman Ağa, Kahyaoğulları, Sucuzadeler, Kaleliler, Özalpler, Özdemirler, Bekir Erdemler, Gümüşler, Keleşler-Selçukiler Muğla’nın ticari, sosyal ve kültür yapısında etkisi görülen Kaletavaslılardır. Yeni gelen Kaletavaslı ailelerin bir bölümü, bölgemize, Tavaslıoğullarının kaza ayanlıklarını yapmak üzere gönderilmişlerdir. Kaletavaslı Hacı Abbak Ağa’nın etrafına aldığı kalabalık bir cemaat topluluğu ile 18. yüzyılın başlarında Yerkesiği kazasına geldikleri ve bu gelen nüfusun Yerkesiği nüfusunun yarısını oluşturduğu bilinmektedir.



Muğla’yı etkileyen nüfus göçleri Konya göçleridir. Bugün, Muğla Merkez’in yerleşik nüfusunu oluşturan eski ailelerden bazıları “Konyalılar” olarak bilinir. Konyalılar Medresesi, Konyalılar Mezarlığı, “Konyalı Hocalar” lakabı Muğla ve bağlı beldelerin ünlenmiş ailelerini anımsatır.

Muğla folklorunun ve basınının öncüsü Hacı Kadızade Hafız Sabri Bey, Menteşe Kuva-i Milliyesi kurucularından Yerkesikli Ömer Ağa ve Hacı Yahya ile Ahiköy Kuva-i Milliye kurucusu Yatağanlı Fehmi Ağa sülaleleri Konya çıkışlı ailelerdendir.

Muğla’nın I. Dönem (1920-1923) milletvekilleri arasında olan Saadettin Özsan ile Adnan Menderes hükümetlerinin Tekel ve İşletmeler Bakanı olan Nuri Özsan, Konyalı “Müftüler” ailesindendir. Muğla’nın eski belediye başkanı Latif Sepil, Muğla’nın bir başka Konyalı ailesine mensuptur. Muğla’nın eski belediye başkanlarından Haluk Özsoy da Yerkesik beldesine yerleşmiş olan Konyalı ailesinin çocuğudur.

Paris Tıp Fakültesi mezunlarından Dr. Fevzi Koçer’in mensup olduğu “Koyunşeyhler” de Muğla’ya Konya’dan gelen aileler arasındadır.

Merkeze bağlı Yeşilyurt beldesinin bir mahallesine adı verilen Hacı Ali, Konya çıkışlı olup kendine bağlı ailelerle Yeşilyurt’a (Pisi) yerleşen cemaat liderleri arasındadır.

Muğla’nın nüfusunda önemli etkisi ve payı olan Hasan Kadılar ailesi, Fatih Sultan Mehmet’in Muğla kethüdasıdır. Bu aileyi izleyen Zorbazlar, Hacı Osman Ağalar (Şevketler, Şerif Efendiler, Mehmet Ağalar, Hacı Memiş Ağalar), Dr. Muhsin Ertuğlu’nun bağlı olduğu Kabaklılar, Muğla nüfusunun önemli çekirdeklerini oluşturur. Manisa ayanı Karaosmanoğlu ailesinin yıkılan saltanatından bölgemize bir kol gelerek, içinde Muğla eski belediye başkanlarından Naci Karaosmanoğlu’nun da bulunduğu bir ailenin Muğla’da büyümesine neden olur.

Muğla nüfusunu etkileyen bir başka göç dalgasını, Celali isyanları döneminde bölgemize sürgüne gönderilen sipahi aileleri oluşturur. Bu ailelerden en önemlisi Ula’ya yerleşmiştir. Ula dilinde bu aile, “İspahalar” adını almıştır.

17. yüzyılın II. yarısında Menteşe bölgesine sürgüne gönderilen bir başka sipahi, Ese Paşa’dır. Ese Paşa, beraberinde Kırım Türklerinden bazı boyları ilimize getirmiştir. Muğla Merkeze bağlı Yerkesik beldesinin köylerinde bu göçün izleri vardır.

Bu nüfus hareketlerinin yanı sıra Bilecik, Bursa ve Kütahya dolaylarından gelen Karakeçili, Bayındır, Baydur ve Kötekli cemaatleri ile Muğla nüfusunun yapısı zenginleşmiştir.

Bilecik dolaylarından Ula, Uyur, Gölcük ve Sandras bölgelerine gelen Karakeçililerden, Prof. Dr. Feyyaz Gölcüklü’yü yetiştiren Ula’nın ve Muğla’nın geniş ailesi Gölcüklüler, Ula’nın ünlü saray muallimi Palabıyık Mehmet Efendi soyu ile Prof. Dr. Ali Rıza Özbek’in bağlı bulunduğu, Muğla’nın okumuş ailesi Hacı Hamzalar meydana gelmiştir.

Bursa Uludağ’ın Bayındır ve Baydur cemaatlerinden, Yerkesik beldesinin okumuş ailesi Ahmet Efendiler oluşmuştur.

Kütahya dolaylarından gelen Türk ailesinden, Yeşilyurt beldesinin Türk Ömer Efendiler ailesi meydana gelmiştir. Aynı beldede, Konya Bozkır’dan gelen ailelerin de önemli payı vardır. Kütahya’nın Kötekli cemaatinden de, Üniversite bölgesindeki Kötekli (Hacıaraplar) Köyü kurulmuştur.

“Giresun” soyadını taşıyan ailenin atası, Giresun’dan gelip Terzibaşıoğlu ailesine damat olmuştur.

Dehri Hoca Mehmet Hilmi Efendi ve Balcılar ailesi Akşehir’den gelmedir.

Muğla’nın son dönem yetiştirdiği Paşalardan Mehmet Harput’un dedesi, Harput’tan asker olarak gelmiş ve Bağlamacılar ailesine damat olarak Muğla’da kalmıştır.

Muğla’nın okumuş ailesi Baydurlar, Samsun-Vezirköprü’den Muğla’ya subay olarak gelen ve Karahafızoğulları’na damat olan Tüfekçibaşı Hüseyin Ağa’nın soyudur.

Muğla’da Anadolu dışından gelen aileler de bulunmaktadır.

Halepli Cabbarilerden Derviş Sadettin Efendi, 1838’de Muğla’ya gelerek Aktarlar ailesinin banisi olmuştur.

Mısır-İskenderiye’den gelen bir kol, Muğla’nın alaylı eczacısı Arap Hacı Mehmet Ali Efendi soyunu oluşturmuştur.

Tunus’tan gelen bir kol, Hacıyanıklar ailesinin atasıdır.

Bağdat’tan gelenler aynı adla anılırlar.

Şamlı subay Hacı Hüseyin Efendi’nin soyu “Şamlılar” olarak bilinir.

Mukaveletçi Ömer Efendiler ile Şevketler’in ninesi Mora’dan gelmedir.



Rumeli bozgunuyla Muğla’ya gelen aileler, Serezliler, Filibeliler, Dramalılar, Selanikliler, Arnavutlar, Bosnalılar olarak bilinirler.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Yunanistan ile yapılan Mübadele (değişim) sonucu, Selanik ve yöresinden gelip Muğla’ya yerleşen yeni hemşehrilerimiz özellikle müzik alanında yaptıkları atılımlarla, yerel kültürümüzün bir kesitine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kendileri, Atatürk’ün hemşehrisi olmaktan ayrıca gurur duyarlar.

19. yüzyılın Kafkas bozgununda Anadolu’ya kaçan ailelerden bir bölümü, Köyceğiz Ovası’na yerleşerek Döğüşbelen Köyü’nü kurmuşlardır.

Giritli Ali Molla, Girit kırımından kaçarak 1313’te (1897) Muğla’ya gelmiş ve Pisi bölgesine yerleşmiştir.

Mağribli (Arabistan) Şeyh Ali oğlu Hafız Hacı Ömer Efendi, “Camkıran” lakabıyla bilinmekte olup, Şeyh Camii’nde uzun yıllar imam-hatiplik yapmıştır.

Muğla’nın eski ailelerinden Şeyh Aliler ile Cezayirlilerin de Kuzey Afrika’dan (Fas-Tunus-Cezayir) Muğla’ya geldikleri bilinmektedir.

Yalnız erkek nüfusun sayımının yapıldığı 1831 Nüfus Sayımı’na göre, Menteşe sancağının toplam nüfusu, 52.000 dolaylarındadır. Bu nüfusun 50.000’e yakını İslam, 2.000’den çoğu Hrıstiyandır. Hrıstiyan nüfusun, 2.294’ü Rum, 52’si Ermeni, 36’sı Yahudidir. Muğla Merkez Rumluğu’nun çıkardığı en önemli şahsiyet, 19. yüzyılın II. Yarısı ile 20. yüzyılın başlarında yaşamış olan Sir Basil Zaharof’tur. Zaharof, dünya silah ticaretini Londra’da elinde toplamıştır. Bodrum Rumluğu’nun çıkardığı en önemli şahsiyet, hukukçu Pulluoğlu İstimat Zihni Özdamar’dır. Özdamar, Papa I. Eftim Erenerol ile Kayseri-Zincidere’de I. Türk-Ortodoks Kurultayı’nı toplamış ve bu kurultaydan Ulusal Kurtuluş Savaşı’na destek kararı çıkartmıştır. Kayseri’de yayınladığı Sada-i Hak Gazetesi ile ulusal kurtuluşu savunmuştur. Muğla Yahudi cemaatinin en önemli şahsiyeti Bodrumlu Prof. Dr. Avram Galanti’dir. Kendisi Jön Türk’tür. Atatürk’ün davasına sonuna kadar bağlıdır.

17. yüzyılın ikinci yarısında Menteşe’nin nüfusu 29 kazada toplanmıştır. Bu kazalar şunlardır: Muğla, Yerkesiği, Ula, Gökabat, Gereme, Bozoyük, Eskihisar, Mesevli, Makri, Üzümlü, Eşen, Pırnaz, Perakende, Beçin, Çine, Agritos, Düver, Saravalos, Sarıç, Dadia, Darahia, Feslikan, Karaova, Keranes, Davas, Köyceğiz, Mazın, Göküyük, Mandelyat.

-Menteşe Beyliği: Şehrimiz 1284 yılında Selçukluların uç beyi Menteşe Bey tarafından Türk hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde beyliğin merkezi Milas idi. Menteşe Beyliği denizcilikte ilerlemişti. Yunanistan, Muğla kıyıları ve adalarına çıkmış, Rodos adasını bir süre egemenlikleri altına almışlardır. Bu dönemde Rodos adasına yerleşen Sait Jean şövalyeleri Osmanlılar ve Menteşe oğulları ile savaşmışlar, Bodrum kalesini de bir süre ellerinde tutmuşlardır.



1220 yıllarından beri devam eden Moğol istilası, Türk cemaatlerini ve muharip kitlelerini Mavera-ün-nehir’den Küçük Asya’ya (Anadolu’ya) doğru hareket ettiriyordu.

Anadolu’da kurulmuş olan Selçuklu Devleti, doğudan gelen Moğol istilaları ile alttan alta oyuldu. 1260’lı yıllardan itibaren Menteşe’nin eski sahibi Bizanslılar, Karya ülkesine yeni gelmeye başlayan İslam-Türk unsurlarla tanışmaya başladılar. Özellikle Denizli-Fethiye arasında uzayan geniş yaylak ve otlaklar, Menteşe Bey’den önce gelip, yöreyi yurt edinen gezgin Türkmen obaları ile doldu, taştı.

Menteşe Bey, 1284 yılında Aydın-Güzelhisar’da Taralleis Savaşı olarak bilinen gaza olayı ile Karya topraklarına girdi.

Menteşe Bey Karya’nın içlerine uzandıkça, Bizans nüfusunun önemli bölümünün kıyılara ya da adalara kaçtığını gördü. Karşılaştığı Bizans nüfusunu Türkleştirip İslamlaştırdıktan sonra, Batı Anadolu’nun en büyük oymak reisi Germiyan Bey’e mektup yazdı. Yeni fethedilen ve nüfustan büyük ölçüde eksilen Karya topraklarına Germiyan boylarından cemaatler istedi.

Bu isteği uygun bulan Germiyan Bey, yeni fethedilen Karya topraklarına çok sayıda tirler ve cemaatler göndermeye başladı. Böylece, yörenin ilk nüfusu Germiyan Türklerinden oluştu. Karya adı bırakıldı; yöreye fatihinin adı olan “Menteşe” verildi.

Menteşe Beyliği, Osmanlılar tarafından ilk zapt tarihi olan 1290’lara kadar müreffeh ve sakin yaşadı. Kuzey limanı Balat’tan ve güney limanı Gökova’dan Menteşe dışına buğday, safran, susam, bal, balmumu, palamut, zibebe, şap, maroken, deri, halı, köle ve cariye ihraç etti. Frenk tüccarların gemileri Balat ve Gökova limanlarından Rodos ve Kıbrıs gibi adalara, güneyde Mısır’a, batıda Avrupa ülkelerine bu ihraç ürünlerini götürdüler. Buna karşılık aynı limanlardan Menteşe’ye, devrin önemli ithalat maddelerinden kumaş, sabun, kalay, kurşun v.b. mallar getirilerek, hem Menteşe’nin ihtiyaçları karşılandı hem de daha iç bölgelere giden deve kervanları ile, ticaretin alanı Anadolu’nun diğer illerine doğru taştı.

Menteşe, diğer Türkmen beylikleri içinde birden gelişen Osmanlı Beyliği karşısında fazla dayanamazdı. Bütün Türk beyliklerini tek çatı altında toplama politikası güden ve giderek cihan imparatorluğuna yönelen Osmanlı Devleti, Yıldırım Bayezid zamanında Menteşe Beyliği’ni Osmanlı topraklarına kattı. Son Menteşe Beyi Mehmet Bey, beyliğini terk ederek Sinop Beyi’ne sığındı. Bu sıralarda doğudan Anadolu’ya gelmekte olan ve Osmanlıyı bitirme politikası güden Moğol İmparatoru Timur, Osmanlının fethettiği topraklardan kaçan tüm Türk beylerinin sığınma merkezi durumuna geldi. Mehmet Bey de Timur’a giderek O’na sığındı. 1402 Çubuk Savaşı’nda Timur’un yanında oldu; Menteşe’den gelen eski askerlerini Timur’un yanına çekti. Savaşı kazanan Timur’dan icazet alan Mehmet Bey, tekrar Menteşe’ye gelerek beyliğin başına geçti.

Menteşe, Timur’un Çubuk Zaferi’nden sonra 22 yıl daha bağımsız kaldı; 1424 yılında Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murat tarafından kesin olarak Osmanlı topraklarına katıldı.


-1. Osmanlı dönemi: Şehrimiz, Yıldırım Beyazıd tarafından 1391'de Osmanlı hâkimiyetine girdi. Fakat bu Osmanlı hakimiyeti geçici olmuş 1402'de şehrimiz Timur tarafından alınmıştır.

-Timur dönemi: Şehrimiz 1402 ile 1425 yılları arasında 23 yıl Timur'un hakimiyetinde kaldı. Timur şehrimizi kendi yönetmemiş, şehrimizi alınca tekrar Menteşe Beyliğine vermiştir.

-2. Osmanlı dönemi: Şehrimizin en çok bilinen tarihini oluşturan ve 1923'e dek süren bu dönem, 1425 yılında II. Murad'ın şehrimizi tekrar Osmanlı Devletine katmasıyla başlar. Bu yıl şehrimiz için bir dönüm noktası olmuştur çünkü Menteşe Beyliği zamanında başkent Milas iken Osmanlı devleti yeni başkent olarak şehrimiz Muğla'yı seçmiştir.

  -Kurtuluş Savaşı dönemi: Kurtuluş savaşı sırasında, Muğla ve yöresini 11 Mayıs 1919 tarihinden itibaren işgale başlayan İtalya, Menderes'in güneyinde filizlenen ulusal güçlerle pazarlık ve anlaşma yapmak zorunda kalmış. İtalya, Yörük Ali Efe'nin Muğla'dan , Demirci Mehmet Efe'nin de Nazilli'den yönlendirdikleri ulusal direniş çalışmaları karşısında silahlı bir çatışmayı göze alamamış. İşgal üzerine tüm Anadolu'da mitinglerin düzenlenip direnme örgütlerinin kurulması için İzmir'den gelen telgrafa, Muğlalı Kocahan Mitingi'ni düzenleyerek cevap vermiş. Aldığı kararların ardından Vatan Müdafaa Cemiyeti, Serdengeçtiler Müfrezesi, Muğla Kuvayi Milliyesi gibi direniş komiteleri kurulmuş. 1920'de Ankara'da açılan 1. Dönem BMM'nde 6 milletvekiliyle ulusal mücadelede üzerine düşeni layıkıyla yapan Muğlalı, oluşturduğu direniş gruplarında yer alan gönüllerini Yunanlılara karşı Aydın cephesine göndermiş. Ege'de 57. Tümenden kalanlarla birleşen gönüllüler, Aydın çarpışmalarında düşmana ağır kayıplar verdirmişler.

     Ege illeri arasında Muğla işgal sırasında en fazla şehit veren il olmuş. İç durumun karışıklığı, Yunanlılar ve işgal ettiği yörelerde ekonomik egemenlik kurma düşüncesine dayanan İtalyan politikasını Muğla halkı işgal süresince kurnazca değerlendirmiş, iki ateş arasında kalmaktan kurtulmuş. Anadolu'daki durumun kötüye gittiğini anlayan İtalya, 2. İnönü Zaferi kazanıldıktan sonra ülkesindeki iç siyasal dalgalanmalarını öne sürerek 5 Temmuz 1921'de Muğla'dan ayrılmış. Muğla özgürlüğüne böylece kavuşmuş.

Resim: Yağcılar Hanı'ndan Asar'a bakış


Resim: Cumhuriyet Meydanı