17 Mayıs 2015 Pazar

Muğla’nın Belleği Siliniyor!

Devrim Gazetesi’nde yazan Ünal Türköz geçen yıl ekim ayında yakınmıştı.

Yazısına “Doğma büyüme; bu kentin bir çocuğu olarak, yılardır beni ‘rahatsız’ eden bir konuda… Masa (!) Dağı hakkında olacak bu haftaki yazacaklarım.” diye başlayan Türköz şöyle devam etmişti:

“Kim uydurdu bu adı bilemem, ama eminim, bunu bir Muğla insanının uydurduğu söylenemez… Masa Dağı da Masa Dağı… Sevgili okurlarım… Yok, böyle bir şey… Muğla’mızın kuzeyinde, uzaktan, üzeri o dümdüz gibi görünen dağın adı; Masa Dağı değil Hisar, yani Asar Dağı….”

***

Ben de Ünal Türköz gibi doğma büyüme Muğlalıyım…

Hatta Muğla konusunda oldukça şovenim de!

Sakın ha “yerli-yabancı takıntısı” olanlardan olduğum da sanılmasın. Bana göre “Muğlalı” nüfus cüzdanında “Muğla doğumlu” yazan da değildir.

“Muğlalı” nerede doğmuş olursa olsun, Muğla’yı seven, Muğla’da yaşadığına şükretmekle kalmayıp, Muğla için düşünen, Muğla için bir tek çivi çakan, Muğla için bir damla ter akıtan; Muğla’nın havasını soluduğu, suyunu içtiği, ekmeğini yediği için Muğla’ya emek verendir…

Bir TV kanalında yapılan “Yetenek Sizsiniz” yarışmasında Muğla’yı MUDASA Muğla Dans ve Sanat Akademisi başarı ile temsil ediyor. Geçtiğimiz günlerde yarı finale kaldılar. Akademi’nin sahibi Zafer Coşkun nereli biliyor musunuz? Hataylı… Ama bence O hepimizden daha Muğlalı…

Asar Dağı’nın Asar Dağı olduğunu bilip de Muğla’da yeni yaşamaya başlayanlara, bilmeyenlere öğretmeyenlerin de Muğlalılığından kuşku duymak gerekir…

***

Ünal Türköz geçen yıl gazetesinin köşesinden adeta isyan etmiş, ama o isyanı Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nı yönetenler görememişler!

Hadi onlar görememişler, “Muğlalı” olabilmeyi bir türlü beceremiyorlar, Muğla Belediyesi’ni ve dolayısıyla Muğla’yı yönetenlere ne demeli…

Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nı 8 yıldır yönetenler, bu zaman içinde uygulayıp, ortaya koyabildikleri yegâne projeleri “800 KM’lik Karia Yürüyüş Yolu” tanıtımı için Cumhuriyet Meydanı’na bir pano koymuşlar. Eğer görmediyseniz “Olaylar&İnsanlar” köşemize bir bakıverin.

“Sanırım Muğla Belediyesi yöneticileri o panonun Cumhuriyet Meydanı’na konulmasına izin verirken bu pano neyin nesi diye bakmamış olmalılar ki yanlışı düzeltmemişler” diyeceğim, ama Cumhuriyet Meydanı’ndaki “Atapark”a yıllardır “Ardore” denildiğini görüyorlar!

“Muğlalı olmak” Muğla doğumlu olmak olmadığı gibi “Muğlalık” da laf değildir…

***

Ünal Türköz’ün isyanına katılmamak mümkün değil.

Tarihi Sekibaşı Hamamı bu gün Muğla Belediyesi tarafından “Kent Belleği” olarak kullanılıyor. Ama tarihi hamam kent belleğinden silindi.

Tıpkı yanan (Menteşe) Belediye Sineması’nın yerine katlı otopark yapılarak; Koca Havuz’un yerine Koca Havuz Parkı yapılarak silindiği gibi silindi…

Tıpkı Muğlalıların “Dönme Dudu” dedikleri Rum kızı Stella’nın yarattığı bahçeye (Dudu Bahçesi) mirasçılarının rızası ile yapılan İlköğretim Okulu’na adını vermeyerek sildiğimiz gibi…

Muğla’nın belleği siliniyor!

***

Ünal Türköz kardeş…

Farkın damısın Muğla belleğinin nişanlarından Cumhuriyet Meydanı’ndaki “Atapark”ın adı da bu gün “Ardore”… Uzun zamandır Ardore… Ardore İtalyanca bir sözcük. Tutku anlamına geliyor. Bari “Tutku” deselerdi. Türkçe’nin de suyu çıktıya… Üstelik o yapı Muğla Belediyesi mülkü…

İtalyan işgali yaşamış Muğla’ya ne de güzel yakışıyor!

O mekânın ilk müstecirine “Neden?” diye sorduğumda, “Üniversiteliler banal buluyorlar.” yanıtı vermişti.

***

Üniversite gençliği öyle istiyor diye tarihi Atapark’ın adı İtalyanca “Ardore” yapılarak kent belleğinden silinmesine izin verilir mi?

Ünal Türköz kardeş…

Araştırdık öğrendik:

Tarihi Asar Dağı’na üniversite gençliği “Masa Dağı” diyor.

O gençlik, Kurşunlu Camii’ne “Havuzlu Cami”, Tabakhane’ye “Ucuz Pazar”, Arasta’ya “English pub”, okunuşuyla ingiliş pap diyor…

Bu gün artık iki Muğla var. Bir Muğlalıların Muğla’sı, bir de Üniversite gençliğinin Muğla’sı!

***

Bu algı veya yakıştırma üniversite gençliğinin kabahati değil… Bizim kabahatimiz.

Muğla’ya okumaya gelen pırıl pırıl gençlerimizi “Muğla hemşerisi” yapamayanların, Muğla’yı üniversite gençliğine anlatamayanların, tanıtamayanların hatası ve de kabahati!

Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nın Cumhuriyet Meydanı’nda Atapark’ın önüne sözüm ona Muğla’yı tanıtmak için koydukları “Karia Yolu; Ege Bölgesi’nin ilk uzun mesafeli tarih ve kültür içeren doğa yürüyüşü yolu” adını taşıyan ve iki dilde tanıtım yapılmış olan panoda bizim Asar Dağı olmuş “Masa Dağı”…

Muğla’yı yönetenler, Muğla’nın kanaat önderi bildiklerimiz böyle diyorlarsa üniversite gençliğine ne diyebiliriz ki?!!

***

Ünal Türköz kardeş…

Bir de “google hazretlerine” girip “Muğla’da masa dağı” diye yazıp tıkla bak neler oluyor… “Vikipedi’de Muğla” da dağların içinde Asar Dağı yok. “Coğrafya Dünyası”nda nasıl oluyorsa hem Hisar Dağımız hem Masa Dağımız var. Muğla Belediyesi sitesinde “Karadağ, Kızıldağ, Asar Dağı (Masa Dağı-Hisar Dağı) ve Hamursuz Dağı” ifadesi yer alırken, İl Kültür Turizm Müdürlüğü sitesinde de “Asar (Hisar) Dağı eteklerinden, Karadağ, Kızıldağ, Masa ve Hamursuz dağları ile çevrelenmiş ovaya doğru yayılan bir şehirdir Muğla” ifadesi yer alıyor…

Acaba “Nur topu gibi bir masa dağımız da olmuş ta haberimiz yok” mu desek…

Ünal Türköz kardeş…

Senin de bildiğin gibi Asar Dağı adını O dağdaki Mabolla Kalesi’nden alır. Dilimiz de kaleler “Hisar”dır. Muğlalılarda şivelerine uygun “Asar” demiş… Hatta Muğla’nın ünlü türkülerinden biri de “Pek yokuşmuş cavır (gavur) asarın yolları” diye başlar.

Nedem gari, bu güzelim türküyü de bundan sona “Pek yokuşmuş masa dağın yolları” deye ayıdıveririz gari…

Özcan Özgür, Hamle Gazetesi

Atatürk'ün Muğla Ziyareti

Atatürk ve Muğla'nın Kurtuluş Savaşı'ndan bu yana olan beraberliği daha önceki sayfalarda verilmiş bulunmaktadır. Muğla'nın, Sivas için toplanan Ekim 1919 kongresinden M. Kemal Paşa'ya çektiği bağlılık telgrafı ve bu telgrafa Paşa'nın verdiği övgü dolu yanıt, bu beraberliğin ilk halkalarını oluşturur.

M. Kemal Paşa'nın Diyarbakır'da görevli iken tanıdığı Genç Mutasarrıfı Serficeli Hilmi Bey'in, Menteşe Mutasarrıfı olarak bulunduğu 1919'da Sivas'a kongre üyesi olarak seçilmiş oluşu, bu beraberliğin bir başka halkasını oluşturur. Atatürk'ün Muğla ile olan bu beraberliğinin Kurtuluş Savaşı süresince, Meclis'te ve cephede bizzat yanında olan Muğla aydınları ve seçkinleriyle takviyesi, zincirin bir başka önemli halkasını oluşturur.

Atatürk, yaşamı boyunca Anadolu'da bazı il ve ilçeleri ziyaret etti. Atatürk, karayoluyla ulaşması o yıllarda mümkün olmayan Fethiye'ye 21.02.1935 Perşembe günü, Marmaris'e ise 23.02.1935 Cumartesi günü Marmaris'e uğrayabilir. Her iki beldenin yöneticileriyle, fırka sorumlularıyla ve halk ile geniş görüşmeler ve konuşmalar yapmıştır.

Doğal ve arızi engeller nedeniyle gidemediği iller arasında yer alan Muğla'yı, 1937 yılında ziyaret etmek ister. Muğla valisi Recai Güreli'nin davetini kabul eden Büyük Önder için Muğla'da, Belediye Başkanı İskender Alper'in başkanlığında, Osman Kasapoğlu, Esat Caner, Osman Günsan, Neşet Dişçigil, Abidin Çakır, Faik Gazezoğlu ve sarraf Fevzi Altınay’dan oluşan bir 'Hazırlama-Ağırlama Komitesi' kurulur. Bu komite, şimdiki Turizm-Otelcilik Lisesi Uygulama Oteli’nin 2. katını, banyolu, kabul salonlu ve yatak odalı halde “Reisicumhur Dairesi” olarak hazırlar. Ata’nın “gül kurusu” rengini sevdiği bilindiğinden, yatak takımından tüm mefruşata kadar olan döşemeler bu renkten seçilir. Ata için gümüş yemek takımları, kristal mutfak takımları, sürahiler alınır. Evlerinde halı olan Muğla hemşehrisi, Ata’nın geçeceği yerlere serilmek üzere evinde bulunan halıları belediyeye ödünç verir. Bütün bu hazırlıkların maddi finansmanını, dönemin belediye muhasebecisi olan Mehmet Türdü, Belediye bütçesinden yapmış ve ödemiştir.

Fakat aynı günlerde Çanakkale Boğazı’nda beklenmedik bir olay olur. Şeker çuvalları altında çok miktarda silah kaçıran bir İtalyan şilebine Ata’nın emri ile el konur. II. Dünya Savaşı’nın çanları çalınmaya başlamıştır. İtalya, bu çanları çalan devletlerin en başındadır. Atatürk, Muğla yolundan geri dönerek Çanakkale’ye intikal eder. Bu gemi daha sonra Türk Donanma Kuvvvetleri’ne teslim edilir. Donanmanın İzmir’i ziyaretinde, o yıllarda İzmir’de olan H. Nuri Öncüer, üç bacalı bu gemiyi “Ata’nın Muğla gezisini engelleyen gemi sen misin?” diyerek, iki defa ziyaret etmiştir.

Bu olayın hemen ardından Hatay Olayı baş gösterir. Ata’yı bir yıl sonra ebediyete götürecek olan hastalık da o günlerde kendini iyice göstermeye başlamıştır. Bu önemli siyasal nedenler ve sağlık sorunları sebebiyle, Büyük Atatürk’ün Muğla ziyareti gerçekleşmez. Muğla Halkevi’nin batı yakası üst katında Atatürk için hazırlanan dairede, 1949 yılı Ağustos ayında Muğla’yı ziyaret eden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kaldı. İsmet İnönü’nün yatak, yorgan ve çarşafları Sevim-Hasan Özsoy için hazırlanan çeyiz takımından alındı. Bu daire, Halkevinin bu bölümünün Kız Meslek Lisesine verileceği 1955’e kadar bütün mefruşatı ve döşemesiyle eski karakterini korumaktaydı. Gerçekleşmeyen bu ziyaret nedeniyle alınan meze, içki ve yiyecekler Hazırlama-Ağırlama Komisyonu tarafından satın alındı. Aziz Atatürk’ü karşılama olanağına kavuşamayan Hazırlama-Ağırlama Komitesi üyelerinden Osman Kasapoğlu, Osman Günsan ve Esat Caner, Ünal Türkeş’e verdikleri mülakat yanıtlarında, “Muğla’nın Atatürk’ü karşılayamaması her ne kadar üzüntü kaynağı olmuşsa da, onun ilkelerini, eserlerini, devrimlerini sonuna kadar yüreğinde hisseden Muğla’nın, bu yüce duygusuyla bu üzüntüsünü aştığını” söylemişlerdir.

10 Kasım 1954’te Etnoğrafya Müzesi’nden Anıtkabir’e götürülen Atatürk’ün mezarına Muğla’dan 1 çuval dolusu Muğla toprağı gönderildi. Bu toprak Ankara’ya Kazım Eren tarafından götürüldü. Kazım Eren, sahip oldukları Doğru Yolda firmasına ait bir otobüse Muğlalıları bindirerek Ankara’ya gitti.

1922 Yılı Rumlar'ın Zorunlu Göçünün Muğla'daki İzleri

1922’de Rumların zorunlu göçe tabi tutulmalarıyla kaybedilen nüfus,uzun sürecek durgunluk döneminin başlangıcı olmuştur.Yerel tarihçi Ünal Türkeş bu kırılmayı şöyle ifade etmektedir:

''Muğla Rumlardan arındığı gün bomboş kalır. Uzunoluk değirmeni susar. Fırınların ateşi birden söner. Dülger ve yapıcı sıkıntısı başlar. Andon'un yıllarca yaktığı Saburhane Hamamı soğur. Anlaşılır ki Muğla sınai ve ticari hayatının ağırlığı Rumlarla birlikte gitmiştir..'' (1973:30)

19. yüzyılda Muğla nüfusunun sayısal olarak % 10-% 15'ini oluşturan Rumların, nitelik açısından, ekonomik faaliyetin ve sermaye birikiminin etkin aktörleri konumunda oldukları görülmektedir. Örneğin, Muğla'nın yerleşik Rum ailelerinden Barutçular'ın ekonomik faaliyetteki rollerini Türkeş şöyle anlatmaktadır:

''Göktepe ve Kavaklıdere bölgeleri içinde bulunan Dürüngüme Ormanları Barutçularındır. Bu geniş alan içinde bakır madeni izlerine de rastlanır. Fakat kar şimdilik orman işletmeciliğindedir. Ağırlık buraya verilir. Dürüngüme tepelerinden Nazilli Atça Tren istasyonuna bir dekoliv hattı döşenir. Barutçular kapitalini yıllarca şişiren bu hat sonraları Muğla Kuvayı Milliyecileri tarafından sökülerek Koca Han'da istiflenecek, bir kısmı deniz yoluyla İç Anadolu'ya sevk edilecek, bir kısmı da mezatta satılarak belediyenin gelir kaynağı olacaktır.'' (1973:30)

Barutçular ailesinin Dürüngüme Ormanı’nın işletilmesinde ortağı olan bir diğer tüccar aile de Muğlalı Dimostoklu ailesidir. Ayrıca,Muğla’nın 19. yüzyıldaki eğlencesi olan meyhaneler de Rum meyhaneciler tarafından işletilmektedir. Türklerin de müdavimi olduğu bu meyhanelerin bir özelliği, adalardan kaçak olarak getirilen meze çeşitliliğidir. Bu dönemin ünlü kaçakçısı Hacı Petro ise Muğla’nın bir diğer varlıklı kişisidir. (a.g.e)

1. Dünya Savaşı öncesinde Muğla merkezde yaşayan Rumlar daha çok ticari faaliyetler ve zanaatlarda yoğunlaşmışken, çevre ilçelerde yaşayanlar ise çeşitli üretim faaliyetlerinde aktiftir. 19. yüzyılda Milas’ta gelişen halı üretiminde Türklerle Rumlar arasında önemli bir iş bölümü bulunmaktadır. Sermaye ve tezgahlar Türkler'in elinde olmasına karşın, boyacılık ve desen zanaatları Rumların elindedir. Deri üretimi Muğla merkezde Türklerin işidir, ancak Bodrum’a doğru gidildikçe Rumların ağırlığı artmaktadır. Rumların yoğunlukta olduğu bir diğer alan da zeytin ve zeytinyağı ticaretidir. Ancak yüzyılın sonuna doğru özel çiftliklerle beraber Türkler de zeytin ve yağ ticaretinde etkin olmaya başlamışlardır. Ayrıca Bodrum ve Datça’da yaygın olarak bulunan irili ufaklı cam ve çömlek atölyeleri de Rumlar tarafından işletilmektedir. (a.g.e)

Muğla ve ilçelerinde Rumlarla Türkler arasında açık bir iş bölümü görülmektedir. Bu iş bölümü içinde sanayiye evrilebilecek bütün zanaat dallarında ve bu ürünlerin ticaretinde Rumların, tarımsal üretim ve ticaretinde Türklerin hakimiyeti bulunmaktadır. Zorunlu Göç bu anlamda iki yönlü bir kırılma yaratmaktadır. Bir yanda sanayiye evrilebilecek üretimlerin azalması ve ortadan kalkan birikim olanakları, diğer yandan toplumsal iş bölümünün bozulmasıyla iyice çözülen ekonomik yapı, kırılmanın şiddetini artırmaktadır.

Diğer yandan, 20.yüzyıl başında 10.000 civarında olan Muğla nüfusu, yaklaşık 25 yıl sonra 1927’de 10.129’dur (DİE,2000;2002). Doğal nüfus artışının altında olan bu artış miktarı kentin önemli oranda göç verdiğini göstermektedir. 1927’den 1980’li yıllara kadar kentin nüfus artış hızı,Türkiye’deki nüfus artış hızının önemli ölçüde altında seyretmektedir.Türkiye genelinde %0.23 civarında seyreden nüfus artış hızı Muğla’da %0 10 civarındadır.(DİE,2000:2002).

Hane büyüklüğü açısından bakıldığında Muğla’da doğum oranlarının düşüklüğü dikkati çekse de nüfus artış hızındaki düşüklük bu oranın da altında seyretmektedir. Bu nüfus oranları Muğla kentindeki kırılan gelişme dinamiğinin en belirgin göstergelerinden biridir. Kentin sermaye birikim olanaklarını yitirmesi bir yandan iş gücünün dışarıya göçmesine neden olurken, diğer yandan yetersiz gelir olanakları doğum oranlarını düşürmektedir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus değişimi sürecinde, Türkiye'nin ekonomik olarak kayıpla çıktığını 1930'da Amerikalı diplomat Raymond Hare de rapor etmektedir. (Aktar,2000) Hare, Türk Yunan Ahali Değişimi Sorununun kökenleri ve gelişimi başlıklı raporunda, mübadeleyi, Yunanistan’ın ekonomik olarak kazançlı ama siyasi açıdan zararlı çıktığı, Türkiye’nin ise siyasi açıdan kazançlı olmasına karşın, ekonomik açıdan kayıplar verdiği bir nüfus değişimi olarak yorumlamaktadır.

Şeyh Camii

Şehrimizin Müştakbey mahallesinde bulunan cami, 1565 yılında ulemadan Şeyh Bedrettin tarafından yaptırılmıştır. Caminin minaresi 19. yüzyıl başında eklenmiştir. Şeyh Cami 19. yüzyılda iki onarım geçirmiş olup ilki olarak 1831 yılında Menteşe Mütesellimi (Tanzimat öncesi vergi toplayan devlet memuru) Tavaslı Osman Ağa'nın eşi Ümmü Gülsüm Hatun tarafından tamir ettirildi. 
Osman Ağa ayrıca camiye geniş vakıflar kurdurdu. 

İkinci onarım ise Şerif Efendi ile Ragıp Efendi tarafından 1896 yılında yaptırıldı. Bu tarihten sonra uzun yıllar hizmet veren cami, 20 Haziran 2007'de restore edilerek yeni bir görünüm kazandı. Gördükleri tamirlerden sonra pek eski tarihi halinden eser kalmamıştır. Sadece giriş kapısının sağında bulunmakta olan yazı bugüne kadar kalmıştır. Ayrıca camin asıl tek hazinesi camiye ismini veren Şeyh Bedrettin'in mezarı orada bulunmaktadır.






Saburhane'deydik...

Çardağın altındaki masaya oturduğumda, önce karşı yamaca baktım...

Kiremit çatılı, bembeyaz duvarlı, tertemiz eski evler... Yine kiremit şapkalı bacaları ve duvarlarının ardındaki hayatlarıyla orada, ''değişmeden'' duruyorlar... Birbirlerine saygılı, manzaralarını kapatmadan, sırtlarını dağa yaslayarak...

Sonra, meydanı çevreleyen kahveler, iki fırın, üç bakkal, iki berber dükkânı ve alçakgönüllü, sade Saburhane Camisi...

Onlar da ''aynılar'' ... Hem de insanların oturuş şekilleriyle, suskun ve meraklı bakışlarıyla, güleç selamları ve kısık dedikodularıyla...

Caminin yanında, gövdesindeki oyuğa aldırmadan tarihi yazmayı sürdüren ''koca çınar'' ... Az ilerde de o ''coşkulu yıllar'' da İTÜ'lü öğrencilerle restore edip kafeteryaya dönüştürdüğümüz eski ''şaraphane'' binası... O da sanki 20 yıl önce zamanı durdurmuş gibi...

''Postabaşı'' nın kahvesinden yukarı doğru çıkan sokağın hemen solunda, ''Apostolos'un Meyhanesi'' olarak bilinen, eski ''mektep'' binası da 10 yıl önce yandığı gibi duruyor... Ateşlerden arta kalan ne varsa, sanki bina geçen hafta yanmışçasına, olduğu gibi orada ve ayaktalar...

Karşıdaki kahvelerin arasından giren sokağın içinde de Handan ve İlhan Selçuk 'un evleri... Handan Abla'yı sonsuz dinlencesine uğurladığımızdan beri İlhan Ağabey mutfaktaki kibritine kadar koruyor...

Denebilir ki son çeyrek yüzyıl içinde, Türkiye'nin tarihi kentlerindeki eski semtleri arasında, dokusunu, peyzajını, kimliğini hemen hiç değiştirmeden ''değişen çağı'' yaşayanların başında Muğla 'nın Saburhane Meydanı geliyor... Tek tek eski yapılar yerine, ''kentsel ölçekte koruma'' kararını verip kolları sıvadığımız 1970'lerin sonlarına ait fotoğraflarla bugünü kıyasladığınızda, aradaki fark belki de sadece otomobil modellerinde...

Bir de oturduğum masanın hemen yanındaki Mimar Sinan...

Kahvem geldiğinde, dalmış anlatıyordum:

''- Sinan'ı buraya, 1990'ların başlarında, Muğla'ya göz kulak olsun, Saburhane'yi korusun diye diktik... Görevini nasıl da yerine getiriyor...''

1978'de okulu yeni bitirmiş çiçeği burnunda bir mimar olarak, bu kentin mimarlık mirasını ''tüm dokusuyla'' korumayı benimseyen Belediye Başkanı Erman Şahin 'in imar müdürlüğünü üstlendiğimde, sözde birkaç yıllığına Muğla'da kalacaktık...

Derken öylesine bağlandık ki tam 15 yıl kesintisiz ''kentsel koruma'' mücadelesi... Hem de yine o dönemin popüler örneği Antalya-Kaleiçi gibi ''turistik'' amaçlı değil, doğrudan Muğlalıların kendi evlerinde, kendi sokaklarında ve kendi mekânlarında kalmalarını sağlayarak...

Yani, tarihsel ve geleneksel kent mirasını ''yaşatarak'' korumayı hedefleyerek...

Muğla'da yapıtı olmayan Sinan'a işte bu ''gençlik emeğimizi'' emanet etmek için heykelini Saburhane Meydanı'na dikmeyi önermiştim; kabul edilmişti... Sonra da içimiz rahat İstanbul'a gitmiştik...

Şimdi bakıyorum, dileğimizi nasıl da yerine getirmiş; sadece tarihi semti değil, mimarlıktaki o ilk yıllarımın coşkusunu da korumuş, kollamış...

Yanıbaşında kahvemi içerken düşündüm...

Yıllar sonra bir gün, Sinan'ın ''İstanbul'daki türbesinin'' önünde, işte o vaktiyle bir kenti kurtaran duygularımın yeniden yüreğimde kabarmasına neden olan ''şansımı'' da tıpkı Saburhane gibi Sinan'ın ''korumasına'' emanet etmekte ne kadar haklıymışım...

Masamdaki Saburhaneli dostlar çoğaldılar... Kahveci çayları yeniledi... Onlar dinledikçe ben de anlatmayı sürdürdüm:

''- Buralar artık yaşama, kente, anılara ve geleceğe değer veren herkesin buluşma yeri olmalı... İnsanı insana bağlayan birliktelikler buralarda derinleşmeli... Yeniden duyulan heyecanlar, buralarda da yaşanırsa, eminim ki bir daha artık kolay yitirilmez...''

Çünkü geçmişin tanıkları, bize aslında ''kendimizi'' anımsatıyor...

Saburhane'deki masadan kalkarken son cümlem, ''Meğer bunu nasıl da özlemişim'' oluyor...

Muğla evleri ve sokakları










Şâhidî İbrâhim Dede

Mevleviye yolunda yetişen evliyânın meşhurlarından. Ayrıca şâir olup şiirlerinde Şâhidî mahlasını kullanmıştır. Muğlalı olup, 1470 (h.875) de doğdu. 1550 (h.957) senesinde Muğla'da vefât etti. Şeyhlik yaptığı Muğla Mevlevîhânesi'nde, dergâhında babası Hüdâî'nin yanına defnedildi. Semâhâne-i Edeb kitabında Afyonkarahisar'da defnedildiği de bildirilmektedir.

On sekiz yaşına kadar memleketinde, sonra Bursa ve İstanbul'da çeşitli ilimleri tahsil edip ilimde yetiştikten sonra,Afyonkarahisar'da Sultan Divânî hazretlerinin sohbetlerinde bulunarak tasavvufda kemâle erdi. Farsça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Gülşen-i Esrâr, Gülşen-i Tevhid, Gülşen-i Vahdetadlı mesnevî tarzında manzum eserleri vardır. Ayrıca Gülistan kitabına bir şerh yazmıştır. Türkçe, Farsça divanları vardır. Şâhidî ismiyle tanınan Farsça manzum bir lügat yazmıştır. Bu lügat meşhur ve muteberdir. Şâhidî Manzûmesi ehli tarafından şerh edilmiş, üzerine nazîreler yazılmıştır. İbrâhim bin Süleyman Ezherî tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Abdülkâdir Bağdâdî ve Eğribozlu Ahmed Selâmi tarafından muhtasar olarak (kısaca) Arapçaya tercüme edilmiştir. Ayrıca manzum olarak Rumcaya da çevrilmiştir. Gülşen-i Tevhid adlı eseri, Mesnevî'nin altı cildinin herbirinden yüzer beyit alıp tahmis etmek sûretiyle yazdığı bir eseridir.